Ali Üstündağ

Reklamcılık ve iletişim sektöründe uzun yıllar çalışan Ali Üstündağ, 12 yıllık iş tecrübesiyle, 1987 yılında İltek İletişim ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.’yi kurdu. Yıllar içerisinde Türkiye’deki çeşitli sivil toplum kuruluşlarının iletişimlerini güçlendiren kampanyalara, ilham verici görsel araçlar sağlayarak ProBono destek verdi. Profesyonel yaşantısının yanı sıra, 2010 yılından bu yana Türkiye’de TEDx konferanslarının ilklerinden olan TEDxReset’i düzenliyor. Ali Üstündağ, hikâye anlatıcılığının gücünü, iletişim alanındaki uzmanlığı ve profesyonel birikimi ile birleştirerek sivil topluma verdiği desteğin etkisini artıracak çalışmalar içerisinde yer alıyor. Sivil toplum kuruluşlarına iletişimlerini daha etkili hale getirecek ve toplumda yarattıkları değişimi herkese anlatmalarını sağlayacak araçlar sunuyor. Bu öykü, hepimizin uzmanlık ve kaynaklarımızı kullanarak toplumsal değişim konusunda bir fark yaratabileceğimizi gözler önüne seriyor.

Daha İyi Bir Dünya için İletişim

STK’ların önemini bilen bir insanım. Sosyal projelere ve sosyal etkiye inanıyorum. Benim hayatımda en çok önem verdiğim konular sosyal etki ve sürdürülebilirlik. Dünya için ne yapıyorsanız yapın bir sosyal etkisi olmalı ve sürdürülebilir olmalı. Bu dönemde en çok bunu düşünüyorum. Yaptığınız projelerin devamlılığı ve sürdürülebilir olması için bu projeleri devam ettirebilecek insanların yetiştirilmesi gerekiyor. Ben bu konuda yeni nesle çok güveniyorum. Dünya çok güzel bir yer ama insanlarda ego, kıskançlık ve kibir hâkim. Bununla mücadele etmek için diyalog başlatmak, empati kurmak gerekiyor.

Sosyal etkinin önemini kavramam 1960’lı yıllara dayanıyor. Meşhur 1968 yılını Fransa’da dolu dolu yaşadım. Bu dönemin, işim ve içinde yer aldığım sosyal projeler dâhil olmak üzere hayatımın büyük bir kısmını şekillendirdiğini çok sonra anladım. 1960’ların ikinci yarısından itibaren bir yandan Vietnam Savaşı, bir yandan mini etek modası, bir devrim yaşanıyordu ve kimse ne olduğunun farkında değildi. Bütün moda, makyaj, hayat biçimi değişti; hippi hareketi başladı. Bir yandan sosyal ve toplumsal olarak bunlar olurken, bir yandan da Vietnam Savaşı devam ediyordu. Feminist hareketi, LGBTQ hareketi aynı anda başladı ve ben hepsinin göbeğindeydim. Televizyon sayesinde Vietnam Savaşını gecikmeli de olsa yaşıyorduk. Vietnam Savaşı uzakta olan bir şey değildi, salonumuzdaydı. Babamın okuduğu, sosyal problemlere odaklanan ortanın solundaki dergi ve yazılar sayesinde dünyanın gidişatı ile daha çok ilgilenmeye başladım. Nüfus patlaması, bunun ekolojiye etkisi, kadın hakları gibi konulara merak salmaya ve bu tür şeyleri okumaktan keyif almaya başladım. Sosyal olaylara ilgim bu dönemlerde başladı. Ben babamın hayatının izinden gideceğimi ve babamınki gibi bir meslek sahibi olacağımı düşünürken, o dönemde arkadaşlarımla fotoğraf çekmeye başladık.  Yavaş yavaş fotoğrafın ve sinemanın hayatımda yapmak istediğim şey olduğunun farkına vardım. İletişimin ne kadar güçlü olduğunu ve iletişimin dünyayı değiştirebileceğini o dönemde anladım. Bir sürü şey üst üste yaşanıyordu ve kendi kendime dedim ki, “insanlar birbirleriyle konuşsa, bir diyalog başlasa problemler çözülür.” Şimdiki mottom olan “Communication for a better world” (Daha iyi bir dünya için iletişim) o dönemde filizlenmeye başladı kafamda. Sosyal konularda bir etki yaratmak için fotoğrafçılık ve iletişimi araç olarak kullanma fikri de o yıllarda doğdu.

