Yıldız Günay
Uzun yıllar bir fon yönetim şirketinde yönetici olarak çalıştıktan sonra 2012 yılında Türk Eğitim Vakfı (TEV) Genel Müdürü olarak sivil toplumda çalışmaya başlayan Yıldız Günay, vakfın yönetimini üstlendiğinden beri mevcut kaynakların en verimli şekilde değerlendirilebilmesi için portföy yönetimi tecrübesinden faydalanıyor. Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı da olan ve finans sektöründeki deneyimlerinin bireysel bağışçılık yolculuğu kadar sivil toplum kuruluşlarından (STK) beklentilerini de şekillendirdiğini ifade eden Günay, bu deneyim ve beklentiler doğrultusunda TEV’de kaynak geliştirme ve bağışçılarla kurulan ilişkiler bağlamında yapılan çalışmalara yön veriyor. STK’ların bağışçıya kişiselleştirilmiş deneyimler sunabildiği ve çağın koşullarına uyum sağlayabildiği ölçüde yeni bağışçılar kazanabileceğini ve mevcut bağışçılarının aidiyetini güçlendirebileceğini vurgulayan Yıldız Günay, ilham veren bağışçı öyküsünü paylaştı.
“Gönüllülük ve bağış kültürüyle küçük yaşta tanıştım”
Ağabeyim ve ben çocukluktan itibaren gönüllülük ve bağış yapılan bir ortamın içinde büyüdük. Donanma eski komutanı olan dedem benim onu hatırladığım ilkokul yıllarımda Kızılay İstanbul İl Başkanı’ydı. Çocukken Kızılay’da çok vakit geçirdiğim için faaliyetlerini birinci elden gözlemleme fırsatı bulmuş ve yapılan işlerden çok etkilenmiştim. Cerrah olan babam da belirli zamanlarda Kızılay’da gönüllü olarak çalışırdı. Dolayısıyla hem dedemin hem de babamın mesleklerinden ve gönüllü faaliyetlerinden dolayı Kızılay ve Mehmetçik Vakfı tanıştığım ilk STK’lar oldu.
İlkokula gittiğim yıllarda dedem bana her yıl sınıfımdaki ihtiyaç sahibi üç kişiyi belirlememi söylerdi. Sonrasındaysa benim seçtiğim bu öğrencilerin bayramlarda kırtasiye ve giyim masraflarını karşılardı. Dolayısıyla o küçük yaşımda böyle bir farkındalık kazandım ve ihtiyacı olan kişileri belirlerken hakkaniyetli olmayı her şeyden daha çok önemsedim. Ben sekiz yaşındayken dedemi kaybettik ve ondan sonra dedemden gördüklerimi ben de yapabildiğim kadarıyla devam ettirmeye çalıştım. Örneğin Anneler Günü’nde annesine hediye alamayan bir arkadaşımla dükkanlara birlikte gider, harçlığımın yettiği kadarıyla annelerimize birlikte hediye alırdık.
