Suzan Onat Bayazıt

Zeynep Hanım (Zeynep Kamil Hastahanesi’nin kurucusu), Fatma Aliye (Kızılay Kadın Kolları kurucusu ve gönüllüsü), Belkıs Hanım (Kadın Hakları Koruma Derneği) ve adını tek tek anamadığım pek çok kadının Istanbul Hasta Çocukları Koruma Derneği, Türk Tabipler Birliği ve Türk Kardiyoloji Derneği gibi kuruluşların gelişimi için nasıl çabaladıklarını ve Türkiye’nin sağlık politikalarını etkileyebildiklerini bilmek bu ülkede yetişmiş, çalışmış bir kadın olarak benim de üzerime düşen toplumsal görevleri hatırlatıyor ve önemli katkılar yapabileceğimi düşündürüyor.

1960 ve 1970li yıllarda Türk-Amerikan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nden kadınların biraraya gelip yanlarına aldıkları öğretmenlerle Anadolu seyahatlerinde en çalışkan kızları belirleyip, anne ve babalarının iznini aldıktan sonra, kek-kurabiye satışı, kermeslerle topladıkları fonlarla, ilkokuldan üniversiteye kadar onların eğitimini üstlenmeleri gerçekten örnek bir davranış. Annem 30 sene cemiyetlerde gönüllü faaliyet yürütmüş, geleneksel yöntemlerle kaynak geliştirmişti. Ben de onunla birlikte çocukluktan itibaren bu etkinliklerde yer alır, ufak tefek de olsa kaynak yaratma faaliyetlerine yardımcı olurdum.

Bugün bu deneyimlerden esinlenerek ancak daha nesnel kriterler ve etkili yöntemler ile bağışçılık ve gönüllülük çalışmaları yürütmeye çalışıyorum. Desteklediğim kuruluşların özellikle “şeffaf ve hesapverebilir” olmasına itina gösteriyorum. Bunun yanı sıra sosyal değişime inanan bir kişi olarak desteklediğim projelerin fark yaratma potansiyeline bakıyorum. Sosyal değişime katkı sağlayabilecek, insanların yaşamlarında farklılık yaratabilecek, yüzeyde görünen değil sorunların kökeninde yatan nedenlerin çözümüne yönelik çalışmalara destek veriyorum.

Bu minvaldeki ilk ciddi sivil toplum serüvenim Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ile başladı. Kurucu ekip olarak gençlere yapılan yatırımların toplumda dönüştürücü bir etki yapacağı düşüncesiyle eğitim ve gençlik sorunlarını çözmek için 2002 yılında yola çıktık. TOG’a girişimle birlikte benim de hayatımda ciddi bir değişiklik oldu. Sürekli bir öğrenme sürecine girdiğimi gördüm. Toplumsal meselelere daha gerçekçi bakmaya; insanımızı ve yerel koşulları daha iyi anlamaya başladım. Şirketlerde alışık olduğum dikey ilişkilerden daha farklı bir ilişki biçimini deneyimledim. Gönüllüleri motive etmek için farklı yaklaşım ve beceriler gerektiğini gördüm ve bunları TOG sahasında edindim. Gençlerle kurduğum yakınlık sayesinde çocuklarımla olan ilişkimin de başka bir boyut kazandığını itiraf etmeliyim.

Bireysel bağışçı olarak TEGV, TOG, Garaj İstanbul, Greenpeace, Açık Radyo, Mor Çatı gibi bazı kuruluşları desteklemenin yanı sıra yakınlarımı da bu işe çekmek için çeşitli fırsatları kullanıyorum. Örneğin doğumgünümde sevdiklerimin bana hediye alması yerine TOG’daki burs fonuna bağış yaparak bir gence bir yıl süresince burs katkısında bulunmalarını istiyorum. Her yıl sonunda buluştuğum kadın arkadaşlarımla burs fonları yaratıyoruz.

STK’ları desteklemenin destekleyen açısından kazandırdığı sayısız faydadan en önemlisinin aidiyet duygusu olduğunu düşünüyorum. Hem içinde yaşadığınız toplumu daha çok sahipleniyor ve sorunların çözümünde pay hissediyor hem de diğer destekçilerle, gönüllülerle, faydalanıcılarla kucaklaşıyorsunuz. STK’lara katılanlar birbirini tanıyor, birlikte işler yapıyor, yaşamlarını zenginleştiriyorlar. STK’lar bir yandan benzer dünya görüşlerine sahip insanları birleştirirken diğer yandan farklılıklarımızı anlamamıza ve farklılıklara rağmen birlikte iş yapmamıza imkan tanıyor. Ayrıca kendinizi daha iyi tanıyıp daha faydalı olmanızı da aracı oluyor. Bu kuruluşları benimseyip onların çalışmalarının daha iyi bir seviyeye taşımak için ben ne yapabilirim diye baktığınızda kendinizden verebileceğiniz pek çok şeyin olduğunun farkına varıyorsunuz. Bunların içinde eğitiminiz, uzmanlığınız, zamanınızdan tutun da bağlantılarınıza kadar bir STK için çok değerli olabilecek pek çok faktör yer alıyor. Ben de parasal desteğin de ötesinde çok çeşitli şekillerde katkılar sunarak atılan bir taşın suda hare etkisinin genişlemesine uğraşıyorum. Bunların başında tecrübeme istinaden finans bilgimi bir sosyal girişimci gibi kullanmam geliyor.

