Haldun Taşman

Başarılı bir tahsil ve iş hayatından sonra son sekiz senedir filantropi dünyasında çalışıyorum.  Filantropi kelimesini ilk duyduğum zaman sorup “ insan sevgisi” demek olduğunu öğrendim. 35 sene önce müstakbel eşime hayallerimden bahsederken, ileride maddi ve manevi imkanlarım müsait olursa hayır yapmak istediğimi, bu konuda küçükken Allaha verilmiş sözüm olduğunu söyledim.   O da beni destekleyeceğine söz verdi.   Yıllar sonra iş hayatım iyi gitmeye başlayınca bir gün eşim ve kızlarımız  “Niye hayatta iken hayır işleri ile uğraşmayıp da vasiyet yoluyla bu işi bize yüklemek istiyorsun,  hem biz senin kadar iyi yapamayız“ dediler.   Ben de düşünüp, onlara hak verdim.  Böylece başlama kararı aldık ve çok da iyi oldu.

Hayattayken vermenin doğru olduğuna inanıyorum çünkü yokluk değil, bolluk kavramı hayatımı zenginleştiriyor. Hayatta ve gücüm yerindeyken vermenin sayısız faydasını gördüm. En başta bağış yapmaktan derin bir haz aldığımı söyleyeyim. Vaktimi ve diğer kaynaklarımı da kullanarak hedefe ulaşmalarında desteklediğim kişi ve kuruluşlara yardımcı oluyorum. Bağışlarımı stratejik şekilde verebiliyorum; ABD’deki vergi avantajından maksimum derecede faydalanarak, ödemeleri gerektiği şekilde bölerek, başka kurum veya şahıslarla ortak şekilde çalışarak, ‘donor–advised’ denen şartlı fonlarda bağışlarımızı tutarak bunu yapmamız mümkün oluyor. Bağışlarımızla kızlarımıza ve diğer gençlere örnek oluyoruz. Bu vesile ile benzer biçimde düşünen başarılı kişiler ve ailelerle tanışıyoruz.  Bu benim için paha biçilmez bir kazanım. Başka türlü bu insanlara erişmek, onlarla dostluk kurmak mümkün olmayabilirdi.

Birçok milyoner ve milyarder malvarlıklarının çoğunu yaşarlarken bağışlama taahhüdünde bulunarak ‘Giving Pledge’ kampanyasına katılıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, varlıklarının bir kısmını değil çoğunu bağışlıyorlar! Bill Gates ve Warren Buffett ABD’de milyarderler arasında bu akımı başlattılar.  Son duyduğuma göre 81 kişi varlıklarının en az yarısını bağışlama sözü verdi. Yaşamın anlamı yarattıklarımızla, geride bıraktıklarımızla artar.   Bu insanlar gibi ben ve eşim de hayatta iken bağış yapmanın doğru olduğuna inanıyoruz. Çocuklarımızın çalışarak hayatlarını kazanmasını, asla mirasyedi olmamaları için onları mesuliyet sahibi ve başkalarını düşünür şekilde yetiştirdik, haklarını da verdik. Herkes  bağışçılığın  yaşamına neler getirebileceğini düşünmeli bence.

2002 yılından itibaren, benim 1968 mezunu olduğum, Columbia Üniversitesi İşletme Okulunda Türk kökenli lisans öğrencilerine burs vermeye başladık.  Şu ana kadar burs verdiğim yirmi iki kişi oldu.   Her biri ailemizin bir ferdi haline geldi.  Karşılıklı olarak kuvvetli bağlarımız oluştu.   Hepsi çok akıllı ve potansiyelleri çok yüksek gençler. Onların hayatlarının bir parçası olmak bana büyük bir zevk veriyor. “Sizin de zamanı gelince içinde bulunduğunuz topluma geri vermenizi bekliyoruz“ diyerek,   beklentimizi işin başında  ifade ediyoruz. Bazıları daha şimdiden New York’taki Turkish Philanthropy Funds (TPF) kanalıyla hayır yapmaya başladılar.

ABD’de yaşayan ve Türkiye’deki vakıf, dernek ve üniversitelere bağış yapmak isteyenlere hizmet vermek üzere 2007’de, Yönetim Kurulu başkanı olduğum, Turkish Philanthropy Funds’ı 15 kurucu arkadaşımızın maddi ve manevi katkılarıyla kurduk. Şu anda TPF performansı, şeffaflığı, vergi avantajları ile itibarı yüksek bir kuruluş olarak New York’ta faaliyet göstermeye ve büyümeye devam ediyor.

1.4 milyon dolar ve binlerce saatimi verdiğim başka bir girişimim de Bolu Bağışçılar Vakfı’dır. Bu türde Türkiye’de bir ilk olan bu vakfı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ile yaptığımız işbirliği sayesinde Bolulu otuz iki liderin katılımıyla kurduk.  Bu vakıf türünü Türkiye’nin başka il ve ilçelerinde yaygınlaştırmaya yönelik TÜSEV ile çalışmalarımız var.

Hangi konulara bağış yapacağımızı seçerken hem tutkularımızı hem de ihtiyaçları takip etmeye çalışıyoruz. Örneğin uzun zamandır yaşadığımız şehir olan Phoenix, Arizona’da iki sene önce Enstrüman Müzesi açıldığında, cılız bir Türkiye bölümü görmek eşimle bana epey dokundu ve burayı zenginleştirme ihtiyacı hissettik.  Türkiye’deki kişi ve kuruluşlarla birlikte buraya enstrümanların getirilmesine çalıştık. 18 Nisan 2012’de yapılan açılış töreninde Türkiye sergisi diğer bütün ülkelerin sergisi arasında en zengin ve metrekare olarak en büyük sergi durumuna geldi.  Yine yüzlerce saat ve para vererek bu işi yaptık.  Daha önce hiç aklımızda yokken, karşılaştığımız bir ihtiyaç bizi harekete geçirdi.

Neticede bu deneyimlerimden sonra insana yapılan yatırımın ne kadar verimli olduğunu gördüm. Yüksek lisans tahsilim için  1966-67’de bana ABD devletinin verdiği  30,000 dolar Fulbright bursu en azından bin misli ile ABD ve Türkiye toplumuna geri döndü diyebilirim.  Bana verilenlere duyduğum derin şükran hissi beni  geri dönüşüm potansiyeli yüksek projelere ve başka vakıflarla beraber çalışmanın doğru bir yol olduğuna inandırdı.  Bunu da hayatta ve sağlıklı yaslarda iken sonuçlandırmak istiyorum.