“Bir STK’ya düzenli ve sürdürülebilir bir şekilde vaktimi ayıramadığım zaman desteğimi nakdi bağış olarak vermeyi tercih ediyorum”
Sonra Üsküdar Amerikan Lisesi’ne girdim, girdiğim ilk yıl Sosyal Yardım Kolu’na katıldım ve yıllar içinde Sosyal Yardım Kolu orta okul ve lise başkanı oldum. Orada yaptığımız pastaları satarak gelirlerini çeşitli projelerimiz için kullandık. Örneğin, yetiştirme yurtlarına bağışladık, Doğu Anadolu’daki ihtiyaç sahiplerine kıyafet gönderdik ve görme engellilerin dinleyebilmesi için kitaplar okuyarak bunları kasetlere kaydettik. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıysak da yetiştirme yurtlarına sürekli olarak gidememek beni çok rahatsız ediyordu. O yurtlara gitmemizin öğrencileri çok mutlu ettiğini bilmekle birlikte bunun sürdürülebilir bir ilişki olmadığının farkındaydım ve bu durumdan huzursuzluk duyuyordum. Lise öğrencisi olarak oraya gönüllü vakit geçirmeye gittiğimizde çocukların bize bağlandığını görmek, fakat sonrasında üniversite sınavına hazırlandığımız için ziyaretlerimizin devamını getirememek o çocukları çok olumsuz etkiliyor ve bana da çok vicdan azabı çektiriyordu. Bir yandan kendi geleceğime dair endişeler ve diğer yandan da yurtlardaki çocukları yüz üstü bırakmanın verdiği sorumluluk hissi, bu tip bir gönüllülük modelinin uzun vadede yürütülemeyeceğini gösterdi bana. Bu vesileyle, vaktimi bağışlarken benim için en önemli faktörlerden birinin sürdürülebilirlik olduğunu anladım ve düzenli bir şekilde vaktimi ayıramayacağım takdirde desteğimi nakdi bağış olarak vermeye karar verdim. Lisede yetiştirme yurtlarında yaptığımız gönüllülüğün yarım kalmış olmasından dolayı duyduğum üzüntü ayrıca, destekleyeceğim STK’ları seçerken çocuklarla ilgili çalışanları önceliklendirmeme de sebep oldu.
Liseden sonra Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim ve eş zamanlı olarak farklı işlerde çalışmaya başladım. STK’ların çalışmalarına gönüllü olarak dahil olmayı istediysem de günlük çalışma tempom buna izin vermiyordu ve ben de sonunu getiremeyeceğim gönüllülük projelerine katılmaktan imtina ettim, dolayısıyla bu dönemde STK’lara vaktimle değil kazandığım paranın bir bölümünü aktararak destek olmayı tercih ettim.
Lisanstan sonra ekonomi alanında yüksek lisansa başladım ve birinci yılımda Citibank’tan bir teklif geldi. Tezimi de Citibank’ta çalışırken opsiyon piyasaları üzerine yazdım ve aynı dönemde Citibank’ta Türk Lirası opsiyonlar ile ilgili sistemi kurup işlemleri başlattık. Mezun olduktan sonra Citibank’ta hazine yönetimi ve daha sonra geçtiğim Cargill – Black River’da portföy yönetimi konusunda çalıştım. Çalışma hayatımdaki gelişmelerle eş zamanlı olarak akademide kalmamı sağlayacak pek çok fırsat karşıma çıktı ve tercihimi özel sektörde çalışmaktan yana kullandıysam da eğitim ile ilgili çalışmam gerektiği fikri hep aklımın bir köşesinde kaldı. Bunlarla birlikte, özel sektörü nihayetinde bırakmak ve finans sektöründeki birikimimi bir vakıfta kullanmak istiyordum, ama bu hayalimi on yıl kadar sonra gerçekleştirmeyi düşünüyordum.
“Vakıfların mevcut varlıklarını doğru yönetmeleri, en az yeni kaynaklar geliştirmeleri kadar önemli”
2012’nin Şubat ayında uluslararası bir insan kaynakları şirketi ve danışmanlık firması olan Egon Zehnder’in Türkiye yöneticisi Ayşe Güçlü Onur aradı ve Türk Eğitim Vakfı (TEV) Genel Müdürü pozisyonu için değerlendirildiğimi söyledi. Finans sektöründeki tecrübem dolayısıyla beni bu pozisyon için değerlendiriyor olmaları beni çok etkiledi, çünkü bu bakış açısı vakfın varlıklarını iyi yönetmek isteyen bir yönetim kadrosuna işaret ediyordu. Portföylerin doğru yönetiminin yeni kaynak yaratmaktan çok daha etkili olduğuna ve daha büyük bir değer kattığına inandığım, bunların yanı sıra köklü bir vakıfta gayrimenkul ve nakit portföyü gibi üzerinde çalışılabilecek pek çok alan olduğunu düşündüğüm için TEV’in teklifine gittikçe daha sıcak bakmaya başladım. Bir sonraki aşamada vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ile görüştüm. Görüşmemizde Ömer Bey’in “Biz sizin bugünkü enerjinize bugün talibiz” sözü de karar vermemde etkili oldu.
