Engin Öztürk

Bursa’da 5 kardeş, iki manevi abla ve babaannenin olduğu geniş bir ailenin içinde büyüdüm. Tekke ve Mevlevihane çocuğum. Üniversite için Ankara’ya gelene kadar, bir yandan dini değerle beslenerek diğer yandan modern yaşamın getirdiği nimetlerden faydalanarak rahat bir yaşam sürdüm. Üniversiteden sonra müstakbel eşimle tanıştım. 1974’te Kıbrıs Çıkarması’nın olduğu günlerde eşimle birlikte yaralı askerlerin durumunu görüp gönüllülük yapmaya başlayana kadar hayatım çocuk büyütmek, eşimin mimarlık ve İtalyan Dili olmak üzere iki üniversite tahsili daha yapmasına destek olmak ve diğer aile gerekliliklerini yerine getirerek geçmekteydi.

İlk olarak eşimle başladığım hastane ziyaretlerimi her geçen gün sıklaştırarak devam ettim. Servisleri geziyor, kimisinin mektuplarını yazıyor, kimisinin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordum. Derken herkesin ümidini kestiği, sekiz ameliyat geçirmiş, hayatta kalma mücadelesi gösteren Kıbrıslı Mücahit ile karşılaştım. Yarası çok ağırdı, patlamanın etkisiyle akciğerleri parçalanmış platin tellerle tutturulmuştu. Ağrılarını biraz dindirebilmek  için koluna masaj yaparken elinin kıpırdadığını fark ettim, bir şey anlatmak istiyor gibiydi. Destek verdiğimde elini göğsüne doğru götürdüğünü gördüm. Zar zor kurduğumuz iletişimle ceketinin cebinde bulunan kağıtta ailesinin iletişim bilgilerinin bulunduğunu ve onlara ulaşmamızı istediğini anladım. Ailesine telgraf  çektik ve onların gelmesini sağladık. Onu kaderine bırakmak istemedim ve diğer hastalarla olduğu gibi onunla da ilgilendim. Hastaneden taburcu olduktan sonra birkaç ay da evde baktık. Hasta iyileşti ve bugün hala hayatta olan  Hüseyin Bardak Lefkoşa ’da  yaşıyor.

Bu iyileşme sürecindeki rolümden motive olarak komşularım ve arkadaşlarımla bir ‘Gönüllüler Grubu’ oluşturdum. Rahmetli babaannem Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne sürekli bir şeyler örüp dikerek destek olurdu. Onu görerek farkında olmadan yardım etme duygusunun benim de içime yerleştiğini şimdi geriye bakıp düşündüğümde anlıyorum. Gönüllüler Grubu hızla büyüdü. 100 kişiye ulaştığımızda hastanelerle çalışmaya başladık.

Diğer yandan eşim hem ataerkil kültürün etkisi hem de hem de 5 Yaşında babası  ölüp  annesinin tekrar evlenmesi  nedeniyle  ailesinden  uzak kalmış olması nedeniyle üstüme titrediği için benim gönüllü çalışmalarıma başta epey tepki gösterdi. İlk on yıl ciddi mücadeleler vermek zorunda kaldım. O baskı kurup katılımımı engellemeye çalıştıkça ben daha çok bilendim.

İlk zamanlarda gönüllü çalışmalarımızı destekleyecek bir fonumuz yoktu. Evin kasasından kendime düşen payı biriktirmeye başladım. Et yemedim, süt içmedim, bunların tutarını bir kenara ayırdım. Dikiş dikmeyi öğrendim. Herkes uyuduktan sonra banyoya kapanır, çocukların kıyafetlerini gizli saklı diker, kıyafet paralarını gönüllü çalışmalar için arttırdım. Herkesten önce kalkar dışarıda işlerimi halleder, kaçamak şekilde çalışmalarımı yürütürdüm.

1984 yılında bir sağlık sorunu yaşadım. Ayaklarımda oluşan yumuşak doku tümörü nedeniyle bir dizi ameliyat geçirdim. Koltuk değnekleriyle yürümem gerekti ama gönüllü çalışmalarımı bırakmadım. Artık eşim bundan vazgeçemeyeceğimi ve iyi bir amaç için çalıştığımı anladı.  Sonuçta evimi, ailemi, sorumluluklarımı hiçbir zaman ihmal etmediğimi de gördüğünden çalışmalarımı desteklemeye, hatta sergilerinden  sonra  bağışlar  yapmaya  başladı.

O sıralarda eşim sanat atölyesini kurmuş ve çeşitli kuruluşlarla iyi ilişkiler geliştirmişti. Bu yakınlık üzerinden pek çok önemli yerde hastalar yararına kaynak geliştirme etkinlikleri düzenledik ve buradan elde ettiğimiz gelirleri hastanelerin eksiklerini gidermek, cihaz ve ekipman alımı için kullandık. Bu çalışmaların altına katkıda bulunan gönüllülerin isim plaketlerini koyardık.

