İbrahim Çeçen
İbrahim Çeçen Vakfı’nı kurmadan önceki yolculuğum bağışçılığımın nasıl şekillendiğini belirledi. 1941 yılında Ağrı’da doğdum. Zor şartlarda, zor bir bölgede büyüdüm. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllarda bütün ülkenin etkilendiği yoksunluk Doğu’yu, Doğu’da bizim ailelerimizi en fazla etkiledi. Böyle olunca yoksulluğun ne olduğunu, yardımın ne olduğunu içinizde hissediyorsunuz, o sizin bir parçasınız oluyor. Lise ve yüksek öğrenim için Ankara’ya geldiğimde durum pek değişmedi. 1960lı yıllarda Koç öğrenci yurdundan başka yurt yoktu. Her vilayetin ufak tefek apartı olurdu. Ağrılılar için de iki apartman dairesin tutulmuştu, her odada sekiz kişi kalıyordu. Zorluklara rağmen yükseköğrenimi bitirdikten sonra hiç aklımda yokken kendimi işadamı olarak buldum. Zamanla para ile tanıştım, mal varlığım oluştu. Ancak alışkanlıklarım, geleneklerim ve inancımdan dolayı yaşam biçimimi değiştirmek için çaba göstermedim. Yoksulluktan geldiğim için sosyal adalet arayışı beni terk etmedi ki bu dinimizin de bir gereğidir.
İlk olarak 1980li yıllarda yoksul ve başarılı beş öğrenciye burs vererek bağışçılığa başladım. on kişi, yirmi kişi derken bu sayı artmaya devam etti. 1986’da Ağrı Valisi Kutlu Aktaş beni bir ilkokul yaptırmaya teşvik etti. Okulun temel atma törenine dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren katılmıştı, çünkü o dönemde iş insanları doğuya okul yaptırmıyorlardı. Okul açıldıktan sonra öğrencilerin azim ve heyecanını görmek bende farklı duygular uyandı ve daha fazlasını yapmak için cesaretlendirdi. O zaman kazandığım paranın bir kısmını düzenli olarak sosyal sorumluluk çalışmalarına ayırmayı düşündüm.
Bu arada Ağrı’dan din adamları gelir, camilerin bakım ve onarımı için benden desteğimi isterlerdi. Ağrı’da el atmadığım cami kalmadı diyebilirim. Sonra şöyle düşündüm: Ağrı’da yeteri kadar cami var, isterlerse ibadeti her yerde yapabilirler ama halkın %35’i okuma yazma bilmiyor. Üniversiteye giden sayımız az, (yükseköğrenim)( Bazı yerlerde bitişik bazı yerlerde ayrı yazılıyor TDK karar verememiş) için başka illere gidenler pek çok sıkıntı çekiyorlar. Ben kendime bir alan seçmeliyim. Bu alan ne olmalı? Eğitim. Benim servetim, gücüm Türkiye’nin eğitim sorunu çözmeye yeter mi? Yetmez. O halde kendime bir bölge seçmeli ve oraya odaklanmalıyım. Dinimiz de öncelikle en yakınların ihtiyaçlarını gidermeyi uygun bulur. Doğup büyüdüğüm yer olan Ağrı’yı kendime hedef seçtim. O yıllarda yaptığım bağışların kaydını tutmuyordum. Kendime göre kriterlerim vardı: iyi bir üniversite kazanması, başarılı olması, ahlakının düzgün olması vb. Burs verdiğim kişi sayısı gün geçtikçe gittikçe arttı ve 1995 yılına geldiğimizde bu sayı 500 kişiyi bulmuştu.
2004’e kadar bağışçılık faaliyetlerim daha çok hayırseverlik temelinde, resmiyete kavuşmadan devam etti. Arada bir kaç okul daha yaptırmıştım. Eğitimi tamamlayıp elimi öpmeye gelen gençler arasında milletvekilleri, bürokratlar ve önemli mevkilerde bulunan niceleri vardı. Gençlerin zor şartların içinden çıkarak aldıkları eğitim sayesinde kritik pozisyonlara gelmesi bu işin öneminin daha da farkına varmamı sağladı. İşler büyüyünce bunu kurumsal bir yapıya oturtmak gerekti. Başka bir deyişle vakıf fikri bir zaruretten ortaya çıktı. Öncelikle vakıf yapılarını inceledik, kendimize ve yapmak istediğimiz işlere uygun bir sistem oluşturduk. Aile fertleri vakıf kurucuları arasında yer aldı, gelinlerimin hepsi yönetim kurulu üyesi oldu. Bütün temennim çocuklarımın vakfı sahiplenip benden sonra da devam ettirmeleri ve hatta ileriye taşımalarıdır.
Vakfın kurulmasıyla birlikte eğitim konusuna yeni faaliyet alanları eklendi ve çalışmalarımız ihtiyaç temelli olarak ilerledi. Gelen taleplerin içinden karşılayabileceklerimizi belirleyerek önceliklerimizi oluşturduk. Seçtiğimiz bölge sorunlu bir bölge olduğu için ele alınması gereken sayısız ihtiyaç ve talep vardı. Biz bunların içinden spor, sağlık ve kültürü seçerek bir nevi vakfın faaliyet alanını genişletmek durumunda kaldık.