“Kişiselleştirilmiş deneyimler bireyleri daha fazla bağış yapmaya teşvik ediyor”
2012 sonbaharında TEV Genel Müdürü olarak çalışmaya başladığımdan beri, finans sektöründeki tecrübelerim doğrultusunda ve sivil toplumdaki yeniliklere uyum sağlayarak vakfı yönetmeye çalıştım. Özellikle vakfa yeni bireysel bağışçılar kazandırmak adına çok sayıda girişimim oldu ve bunlardan bir kısmı hala devam ediyor. Örneğin, deneyimlerin kişiselleştirilmesinin bireyleri bağış yapmaya teşvik etme konusunda çok etkili olduğunu fark ettikten sonra 2013 yılında vakıfta bir kişiselleştirilmiş fon yapısı kurduk. Vasiyet bağışının aksine, hayattayken de bağış yapmanın mutluluğunun yaşanabildiği bu burs fonu sayesinde bağışçılar bağışlarını diledikleri kişi, topluluk, kurum veya amaç ile ilişkilendirebiliyorlar. Mesela ben doktor olan ve mühendis olmayı da bir o kadar istemiş olan babam adına açtığım bir fon ile bir mühendislik bir de tıp öğrencisinin eğitimine destek oluyorum. Bağışların sadece faydalanıcılarının değil miktarının da tanımlanabildiği bu fon sayesinde bireysel bağışçılara yaptıkları bağışın miktarından çok yararını önemsediğimizi göstermek istedik. Özetle, kısıtlamalar olmadan kurgulanabilen bu fon, her bağışçının adeta küçük bir vakıf kurmasını sağladı ve bu kolaylığıyla da bağış yapmayı kolay bir hale getirdi.
Bireysel bağışçı olarak yaptığım bağışın yarattığı etkiyi ölçümlemeyi önemsediğim ve bunun bağış yapma motivasyonunu artırdığına inandığım için, bu kişisel fonu kurduktan sonra yapılan bağışların etkisinin gözlemlenmesi ve takip edilebilmesi için araçlar geliştirmek istedim. Bu amaç doğrultusunda bir yazılım programı kullanmaya başladık ve bu programda yapılan bağışlar karşılığında verilen burs miktarı ve yaratılan etkiye dair bağışçıya şeffaf ve erişilebilir bir tablo sunmayı hedefledik. Bu fikri hayata geçirdikten sonra gözlemlediklerimiz, karşılaştığımız sorunlar ve aldığımız geri bildirimler ışığında modelde çeşitli değişiklikler yaptık. Farklı kaynak geliştirme alternatiflerimiz arasında en hızlı büyüyen bağış kanalımız haline gelen bu fon yapıları, vakfın bireysel bağışçı havuzunu genişletmesi açısından çok etkili bir adım oldu.
