Timur Tiryaki

Hem profesyonel olarak yaptığım işte hem sosyal çalışmalarımda kendimi gençlerin gelişimine adadım. Aslında bu ikisini birbirinden çok ayrı iki şey olarak görmedim. Bunları birbiriyle bütünleştirmeye çalıştım. Zamanı olmadığı gerekçesiyle filantropik çalışmalardan uzak duran profesyoneller var; ama aslında sosyal çalışmalar iş yaşamı ile bütünleştirildiğinde işteki performansınız ve içsel bütünlüğünüz artıyor; bu da size daha fazla başarı ve mutluluk getiriyor.

Pek çok kişinin hızlı ve başarılı bir kariyer gelişim çizgisi tutturduğumu düşündüğü bir zamanda ürün ve hizmet sağlamanın beni mutlu etmediğini anlayarak insanı ve değerleri merkeze alan, başkalarının gelişimine katkıda bulunmayı ön plana çıkartan, diğerlerini güçlendiren, insanların yaşamına dokunan bir misyon edinmeye karar verdim. Filantropik çalışmalarım böyle başladı.

Doğumumdan önce ailemin yerleştiği, ilkokul dönemine kadar kaldığım Kanada’da yuva sisteminde bireyin topluma karşı sorumlulukları ile ilgili bir takım değerleri temelden almaya başlamıştım. Türkiye’ye döndüğümüzde annemin Lions Kulüplerinde aktif görev alması da beni topluma hizmet bilincine yaklaştırdı. Onunla birlikte huzurevi ve yetimhanelere ziyarete gider oradakilerle vakit geçirirken, sokakta yaşayan hayvanlar için su bırakırken başkalarını düşünme ve empati kurabilme gibi temel sosyal sorumluluk duygularını edindim. Babam ise önceleri yönetici, sonra kendi işletmesini kurmuş bir girişimci olarak ailemize rahat bir hayat sundu. Lise dönemindeyken babamın iflas etmesi üzerine kendi paramı kendim kazanmam gerektiğini hissettim. “Ürün satışımı nasıl iyileştirebilirim” diye kitaplar okurken “Dünyadaki En İyi Satıcı” kitabı benim pazarlamaya ve eğitime bakış açımı değiştirdi. Erdemlerle, insani değerlerle ve sevgiyle yapılan hiçbir işin başarıya ulaşmamasına ve karşı tarafa olumlu duygular aktarmamasına imkân yok. Böylece bende başkalarını kendimin önüne koyma ve hizmet etme anlayışı oluşmaya başladı.

“Nasıl başarılı olurum” diye sorgulamaya, bir yandan kişisel gelişimim diğer yandan çevreme katkı için çalışırken, kendimi Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde lisans eğitimi alırken ve öğrenci temsilciliği yaparken buldum. İdeolojik tartışmalara girmek yerine öğrencilerin haklarını diplomatik yollardan savunarak, oyunu kurallarına göre oynadığımızda istediğimiz sonuca daha kolay erişebileceğimizi gördüm. Babamın kurumsal hayatta edindiği tecrübelerin ve “ne yaparsan yap iyi yap” anlayışını bana erken yaşımda aktarmış olmasının bu kazanımlarda payı büyüktür.  Yine üniversiteyken gerçek ihtiyaç ile sanal ihtiyaç arasında ayrım yapan ve iş etiğini bizlere öğreten hocamızın da benim sosyal girişimciliğe zamanla yönelmemi sağlayacak olan yaklaşımımın oluşmasında önemli bir rolü olduğu söylenebilir. Daha da geriye gitmek gerekirse, ilk defa alanım dışındaki bir dersi severek ve zorlanmadan öğrenmemi sağlayan lisedeki tarih hocam bana sıra dışı insanların, yaratıcı yöntemler kullanarak başarıyı mümkün kılabileceğini gösterdi. Eğitim yoluyla ve yenilikçi araçlarla insanlardaki potansiyeli açığa çıkarabileceğime yavaş yavaş inanmaya başlamıştım.