2009’da Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’ni kurdum. Şu anda üniversitenin dört fakülte, dört yüksekokul, iki meslek yüksekokulu ve iki enstitüsü bulunuyor. Kampüs çevre düzenlemesinden tutun da binaların inşası, altyapının oluşturulmasında kadar her noktasında emeğimin olduğu, nakış işler gibi özenle inşa ettiğimiz bu üniversite benim için paha biçilmez bir eser. Kampüsü oluşturmakla iş bitmiyor, eğitimin kalitesini, öğrenci ve akademisyenlerin sosyal, kültürel ve akademik gelişimlerine destek olacak yatırımları yapmak gerekiyor. Bu anlamda vakıf olarak üniversitenin diğer ülkelerle kurduğu işbirlikleri kapsamında gerçekleştirdikleri değişim programlarına akademisyenlerin katılımını kolaylaştırıyor, onları yurtdışında sempozyumlara gönderiyor, makalesi bilimsel kaynaklarda yayınlananlara TÜBİTAK kriterleri kapsamında teşvik sağlıyor, çalışmalarını vakıf yayını olarak yayınlıyor, sosyal içerikli projelerine katkı sağlıyor, akademik gelişim sempozyumları düzenliyoruz.
İnşaatın tamamlanmasından sonra üniversiteyi devlete devrettim ama elimi üniversitenin üzerinden çekmedim. Zira üniversite yönetimi de benim varlığımı istiyor. Bağışçıların aslında kurucu olarak üniversite yapısı içinde bir statüsü olması gerekir. Bu güzel eserin iyi korunması ve geliştirilmesi bir bağışçı olarak en büyük arzum. Bunun için bizlerin söz söyleme yetkisi olmalı.
Üniversite eğitimde, kültürde, sosyal alanda, ekonomik hayatın canlanmasında lokomotif olacaktır. Ağrı’nın yaşam biçiminin bu üniversite ile birlikte gelişeceğini düşünüyor ve İbrahim Çeçen Üniversitesi’nden mezun olacak gençlerimizin ülkemizin her köşesinde ekonomik, bilimsel, sosyal ve kültürel hayatı ileriye taşımalarını ümit ediyoruz. Hedefimiz bir tıp fakültesi ve buna bağlı olarak de bir hastane kurmak. Böylece bölgenin yanı sıra komşularımız olan Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve İran’a da hizmet edebileceğimizi düşünüyoruz.
Vakıf kurulduktan sonra burs verdiğimiz öğrencilerin daha iyi takibi yapılmaya başlandı. Bugün vakıf çatısı altında verdiğimiz toplam bursiyer sayısı 9000’e ulaştı. Bursiyerlerle mümkün olduğuna iletişimi koparmamaya çalışıyoruz. IC Bursiyer isimli web sitesi sayesinde bursiyerler birbiriyle iletişim kurabiliyor, eski bursiyerler yeni bursiyerlere tavsiyeler veriyor, onlar için bir nevi rol model oluyorlar. IC Holding’e bağlı şirketlerin yöneticileri ise bursiyerlerle birebir eşleşerek mentörlük ediyorlar. Yine şirket çalışanları çeşitli konularda eğitimler vererek gönüllü çalışmalarda bulunuyorlar. Bu şekilde hem gençlere en faydalı olacak sistemi kurduğumuz gibi hem de holding, vakıf ve üniversite arasındaki bağı da kurmuş oluyoruz.
Bağışçılığın Türkiye’de yeterince gelişmediğini düşünüyorum. İnsanlar sosyal sorumluluklarının bilincine vardıkça sosyal adalet hedefine yaklaşabiliriz. Kendi eksikliklerimizi görmeden, yapabileceklerimizi yapmadan sistemi suçluyoruz. Halbuki her kişinin kendinden katabileceği bir şeyler vardır. Bunu yaparken de dikkat edilecek pek çok husus bulunuyor. Bir vakıf kurmak veya başka şekillerde sosyal sorumluğunu yerine getirebilmek meziyet ve özen ister. Tek bir doğru olmadığı gibi herkesin bağışçılık uygulaması kendi özel koşulları, bakış açısı ve deneyimleriyle şekillenir ve bu çeşitlilik de toplumsal gelişme başlı başına değer katar. Örneğin varlığın içine doğmuş bir kişinin yapacağı sosyal yatırımlarla yoksulluktan geleninki mutlaka farklı olacaktır, çünkü parayla olan ilişkisi ve problemleri tespit etmesindeki yaklaşımı farklıdır.
Bu dünyadan ayrıldığımızda yanımızda bir şey götürme imkanımız olmadığını biliyoruz. Çoluk çoğumuza ise vereceğimiz en kıymetli varlık eğitim ve ahlaktır. Biz bunlara ilave olarak biz bir de müessese bırakıyoruz. İnsanlar arasında eşitliği sağlamak için kendimize ben ne yapabilirim diye sormalı ve gerekeni hakkıyla yerine getirmeliyiz.


