Ebru Uygun

Avusturya Lisesi’nde okurken, bir gün Almanca bilen birine ihtiyaç olduğunu söylediler. Bunun üzerine yaşlı bir kadına tercüme yapmak için Darülaceze’ye gittim.  O gün çocuk bölümünden geçerken gördüğüm çocuğun hüznü beni çok etkiledi. Oraya sürekli olarak gitmeye başladım. Ona kitap, kıyafet ve oyuncak götürdüm. Ben de çocuktum, 11 yaşındaydım ama o çocuğa sevgimi, ilgimi veriyordum ve bu beni müthiş mutlu ediyordu. Yıllarımız böyle geçti. Çocuklara olan düşüklüğümü daha o yıllarda anladım. Genç yaşta çok hastalık yaşadım. Bu benim yaşıtlarımdan daha çabuk olgunlaşmamı ve dış dünya ile farklı bir bağlantı kurmamı sağladı. Babam tekstilciydi. Tekstil sektöründe küçücük çocukların okuldan alınıp çalışma yaşamına sürüldüğünü gördüm. Onların eğitimlerini tamamlayamamaları beni rahatsız ediyordu. Haksızlığa tahammülüm yoktu.

Bir Cumhuriyet kadını olan anneannem aynı anda beş gönüllü kuruluşta çalışır, köyleri dolaşırdı. Anneannem benim idolüm oldu. Annem, annesini çok sık göremeyen bir çocuk olarak büyüdüğünden bu işlere çok fazla girişmek istememiş. Hatta Anadolu’nun dört bir köşesinde ufak çocuklarımla sürdürdüğüm çalışmalarım başta ona ters gelmiş, ‘normal’ bir hayat sürdürmem için bana baskı yapmıştı. Babam siyasi sivil toplum kuruluşlarına ağırlık verirdi. Ondan da örgütlenme ruhunu aldığımı söyleyebilirim.

Liseden sonra eğitim almak üzere İsviçre’ye gittim. Ek gelir sağlamak için Güney Afrika’daki çocukların eğitimine destek olan bir vakıfta çalıştım. Tez aşamasında, artık ne yapacağıma karar vermem gereken bir dönemde, o zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın asistanı olma teklifi aldım. Dünyada bir değişim yaratmak istiyor, bunun uzun soluklu ve kalıcı olmasını istiyordum ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Sivil toplum örgütleri, bu hayalimi gerçekleştirmek için belediyeden daha uygun bir alan gibi göründü. Tez danışmanım çalıştığım vakfı incelemem ve bu modelin Türkiye’ye uygulanabilirliğini araştırmam konusunda beni cesaretlendirdi.

22 yaşında Türkiye’ye döndüğümde çocukların eğitime ulaşılabilirliğinin artırılması ile ilgili bir girişim başlatmaya karar verdim. Bunun da en doğru yolunun vakıf kurmak olduğunu düşündüm. O zaman beni destekleyen, arkamda duran ne bir kişi veya kuruluş ne de bu işleri öğrenebileceğim kaynaklar vardı. Her şeyi tırnaklarımla kazıyarak kurmak, deneyimleyerek öğrenmek zorunda kaldım. Babamdan para istedim. Çok genç ve tecrübesiz olduğum için bu fikri desteklemedi. ‘Önce kendi yaşamını kur, sonra bunları düşünürsün’ dedi ama Olağanüstü Hal bölgesinde köyleri dolaşırken benimle gelmeyi de ihmal etmedi.

İyi bir eğitim aldım ve ‘niye başkaları da aynı imkana sahip olmasın’ dedim. Bir nevi toplumdan aldığımı topluma geri verme düşüncesiyle yola çıktım. Gittiğim ülkelerdeki genel yaşam standartları, toplumun gelişmişlik düzeyi beni etkidi ve ‘bunlar benim ülkemde neden olmasın’ diye düşündüm. Eğitim, bir çocuğun kendi kapasitesini gerçekleştirebilmesi için hakkı olduğu kadar toplumların ilerlemesi için de anahtar. Çocuğun dokunduğu her şeyi hak ettiği şekilde yapalım ki kendini birey olarak hissetsin istedim. Bu özen ve motivasyonla 1994 yılında TOÇEV’i kurdum.

Türkiye’de gerçekleştirilen Habitat 2’nin de benim düşüncelerimin olgunlaşması ve vakfın yönünü tayin etmemde çok önemli rolü oldu. Oradan tanıştığım kuruluşlardan büyük feyz aldım ve dünyadaki iyi örneklerin Türkiye’ye nasıl adapte edilebileceğine ve TOÇEV’in nasıl bir işlevi olabileceğine kafa yordum.

İlk zamanlarda pazarda ürün sattık, parasıyla 5 çocuk okuttuk. Ardından şirketlerle çalışmaya, önemli fonlar almaya başladık. Bunların hepsi zaman aldı, çok çalışmak, bu çalışmaları somutlaştırarak insanlara gösterebilmek ve bir güven tahsis edebilmek gerekti. TOÇEV’in tanıtımı için kapı kapı dolaştım ama kişisel çevremi kullanmayı hiçbir zaman istemedim. İnsanlar yaptıklarınızı görüp etkileniyor ve birşeyler yapmak isterlerse zaten kendileri geliyor. TOÇEV dinamik, sürekli fikir üreten, kendini yenileyen, yaptıklarını ortaya koyabilen ve paydaşlarını bilgilendiren bir kuruluş. Siz yalın, şeffaf, üretken ve samimi olduğunuzda arkası geliyor. Türkiye’de daha kurumsal sosyal sorumluluk kavramının doğru düzgün bilinmediği yıllarda şirketlerle birlikte projeler tasarladık. Bugün çok sayıda şirketle ortak projeler yürütüyoruz. Kamu kuruluşlarıyla işbirliklerimiz var. Bu işbirliklerini kurarken asla ilkelerimizden ve çizgimizden ödün vermedik. Partnerler arasındaki dengeyi korumaya çalıştık.