“Yardımseverlik koşusu için düzenlediğimiz kampanya sürecinde insanların kişisel olarak bağ kurabilecekleri bir kampanya dili oluşturmanın önemini fark ettik”
Bağış yöntemlerini çeşitlendirmek adına bir diğer girişimimiz, dünyada uygulanan, Türkiye’de gelişmekte olan ve oyunlaştırılmış bir bağış modeli olan yardımseverlik koşularında kendimize bir yer edinmek oldu. Maraton gibi katılımcı sayısı yüksek aktiviteleri oyunlaştırarak bireylerin bağış toplama ve bağışta bulunma motivasyonlarını tetiklemeyi hedefleyen bu modeli Türkiye’de Adım Adım’ın en iyi şekilde uyguladığını düşünüyorum. Sportif bir aktivite olarak katılım sağlanan maratonlara oyunlaştırma dinamikleri ekleyerek STK’lara kaynak yaratmak için koşan bağışçıların düzenledikleri kampanyalar, bu kampanyaları düzenleyen koşucuların bağış yapmak için çevrelerini harekete geçirmesine olanak sağlıyor. Dijital ortamın da avantajlarını kullanarak bağış yapmayı eğlenceli ve kişisel bir serüven haline getiren Adım Adım’ın bir parçası olmak; hem bir yönetici, hem bir koşucu-kampanya sahibi, hem de bir bağışçı olarak bana bambaşka bir bakış açısı kazandırdı. Bireysel bağışçıları nelerin motive ettiğini ve ne tür yaklaşımlara olumlu tepki verdiklerini deneyimledim ve bu gözlemlere dayanarak TEV için koşan birey ve kurumlara yardımseverlik koşusu kampanyaları boyunca sağladığımız desteği şekillendirdik.
Bağışçının hikâye ile kişisel olarak özdeşleşebildiği modellerin bireysel bağışçılara ulaşmada ve bağışçıları harekete geçirmede önemli olduğuna inandığım için çocukluk arkadaşım Özlem Ataünal ile bir yardımseverlik koşusu kampanyası yapmaya karar verdik. İkimiz de lisede tiyatroyla ilgilendiğimiz ve tiyatro kulübünün kişisel gelişimimize olan katkısını hala hissettiğimiz için kampanyamızı kızların tiyatro eğitimini desteklemek üzerine kurduk. Mesajların kişisel olduğu ve insanlara dokunabildiği takdirde başarılı olduğunu düşündüğümüz için destek istemek için çevremizdekilerle iletişime geçerken mesajlarımıza tiyatro kulübünde çekilmiş fotoğraflarımızı ekledik. Bağış kampanyamızı oluştururken insanların kişisel olarak bağ kurabilecekleri bir kampanya dili oluşturmanın önemini, başlarken koyduğumuz bağış hedefini ilk günün sonunda tutturunca fark ettik. Bağış yapmak için harekete geçirilmeyi bekleyen çevremizin motivasyonu sayesinde 2017 İstanbul Maratonu’nda Özlem’le birlikte yaptığımız kampanya ile bireysel katılımcılar arasında ikinci olduk, aynı yıl TEV olarak da iyi bir derece aldık. Çok inandığımız bu kulvarda, 2018’de ise vakıf olarak ikinci olduk. Yardımseverlik koşusu kampanyası düzenlemek, sadece finansal kaynak değil, farklı kitlelerden bağışçılar da kazandırdı. Bireysel bağışçıların istek ve hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak kurgulanan modellerin büyük kitleleri mobilize etmedeki başarısını birinci elden gözlemledim. Rekabeti sporda bırakmayıp iyilik rekabetine dönüştüren uygulamaların bağışçı kitlelerini harekete geçirmede büyük potansiyele sahip olduğunu gördüm.
Yardımseverlik koşusu kampanyamızın bir başka etkisi daha oldu. Kampanya sürecini ve yarattığımız etkiyi yakından takip eden oğlum Güneş, benzer bir uygulamayı okullar arasında da başlatmak istedi. Malum, öğrencilerin yardımseverlik koşusu kampanyalarının şirketlerle Adım Adım’da yarışması zor, ama öğrencilerin kendi aralarında yarışabilecekleri bir lig olursa motivasyonları artabilir diye düşündü. Bunun üzerine, TEV bağış departmanının da desteğiyle TEV Okullar Ligi’ni oluşturdular. İlk sene sekiz okul katıldı ve TEV için toplanan yaklaşık bir milyon liranın iki yüz bin liradan fazlasını Okullar Ligi getirdi. Kampanya bittikten sonra velilerden de olumlu geri bildirimler aldık ve yarattığımız çarpan etkisinin ne kadar büyük olduğunu gördük.
