İzzet Özilhan
Kayseri’nin Develi İlçesine bağlı Pusatlı köyünde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yerlerde yokluk çoktu. Ailemin ve çevremin hangi şartlar altında yaşadığını, çekilen sıkıntıları bugün hala hatırlarım. Herkesin, hayatın olağan akışı içinde üzerine düşen bütün görevleri bıkmadan, usanmadan yerine getirmeye çalıştığı günleri hiç unutmadım. Kendimi bildim bileli hep çalıştım. İlkokul yıllarımda hem okuyor, hem ev işlerinde anneme yardım ediyor hem de para kazanma peşinde koşuyordum. Aslında çok şeyi ikinci anneme borçluyum. Rahatsızlığı nedeniyle evde birçok işi bana yaptırırdı. Hiç yakınmadım. Hatta bana çok yararı olduğuna inanıyorum. Onun sayesinde şımarık, lapacı, elinden iş gelmeyen biri olmadım.
Bizim oralarda bol olan kayısıları toplar, çekirdeklerini kırıp içindeki bademleri satarak para kazanırdım. Biriktirir, ihtiyaçlarımı karşılardım. Kalem, defter ve kitap alırdım. Okumaya karşı büyük tutkum vardı. Okula gitmek ve bitirmek; sonra başka okullara da gidip onları da bitirmek istiyordum. Yaz tatillerinde yardım etiğim babamı okulların açıldığı dönemde yalnız bırakamayınca eğitimimi tamamlayamadım. Demiryolları kaderim oldu. Babamla birlikte Sivas – Erzurum hattında açtığımız markette çalıştık; para kazandık. Ticareti, para kazanmayı ve tutumlu olmayı o günlerde öğrendim..
Askerlik hizmetimi tamamlayıp İstanbul’a göçtüm. Yarısı bakkal, diğer kısmı büfe olan bir yer açıp, ticarete kaldığım yerden devam ettim. Çok çalıştım. O yıllarda Kamil Bey (Yazıcı) ile tanıştım. İki ortak birlikte çok başarılı işler yaptık. Bize ‘efsane ortaklar’ denilir. Tahtakale’de kurulu dükkanla başlayan işlerimiz zaman içinde Çekoslovak Jawa motosikletleri ile Skoda kamyonetlerin mümessilliği ile gelişti. ADEL’i kurduk, kırtasiye işine girdik. Biracılığa başladık çok başarılı olduk. Bir dünya markası yarattık. Coca-Cola’nın şişeleyicisi olduk. Sonuçta geniş bir coğrafyada iş yapan büyük bir holding haline geldik. Yıllar sonra, kazandıklarımızı insanlarımızla paylaşmanın zamanının geldiğine inandık ve bir vakıf kurduk.
İçinde bulunduğumuz iş dünyasında hayır işleri yapan eş, dost vardı. Yaptıklarını gıpta ile izliyor, kendi adımıza dersler çıkartıyorduk. Ancak, Vehbi (Koç) ve Sakıp (Sabancı) Beyler bizler için bu konuda en iyi örnektir. Nejat (Eczacıbaşı) Bey de öyle. Onların vakıf anlayışı, hayır işlerinin daha kurumsal ve organize biçimde yapılabilmesi açısından önemli olmuştur.
Eğitim ve sağlık konularına öncelik veririm. Her çocuğun iyi bir eğitimi hak ettiğine inanırım. Temel eğitimin yurdumuzun her köşesinde eşit şartlarda alınması gerektiğini düşünürüm. Çok istediği halde, şartlar gereği eğitimini tamamlayamamış biri olarak içimi sızlatır bu konu. Bu nedenle maddi durumu iyi olmayan, çalışkan öğrencilere burs veriyor olmamız beni hep mutlu etmiştir. Ayrıca, vakfımız kanalıyla yaptırdığımız okul ve yurtlarla da gurur duymaktayım. Yurdun her ilinden çok sayıda gencimize burs veriyoruz. Hiçbir karşılık beklemeden. Arzumuz, istedikleri eğitimi almalarını sağlamak ve ülkemiz için yeni değerler yaratmak.