Yıllar sonra ailem de vakfın destekçisi haline geldi. Siyasi kişiliğinden dolayı vakfın yönetim kurulunda yer almayan babam bizden habersiz çocuk okutuyormuş. Babamın vefatından sonra o çocuklar burslarının devamını talep etmek için bize başvurduğunda bunu öğrendik. Benimle birlikte Anadolu’ya geldiğinde bizim kriterlerimizi karşılamayan çocukları okuturmuş. Babamın  vefatından sonra aile üyeleri olarak biraraya gelerek onun adına bir fon oluşturduk. Her ay belli bir miktar para yaratıyoruz ve TOÇEV kriterlerinden daha esnek bir şekilde bu fondan burs sağlıyoruz.

Vakıftaki çalışmalarım çocuklarımı da etkiledi. Onlar sivil toplum algısı ile büyüdüler. 10 yaşına kadar benimle birlikte Anadolu’da dolaştılar. Şu anda herkesle sorunsuz iletişim kurabiliyorlar. Okullarında yardım kampanyası düzenliyorlar. Artık ihtiyaçları kendileri fark ediyor, bununla ilgili birşeyler yapmak istiyorlar.

18 yıl boyunca projelerin hayal edilmesinden yazılmasına, uygulanmasından kaynak bulunmasına kadar her aşamasında yer aldım. Fazlasıyla saha tozu yuttum. Vakıf, hayat damarlarımdan biri haline geldi. Vakıftaki konumumu değiştirmemin zamanının geldiğini iki yıl önce Amerika’da katıldığım Eisenhower liderlik okulunda anladım. Geçirdiğim iki ay boyunca 50’ye yakın STK temsilcisiyle görüştüm. Onlarla yaşadığım deneyim alışverişi kendimi ve yapabileceklerimi daha iyi tartmamı sağladı. Uzaktan baktığımda STK’ların Türkiye’de çok iyi bilinmemesinin, bizlerin bile yaptığımız işi çok net ifade edemememizin ve yarattığımız değişimi göremiyor olmamızın önemli bir sorun teşkil ettiğini anladım. Bunun üzerine ilk olarak kendi vakfımda yeni bir sistem kurmak için kolları sıvadım.

Vakfın süreklilik içinde var olabilmesi için lidere bağımlı olmaması gerekiyor. Kuruluşta, kurucu olarak sizin ruhunuz kalmalı ama burası size bağlı olmadan da bir süreklilik içinde varlığını sürdürebilecek hale gelmeli. Ben eskiden vakfın günlük işlerine çok fazla müdahil oluyordum. Bunu değiştirdik. Genel müdür, genel müdür yardımcıları, proje yöneticilerinde oluşan bir yönetim sistemi kurduk ve tamamen kurumsallaştık. Ben sadece genel müdürle görüşüyorum. Kendime ait çalışmalarımı sürdürüyorum. Müdür yardımcıları ile haftada bir toplantım oluyor. Proje ekibiyle zaman zaman bir araya geliyorum. Detaya girmeden gidişatı takip ediyorum. Proje yazıyorum. Gerektiği yerde kampanyaların yüzü oluyorum. Özellikle ekibimize yeni katılanlarla vakit geçirmek istiyorum ki hem yaşanmış deneyimleri öğrenebilsinler hem de TOÇEV ruhunu algılayabilsinler. Periyodik olarak çalışanlara sivil toplum ile ilgili brifing veriyorum.

Herkesin bir misyonu vardır. Benimki de buymuşum. Benim artık sahalarda koşma gücüm yok ama tecrübelerimi gençlere aktarabilirim. 18 yıldır çocuklara dokunmayı başardık. Arkamızda şirketlerin, kamunun ve halkın desteği oldu. Amacımız birçok STK’nın ortaya çıkabilmesi için tecrübelerimizi paylaşmak ve onlara örnek olabilmek. Özellikle son yıllarda yaptığımız başarılı çalışmalar ve aldığımız ödüller, bende, bu deneyimlerin paylaşılması gerektiği fikrini tetikledi. Bu bilgiyi aktarabilirsek sonraki nesillerin işlerini kolaylaştırabiliriz ve sektörü güçlendirebiliriz.

Burası beni besliyor, genç tutuyor. Kitap yazmamı, ebru yapmamı, ticari işimde üretken olmamı sağlıyor. Hayata bakışımı değiştiriyor. Bunu tatmak için insanın hayatında en az bir kez sivil toplumda gönüllü çalışmalarda bulunması gerekir. Böylece mutluluğun kendi içinizde olduğunu görüyorsunuz. Tanımadığınız bir kişinin hayatını bir karşılık beklemeden değiştiriyorsunuz veya ülkede bir değişime öncülük ediyorsunuz. Paylaşmak, bildiğimiz bir şeyi başkalarına aktarmak bizim doğamızda var. Bunu unuttuğumuzda mutlu olamıyoruz. Gönüllü çalışmalar bize bunu tekrar tattırıyor.