Kamil Yazıcı
Öğrencilik yıllarımdan beri hep başkalarına yardım etmeyi, topluma bir şekilde faydalı olmayı istedim. Çevremdeki kişiler de beni böyle görürlerdi. Birilerinin yardımına koşmak, elimden geldiğince yükünü hafifletebilmek beni mutlu ederdi. Bu yıllar Cumhuriyet’in kuruluş dönemine denk gelir.
Babamın bakkal dükkanında çalışmaya başladığımda 16 yaşındaydım. O zaman yoksulluğa, insanların ihtiyaçlarını nasıl zor karşıladıklarına, ayakta kalma mücadelelerine şahit oldum. Yoksulluğa tanık olmak beni rahatsız etti ve bunu değiştirmek için bir şeyler yapma isteği içime yerleşti. Bu hissiyat yıllar sonra gelişerek devam etti, daha sonra o hissi nasıl verimli bir şekle dönüştürebileceğimi anladım.
İstanbul’a geldiğimde İzzet Özilhan ile birlikte sanayiciliğe başladım. İşimizi yoluna koyduktan sonra hayır işleri yapalım dedik. Çevremizde Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı gibi idoller vardı. Onların vakıf hayatına sundukları katkılar bize ilham verdi. Biraz da onların örneğini izleyerek İzzet Özilhan ile birlikte bir vakıf kurmaya ve o zamana kadar yürüttüğümüz hayır işlerini kurumsallaştırmaya karar verdik. 1979’da Anadolu Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı’nı kurduk. Vakfa isimlerimizi vermedik. Kendimizi hep Anadolu çocukları olarak gördük ve öyle anılmak istedik.
Bize göre o günlerde memleketin en fazla okuma-yazma oranının yükseltilmesine ve öğrenim görmüş kişi sayısının arttırılmasına ihtiyacı vardı. Bu yüzden biz de öğrenci okutma işine öncelik verdik. Vakfımızın ilk yoğunlaştığı alan burs tahsisi oldu. Ardından sosyal yardımlaşma ve sağlık boyutu eklendi. Bu güne kadar verdiğimiz burs sayısı 20.000’e ulaştı.
Vakfın nereye gitmesi gerektiği ile ilgili fikir zamanla aklımızda olgunlaştı. Annemin yanlış ilaç kullanmaktan dolayı hayatını kaybetmesinin verdiği derin üzüntü ve genel olarak halkımızın sağlığa erişiminin ve sağlık bilgisinin kısıtlı olması nedeniyle zaten sağlık konusunu önemsiyor ve üzerinde gidilmesi gerektiğini düşünüyordum. Ancak bizim için gurur kaynağı olan Anadolu Sağlık Merkezi’ni kurma fikri kalp ameliyatı için Amerika’ya gitmemden sonra oluştu. Oradaki hastanenin şartları beni çok memnun etti ve ‘neden aynı kalitede hizmet veren hastaneler Türkiye’de olmasın’ dedim. Örnek olabilecek, bilimsel bir hastane kurulması için çalışmaları başlattık. Son 19 yıldır ABD’nin en iyi hastanesi seçilen Johns Hopkins ile işbirliği yapıyor, burada geliştirilen en yeni uygulama ve araştırmaları halkımızın hizmetine sunuyoruz.
Bu hastanenin yanı sıra Türkiye’nin farklı yerlerinde sağlık ocakları kurulmasını sağladık. Amaç halkımızın temel sağlık ihtiyaçlarını sağlayacak merkezlere erişimini kolaylaştırmak ve hizmetin olmadığı yerlerde kamu yükünü hafifletmekti.
Anadolu’ya sık sık ziyaretlerde bulunurum. Farklı ihtiyaçlardan başkalarının bildirmesi üzerine değil, kendim giderek görerek yerinde haberdar olurum. Vakfın misyonu ile örtüştüğü ve kaynaklarımız yettiği ölçüde o ihtiyaçların giderilmesine yardımcı olmaya çalışırım. Memleketim olan Aksaray’ın benim için özel bir önemi vardır. Orada öğrenci yurdu, spor salonu, sağlık ocağı, okul, burs, memleketlimin ihtiyacı neyse, o yönde, daha fazla sosyal yatırım yapmaya gayret ederim.