Okul bitince kurumsal hayat başladı. Procter&Gamble ve Intel gibi uluslararası şirketlerde satış ve pazarlama alanlarında çalıştım. Uluslararası koçluk ve liderlik ekolü Bob Proctor Life Success Consulting’in Türkiye ofisini kurdum. 20’den fazla büyük şirketin yöneticilerine ve birçok girişimciye koçluk yaptım. Tüm bunları yaparken başka bir iş modeline ihtiyaç olduğunu hissettim. Amaç sadece para kazanmak, kâr etmek, “köşeyi dönmek” olmamalıydı. Etik değerleri merkeze alan, insanların yaşamına değer katan, daha insani işletmelere ihtiyaç olduğu konusunda bir arkadaşımla fikir birliğine vardık. 2008 yılında biz bunları konuşurken sosyal girişimcilik tartışmaları henüz başlamamış, konu üzerine çalışan birkaç kişi ve yayımlanmış az sayıda kaynak vardı. Kavramları çok da bilmeden ama bizim için çok net olan bir vizyonun peşinden giderek SOGLA’yı kurduk. Dünya Bankası yarışmasından aldığımız ödül bize doğru yolda olduğumuzu ve iyi şeyler yaptığımızı hissettirdi.

Filantropik liderlik deneyimime şekil veren en önemli tavsiyeyi TOG Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Betil’den aldım. SOGLA’yı kurduktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğimiz ziyaretimizde aramızda şöyle bir konuşma geçti.

İB: Siz buraya neden geldiniz?

TT: Gençlik alanındaki deneyimlerinizden dolayı sizden SOGLA için fikir almak istedik.

İB: Ben zaten tüm yaptıklarımı gençlere sorarak yapıyorum. Asıl siz bana ne yapmak istediğinizi anlatın.

O zaman gençlere zaman ayırmanın ve değer vermenin, onları dinlemenin, onlarla ortak işler yapmanın önemini anladım. Ondan sonraki sosyal çalışmalarımın hepsinde gençlerin güçlendirilmesine odaklandım. Gençlere yatırım yapmak geleceğe etki etmek demek. Gençlerle çalışmak her şeyden önce çok renkli ve eğlenceli. Biz SOGLA’da 18-30 yaş arasındaki gençlerle çalışıyoruz. Onlara bir şans vermek, gelişimlerini görmek çok heyecan verici ve tatmin edici. Bir kez bu tada vardığınızda kurtuluş yok. Gençlerin enerjisi çok yüksek, hızlı sonuç alıyor ama kolayca demotive olabiliyorlar. Bu yüzden bir takım deneyimleri onlardan önce edinmiş, kaynakları, bağlantıları, uzmanlıkları olan kişilerin gençlere koçluk etmesi, ihtiyaç hissettiklerinde onları desteklemeleri çok önemli.

5 yıllık çalışmalarının sonucu olarak, bugün SOGLA’nın sosyal girişimcilik kavramının gençler arasında bilinirliğini arttırmak ve gençlerin sosyal girişim fikirlerini projeye döndürmelerine yardımcı olmak gibi ciddi katkıları oldu. Bunlardan örnek vermek gerekirse SOGLA programlarına katılmış gençlerden biri olan İpek Yosunlu, bir Güneydoğu Anadolu gezisi sırasındaki karşısına çıkan, atıl durumdaki kilim atölyesine girişim sermayesi sağlayarak “Annemin Kilimleri” isimli bir marka yarattı ve istihdam oluşmasını sağladı Pınar Bilgiç ve Orkun Başaran ise 10 ülkeden gençlerin sosyal girişimcilik ile ilgili yazılar yazdıkları youngsday.com isimli küresel bir gençlik blogu oluşturdular. Bazı gençler programa katıldıktan sonra sivil toplum kuruluşlarına kariyer yapmaya karar verdiler.