“STK’ların daha eşit, adil ve hakkaniyetli bir dünya yolunda fark yaratabileceğine inanıyorum”
Bugünün ekonomik şartlarında toplumların adaletli ve fırsat eşitliği sunan bir yöne doğru evrilmesinde STK’ların büyük bir görev üstlenebileceğini düşünüyorum. Toplumda karşılaştığımız zorluklar arttıkça STK’lara duyulan ihtiyacın da arttığını; bununla birlikte, şeffaf, verimli ve hedef odaklı çalışan ve çarpan etkisi yaratabilen STK’ların toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasitede olduklarına inanıyorum. Bu farkındalığa sahip olan ve STK’ları destekleyen birey sayısı arttıkça da hayal ettiğimiz toplum düzenine o kadar çok yaklaşacağımız kanısındayım. Bu düzene ulaşmamızın hakkaniyet ile, yani işini severek ve adanmışlıkla yapanların emeklerinin, yaratıcılıklarının ve hayallerinin karşılığını alabildiği bir düzen ile mümkün olduğunu düşünüyorum. Bireylerin eşit fırsatlara sahip olmasına önem verdiğim için ve hayal ettiğim daha hakkaniyetli toplumu ve dünyayı yaratmada STK’ların etkili bir rol oynayabileceğine inandığım için onları destekliyorum.
“STK’ların bağışçı aidiyetini kazanmaları ve bağışçıların ihtiyaçlarına cevap verebilmeleri çok önemli”
Bir STK’ya bağış yaparken dikkat ettiğim birkaç temel nokta var. Bunlardan en önemlisi, finans sektöründe de çalışmış biri olarak, kuruluşun şeffaf olmasına çok önem veriyorum. Web sitelerinden veya faaliyet raporlarından mali tablolarına erişemediğim kuruluşlara bağış yapmayı tercih etmiyorum. Bu konuda Açık Açık platformu, şeffaflığı özendiren ve kolaylaştıran çok etkin bir mecra oluşturdu, takip ediyorum. İkinci olarak ise, bağışların etkisinin sürdürülebilir ve takip edilebilir olmasına dikkat ediyorum. Yani kuruluşa yaptığım bağışın uzun vadeli etki yaratacak çalışmalar için kullanılması ve yaratılan farkın ölçümlenerek bağışçıyla paylaşılması, bir kuruluşa bağış yapmaya karar vermemde büyük rol oynuyor. Son olarak, STK’nın potansiyel bağışçılarını yakalayabilmesi ve kazandığı bağışçılarda yarattığı aidiyete, başka bir deyişle, mevcut bağışçı kitlesini büyütebilmesine ve kazandığı bağışçılarla uzun vadeli ilişki kurabilmesine çok değer veriyorum. Bağışçılarla kurulan ilişkiyi devam ettirebilmek için de bağışçıyı anlamak, ihtiyaçlarına cevap verebilmek ve doğru kampanyaları iletebilmek gerektiğini düşünüyorum. Bir bireysel bağışçı olarak bu beklentilerim, benim TEV’i yönetiş biçimime de yön veriyor.
Bağış kültürünün dönüşümüyle eş zamanlı olarak STK’lar ve sivil toplum ekosistemi de yeniden şekilleniyor. STK’lar hızla değişen ve evrilen ortama ayak uydurabilmek için yaratıcılıklarını zorlamalı ve verimlilik, dijitalleşme ve kişiselleştirme gibi alanlarda kendilerini geliştirebilmeliler. Dernek ve vakıfların sürdürülebilirliği için çağın beklentilerine uyum sağlamalarının elzem olduğunu ve ancak bu şekilde yeni bağışçılar elde edip mevcut bağışçıları ile ilişkilerini güçlendirebileceklerini düşünüyorum.