Sadece kendi vakfımız yoluyla değil başka girişimleri de destekleyerek Türkiye’de toplumsal gelişime katkıda bulunmaya çalıştım. Türkiye Aile Planlaması Vakfı kurulacağı zaman Vehbi Koç, yakınındakilere bir çağrıda bulunmuştu. Ben de bu çağrıya ilk yanıt verenlerden oldum. Kuruluşta, 500 bin lira vererek ve ilk Mütevelli Heyeti Üyelerinden biri haline gelerek bu çok önemli kuruluşun hayata geçirilmesinde payım olduğunu bilmek gurur verici. Bağışçıların zaman zaman, birebir çalışamasalar bile, inandıkları girişimlerin yaşam bulmasını desteklemeleri gerekiyor. Bu bizim üstümüze düşen görevlerden birisi.
Daha yapılacak çok iş var. Johns Hopkins Üniversitesi ile kurmak istediğimiz tıp fakültesi bunlardan bir tanesi. Bu projelerin hepsi çok heyecan verici. Bizleri ayakta tutuyor ve birbirimize daha çok bağlıyor.
Yıllar geçtikçe düşüncelerimiz değişiyor. Başladığınız yerdeki ideallerle, aynı yaklaşımla ilerleyemezsiniz. Günün koşullarına ve ihtiyaçlarına kendinizi uydurmanız, vakfınıza ona göre yön vermeniz gerekir. Ben deneyimlerimden katı olmamayı, gençlere alan ve imkan tanımayı öğrendim. Şirketlerimizde olduğu gibi, vakıflarımızda da profesyonel kadroların yetişmesine öncelik vermeli ve günlük işlerin yönetimini onlara devretmeliyiz. Biz kurucular ise vizyona bağlılık, strateji belirleme gibi konularda daha fazla etkili olmalı; ihtiyaç duyduklarında profesyonel kadronun ardında durarak destekleyebilmeliyiz. Diğer yandan aile üyelerini vakıf faaliyetlerine çekmek, sorumluluk almalarını sağlamak önemlidir. Ben de aileme hayırseverlik duygusunu aşılamaya çalışıyorum.
Vakıf faaliyetlerimizin ardında yatan bir düşünce var, o da gelecek için paylaşmak. Yaptığımız tüm bu vakıf çalışmalarının içerisinde beni kalıcı eserler yaratmış olmak mutlu ediyor. Hem yaptığımız katkıları ve insanların bu eserlerden yararlandıklarını gözlerimle görebiliyor hem de gelecek nesillere somut bir şeyler bırakmanın gönül rahatlığını hissediyorum. Verdiğimiz burslarla çocuk ve gençlerin eğitimlerine devam edebilmeleri ve kazandıkları başarılar da ayrı bir duygusal tatmin yaratıyor.
Vakfın çalışmalarını yakından takip edenler bizim katkılarımızı bilirler. Hiçbir zaman yaptığımız çalışmaları kamuoyuna duyurmaya öncelik vermedik ve bunun için özel bir çaba sarf etmedik. Hatta kendimizi basın yoluyla tanıtmaktan kaçındık. Ancak şimdi vakıf tanıtımının bir gösteriş olmadığını, bu iletişimin kurulması gerektiğini anlıyorum. Bağışçılar yaptıklarını topluma doğru anlatacak ki başkalarına örnek olacaklar. Yapılan katkılar fark edilecek ki kamu tarafından teşvik edilecek, daha fazla bağış yapılmasının önü açılacak. Sayın Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı zamanında topluma katkılarından dolayı Üstün Hizmet Madalyası almış biri olarak yaptıklarımızın takdir edilmesinin bağışçıları teşvik ettiğini, topluma daha da fazla geri verme, hizmet etme güdüsü yarattığını söyleyebilirim.
Benim vakıf kurucularına tavsiyem sağlıkları yerindeyken vakıf resmi senedine şirketlerin yıllık katkısını zorunlu hale getiren bir düzenleme eklemeleri. Bu şekilde vakfın sürdürebilirliği sağlanabilir, başka kaynaklar aramak yerine vakıf, şirketlerin katkısı ile bağımsızlığını ve faaliyetlerini devam ettirebilir. Bu oran şirketlerin yıllık gelirlerinin %2 ila %5’i orasında olabilir. Aileler büyüyor, şirketler genişliyor. Kurucuların vakfı kurarken duydukları heyecan ve bağlılığı daha sonra gelen nesiller hissetmeyebilir ama resmi senedinize böyle bir düzenleme eklerseniz, bunu kimse değiştiremez ve vakfınız nesiller boyu mali güçlük çekmeden ayakta kalır. Şirketler devam ettiği sürece, hayır da devam eder.