Sağlık da eğitime benzer özellikte. Herkesin, her vatandaşımızın sağlık alanında her türlü hizmeti kolaylıkla alabilmesi gerektiğini savunurum. Benim gibi öz annesini çocuk yaşta hastalıktan kaybetmiş, rahatsızlığı nedeniyle dilediği gibi hareket edemeyen ikinci annesinin çektiklerini erken yaşlarda fark etmiş biri için çok önemli konu sağlık. Vakfımız kanalıyla yaptırdığımız sağlık ocakları ve hastanelerle memleketimize bir nebze de olsa hizmet ettik. Daha sonra, sağlık alanında verilen hizmetleri dünya standartları seviyesine getirmek üzere Anadolu Sağlık Merkezini kurduk.
Amerika’nın 20 küsur yıldır art arda en iyi hastanesi seçilen Johns Hopkins ile yaptığımız iş birliğiyle kurduğumuz Anadolu Sağlık Merkezi de insanımıza şifa dağıtıyor. Dünyanın dört bir yanından hasta kabul ediyor. Kazandığımızın %10’u ile ödeme güçlüğü çeken vatandaşlarımızı bila bedel tedavi ediyoruz. Şimdilik bunları yapabiliyoruz. Şükürler olsun.
İnsanımızdan kazandıklarımızın bir kısmını yine kendi insanımızla paylaşma duygumuzun bir yansıması olarak görüyorum vakfımızı. Hayır işlerini kurumsal bir yapıda yapabilmek adına kurduk. Hazırlık çalışmalarını yaparken düzenli bir geliri olsun istedik. Şirketlerimizin kazandıkları paranın bir kısmını aktarmalarını vakıf senedinde şart koştuk. Vakıfların sundukları hizmetlerin çeşitliliği ile kalitesinin gelirleriyle doğru orantılı olduğunu en başında biliyorduk. Sistemi, şirketler var oldukça vakıf da var olacak şekilde organize ettik. Böylece, yeni nesillere hayırseverliğin ne olduğunu öğretme şansı da elde ettik.
Almanya’da olduğum bir dönemde katıldığım bir toplantıda Alman Bakan’ın sarf ettiği “Eğitilmiş, nitelikli işçiniz yok. Siz ne ile Ortak Pazar’a girmek istiyorsunuz?” sözleri beni derinden üzmüştü. Sivil havacılık okulu açılmasına önayak olarak içimde ukde kalan soruna bir nebze katkı yaptım. Hala memnuniyetle yad ederim.
Kişisel olarak geleneksel bir hayırsever olarak görürüm kendimi. Yaptığım gezilerde gördüklerimden, yakın çevremin aktardığı bilgilerden beslenerek yapmaya çalışırım yardımlarımı. Ama vakıf farklı bir iş. Ortağım Kamil Bey ile kurduğumuz yapıda işleri yoluna koyduk ve yönetimi artık profesyonel kadrolara devrettik. Günün gelişen ve değişen şartları hayır işlerinin bile belirli bir düzen ve planlama ile yapılmasını gerekli kıldı. Sahip olunan kaynağın doğru şekilde kullanılabilmesi, sorumlulukların harfiyen yerine getirilmesi için profesyonel kadrolarca stratejik planlama yapılmalı.
Yapılan her yardımın, kazandığınız paranın bereketini arttırdığına inananlardanım. Bunun yanı sıra insanlarımızın dertlerine derman olmak ayrı bir mutluluk. Eğer, vatandaşlarınıza ulaşacak çapta hizmet yapabiliyorsanız ne mutlu size diye düşünürüm. Ayrıca, dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’den Üstün Hizmet Madalyası almış olmanın verdiği memnuniyet ve gururu da belirtmeliyim.