Çocukluğumda bir iş kadını olan yengemi örnek alırdım. Rahmetli yengem Türkiye’nin ilk kadın maden tüccarı idi. Ben de onun gibi meslek sahibi olmayı istedim ve Boğaziçi Üniversitesi ekonomi eğitimi sonrası de Amerika’da yüksek lisans yaptım ve bankacılık eğitimi aldım. Kadınların yapacak daha çok şeyi olduğunu 1998 yılında annemi kaybettiğim sene ikinci çocuk sahibi olunca anladım. Bu jenerasyonda biraz daha farklı ama benim jenerasyonumda iş dünyasında az kadın olduğu için kurumsal hayatta çok daha fazla mücadele etmek zorundaydınız. Bugün bazı şirketler çocuğunuzu iş seyahatinize almanız için yanınızda getirdiğiniz arkadaşınızın otel parasını karşılıyor. Belki aynı sorunları bugün kamu sektöründe çalışan kadınlar da yaşıyordur. Nitekim kaymakam ve vali olan kadın sayısının azlığı bunu gösteriyor. Bu yüzden finans kariyerime bir süre sonra kendi şirketimi kurarak ve danışmanlık hizmeti vererek devam ettim. Bu arada bir yurt dışı yaşam tecrübemden sonra döndüğümde bilgisayar teknolojisinin hızla değiştiğini web site yapımları gibi konularla ilgenmem gerektiğini gördüm ve 2001 yılında Boğaziçinde bilgisayar programcılığı eğitimi ve sertifikası aldım. Akabinde özellikle uzmanlığım olan konularda STK’lara destek olmayı tercih ettim. Finans sektöründeki profesyonel deneyimimi STK’lar için kullandığım yerlerden biri 12 uluslararası bankanın katılımı ile sendikasyon bağış sistemi oluşturulması idi. Bu tekniğin tasarlanması ve fonların toplanması sonucu 35 il halk kütüphanesinin yenilenmesine katkıda bulundum.

STK’lara başka nasıl destek olabilirim diye düşünürken kişisel kapasitemi de geliştirme ihtiyacı hissettim. Profesyonel eğitimler alarak edindiğim yeni beceri ve bilgileri inandığım amaç doğrultusunda beceri setimi geliştirilmek için kullanıyorum. Örneğin küçük STK’lara sosyal medyanın etkin kullanımını öğretiyorum.

STK’ların bağımsız olmaları için kaynaklarını çeşitlendirmeleri gerektiğine inanıyorum. Bunun için bazen bireysel olarak bazen grup içinde STK’ları desteklemek için onların kaynak geliştirme çalışmalarına yardımcı oluyorum. Örneğin iki araba yarışçısının arabalarının üzerindeki tüm reklamları burs fonu için bağışladıkları, 250 öğrencinin 4 yıllık bursu para toplanılan etkinlikler bunların arasında yer alıyor. Farklı olmanın önemine inanıyorum. Şirketlerin yaratıcı olmayan tekliflerle ilgilenmedikleri bilgisiyle kaynak geliştirme faaliyetlerine yaratıcı yöntemler uygulamaya çalışıyorum .

Bağışçılıkta gidilecek daha çok yolumuz var. Şirketlerin bağışçılığı kurumsal sosyal sorumlululuğun bir boyutu olarak görmesi ama bununla yetinmeyip sürdürebilirliğin diğer kriterlerini de yerine getirmeleri gerekir. Varlıklı aileler kurdukları vakıflarında sosyal adaleti daha fazla odaklarına koymalılar. Bireysel bağışçılar, özellikle her sosyal ve ekonomik gruptan kadınlar biraraya gelerek güç ve becerilerine göre katkı sağlayarak ortak sorunların çözümü için birlikte çalışmalılar. STK’lar ise şeffaflık sistemlerini geliştirmeli, kaynaklarını nasıl kullandıkları gösterebilmeli, iletişim ve ilişki geliştirmeye önem vermeli hem planları hem yaptıkları işleri iyi sunabilmeliler. Gönüllülük ve bağışçılık ile ilgili okullarda dersler ve eğitici programlar olmalı. Çalışanların maaşlarından küçük miktarlar da olsa bağışta bulunmaları iş yerlerinde yaygınlaştırılmalı.

Farklılıklarıyla birlikte yaşayan, insanların birbirine saygı duyduğu, farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir Türkiye hayalim var. Bu uzun bir süreç olmasına rağmen insanların bu bilince ulaşacağını düşünüyorum. Bağışçı olmak bizi bizlere yüklediği sorumluluktan dolayı bu süreci hızlandırabilir.