Bir seferinde topladığımız kaynağın başhekimin odasının yeniden dekore edilmesi için kullanıldığını öğrendik ve bu hayal kırıklığı gönüllü grubumuzun dağılmasına neden oldu. Ayrıca hastanelerde kötü muamele görmeye başlamıştık. Gerçekten tamamen gönüllü olup olmadığımız sorgulandığı gibi sorunlu kadınlar olarak görülüyorduk. Halbuki  sorunlu kadınların sorumlu  ortamlarda  ne işi vardı (!)

Çalışmalarımızı bilen üst düzey devlet görevlileri vakıf olmamızı tavsiye etti. 15 arkadaş bir araya geldik. Evrak işlerini hallettikten sonra iş malvarlığı koymaya geldi. Kimse mali katkıda bulunmaya yanaşmadı. Ben o güne kadar eşimin zorlaması üzerine altı kez reddi miras yapmıştım. Grubumuz tekrar dağılmakla yüz yüzeyken mirası kabul etmeye karar verdim. Tam bir vakıf kurmak için yeterli olacak malvarlığını bu mirasla devralıp 1985 yılında arkadaşlarımla beraber HASVAK Türkiye Devlet Hastaneleri ve Hastalara Yardım Vakfını kurdum.  Vakfın kuruluşundan sonra da hastanelerin bize tahsis ettikleri yerlerde zor şartlarda çalışmaya devam ettik. Daha sonra kendi ofisimizi tuttuk. Zamanla vakıf büyüdü, gelişti, şubeler açtık.

Rahmetli babam, hasta yatağındayken, bu çalışmaları ne kadar ciddiye aldığımı bildiğinden, bana bir hastane yaptırmamı vasiyet etti. Vefatından sonra Gölbaşı’nda vakıf arazisi aldım, vakıf yaşasın diye vakfa bağışladım, bina inşaatına başladık, para bittiğinde inşaatı tamamlamak için kaynak  geliştirme kampanyası yürüttük. Araziyi müteahhitlere satmam için ölüm tehditleri aldım, arabamın fren kabloları kesildi, gözümün önünden kurşun geçti. Çok zor günler yaşandı ama sonuçta bugünkü T.C.   Sağlık Bakanlığı HASVAK Gölbaşı Devlet Hastanesini hizmete açabildik. Hastaların yakınlarından hayır duaları, teşekkür telefonları alıyoruz. Çok kritik bir konumda bulunan hastanemiz özellikle trafik kazalarına hızla müdahale edilmesini ve birçok hayatın kurtarılmasını sağlıyor.

1999 Düzce depreminin ardından bölgede depremzedeler için HASVAK Kabalak Sağlık ocağını ve Sapanca Kreş ve Anaokulunu yaptırıp bağışladık.

Kanser olduğumda işlerden uzaklaşmak ve yönetim kurulu başkanlığını bırakmak zorunda kaldım. Yeni gelen yönetim kurulu üyeleri yolsuzluk yaparak hastanenin gelirlerine el koymuşlar. Sonradan mali hesapları incelediğimde 1,5 trilyon TL borç ile karşılaştım.   Hukuksal süreç başlattık. Ancak her şeye neredeyse sil baştan başlamak zorunda kaldık. Neyse ki faaliyet alanımız oldukça genişti, iktisadi işlememiz ve projelerimizle vakfın yeniden büyüyebilmesini ve etkili olmasını sağlayabildik.

Bugün HASVAK, yurt içinde (on şube) ve yurt dışında (Hollanda ve Almanya) şubeleri ve binlerce üyesi bulunan bir vakıf haline gelebildi. Vakfın faaliyetleri arasında hastanelerde yatan hastalara  gönüllü hasta hizmeti; devlet hastanelerinde cihaz, malzeme, ambulans bağışları; hastane ve sağlık merkezleri inşaatları, huzurevleri açılması, sağlık konusunda eğitime destek;  ihtiyaç sahibi hastalara ayni ve nakdi yardımda bulunulması, tedavi ve ameliyatlarının yaptırılması yer alıyor.

Benim hikayem insanın isterse her şeyi yapabileceğinin bir göstergesi. Bağışçılara başladıkları işe devam etmeyeceklerse hiç başlamamalarını tavsiye ediyorum. Bağışçılık bambaşka bir faaliyettir ve ticarete benzemez. Bağışçılar bunu bilinçli olarak seçmeli ve sonuna kadar götürmeliler. Hepimiz bir gün bu dünyadan ayrılacağız ama ardımızda bırakabileceğimiz hoş seda ancak yaptığımız bu çalışmalar olabilir.