Gençler arasında sosyal girişimciliği geliştirmeye çalışma ve onların projelerini desteklememin ardında yatan temel nedenlerden biri de toplumumuzda yükselen değerler ile ilgili sorun olduğuna inanmamdır. Şu anda toplumun değer skalasının başında ekonomik değerler, bunu takiben sosyal değerler ve en son olarak da insani değerler gelmekte. Biz bu sıralamayı tam tersine çevirebilmeliyiz. Türkiye’de ekonomik büyüme devam ederken insani gelişimin aynı hızda artmadığını görüyoruz. Bunda bir gariplik var. Bunu sorguladığımda neye hizmet ettiğimi, nasıl bir dünyanın yaratılmasında katkıda bulunmak istediğimi de sorgulamış oluyorum. Ticaret yüzyıllardır varken kurumsal hayat bebeklik dönemini yaşıyor. Bunun evrimleşmesinde insanlar bencillikten uzaklaşarak “bensizliğe” doğru gitmeli. İşte sosyal girişimcilik bize böyle melez bir alan tanıyor. SOGLA’yı gençlerin bu dönüşüme liderlik edebilmeleri için kurduk.

SOGLA’nın kurumsal fonlarla desteklenmesinin yanı sıra kendi bağlantılarımı ve kaynaklarımı ortaya koyarak da fon oluşturulmasına çalıştım. Örneğin Ocak ayındaki SOGLA kampına gençlerin katılımını sağlamak için başlattığım destek kampanyasına pek çok kişi küçük katkılarda bulunarak çok kısa bir zamanda 3000 lira toplanmasına yardımcı oldu. Van depremi sonrasında benzer şekilde 10 kişi bir araya gelerek 15 ay boyunca üç çocuğun eğitim masraflarını karşıladık. İşyerim olan İndeks’te başlattığımız bağış kampanyasında ise çalışanların hazırlayıp sattığı kahvaltılık ürünler, çalışanların tanıdıklarından aldıkları bağışlar ve şirketin eşleştirmiş olduğu bağış sayesinde fon hedefimize ulaşarak yardım çalışmamızı gerçekleştirdik.

Kitlesel destek kampanyası başlatmak veya bağış grupları oluşturmak sanıldığından çok daha kolay. Bir kişinin tek başına gücünün yetemeyeceği durumlarda başka insanlarla bir araya gelerek “iyi bir şeylerin olmasını” mümkün kılmak harika bir duygu.  Kendi katkılarınızın yanı sıra başkalarını da harekete geçirerek daha güçlü bir etki ve daha fazla destek yaratmak istiyorsanız elbette dikkat etmeniz gereken bir takım noktalar var. Bunun başında desteklenecek projenin ve paranın nasıl kullanılacağının potansiyel destekçilere iyi açıklamak, katılımcı ve şeffaf bir süreç yürütmek, fonlamadan sonra bilgi akışına devam etmek, teşekkür notları göndermek, hayal kırıklığına uğramamak ve pes etmemek geliyor. Bağışçılar sosyal hesaplarındaki takipçileri ve diğer bağlantılarını sosyal çalışmaların içine bu şekilde çekebilirler.

Dünya ideolojilerin önemini yitirdiği, melez kavramların ortaya çıktığı bir yapılanmaya doğru gidiyor. Bu yeni yapı içinde işbirliğinin önemi artacak, sivil toplum kuruluşları ve şirketler arasındaki farklılıklar azalacak, kurum içi girişimciler çoğalacak, disiplinler arası yaklaşımlar önem kazanacak. Her sistemde olduğu gibi yeni dalgalanmalar ve buhranların oluşacağını öngörüyor olsak da yeni dünyanın daha adil, şeffaf ve katılımcı olacağını söyleyebiliriz. Bu dönüşümü yaşarken insanların mutluluğu haz üzerinden değil, var oluş üzerinden algılamaları önemli. İş yaşamından tatmin, mali tatmin, sağlıklı olmak ve sosyal tatmin, mutluluğun belki de herkesi bildiği dört önemli kaynaklarından. Ama bu bileşenleri tamamlayan bir beşinci mutluluk kaynağı ise kolektivizm. Ne zaman ki “ben”in önüne “biz” geçebilir, o zaman mutlu bireylerden oluşan sağlıklı bir toplum haline gelmemizin önü açılır. Bu noktada gönüllülük ve bağışçılık birer mutluluk kaynağıdır denilebilir. Para, zaman, uzmanlık, bağlantı, her ne şekilde olursa olsun herkes bir şekilde sosyal değişime katkıda bulunabilir ve bir kez bunun tadına vardıktan sonra insanın bundan kendisini mahrum bırakması çok zor.