Ben aslında bir koleksiyoncuyum. Hayatıma giren, öyküleri olan insanları biriktiriyorum. 7 sene önce başlatıp büyütmeye devam ettiğim TEDxReset etkinliği de, umut veren, değişimi pozitif bir gelişime dönüştürecek öykülerin paylaşılmasına imkân sağlıyor.

Sivil Toplumun bir Parçası Olmak: Cüzzam Hastalarından Bir Dilek Tut Derneği’ne Uzanan Yol

1980’li yılların sonuna doğru A&B İletişim ile çalışırken, A&B’nin sahibi Sibel Asna, çalıştığı bir kurum için desteklenecek projeler arıyordu. Türkan Saylan’ı ve cüzzam hastalarıyla yaptığı çalışmaları keşfetmiş. Bana bu projede çalışıp çalışmayacağımı sordu. Ben de balıklama atladım çünkü bir fotoğrafçı gözüyle, bir hikâyenin peşindeydim. Türkiye’de 3000 civarında cüzzam hastası vardı ve bu hastalığın tedavisi de oldukça basitti: Tek bir ilaç! Türkan Saylan’ın hayali Türkiye’de tedavisi mümkün olan bu hastalığı bitirmekti. Sibel Asna’nın çalıştığı kurumun bağış etkinliğinde gösterilecek bir fotoğraf sunumu için Türkan Saylan’ın tedavilerinde destek bulmaya çalıştığı hastaların fotoğraflarını çektim. Herkes çok etkilendi. Bütün bu çabaların sonunda Türkiye’de cüzzam hastalığını hemen hemen yok ettik ve bunda benim de küçük de olsa bir katkım oldu. Türkan Saylan ile ondan sonra başka bir işbirliğimiz olmadı ama ben bir noktada yollarımızın kesişmesinden çok memnunum. Türkan Saylan gibi duruşuna hep hayran olduğum bir insanla tanışmak benim için çok umut verici bir şeydi.

1990’ların başında Hayrettin Karaca ile gerçekleştirdiğim bir görüşmede Türkiye’deki erozyon sorunundan ve bunun giderek yaygınlaşmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Anlattıklarını dinlerken Türkiye’nin giderek çölleştiğini fark ettim ve “Türkiye çöl oluyor o zaman” dedim. TEMA Vakfı’nın meşhur sloganı “Türkiye Çöl Olmasın” işte o konuşmadan doğdu. TEMA’nın etkinliklerde kullanılması için bir sunum hazırladık. Bir gün TEMA için hazırladığımız sunumu yapmak üzere bir etkinliğine çağrıldık. Bu etkinliğe dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmış ve açık havada yaptığımız sunumu dinlemişti. Bu olaydan birkaç gün sonra Demirel de TEMA’ya desteğini ilan etti. O zamanlar bir tane perdemiz vardı, onu aldık ve 3 yıl boyunca Türkiye’yi dolaştık; Samsun, Diyarbakır gibi birçok yerde sunumumuzu paylaştık.

Bundan birkaç yıl sonra Suna Kıraç beni davet ettiği bir yemekte Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nı (TEGV) hangi amaçla kurduğunu anlattı. TEGV Suna Kıraç’ın müthiş bir projesiydi. Bütün problemlerimizin başının eğitimsizlik olduğunu düşünürsek, hiçbir ayrım yapmadan bütün çocukların eğitime erişimini destekleyen bir vakıf olan TEGV çok kıymetliydi. Tabii bu girişimin arkasında Vehbi Koç’un da desteği vardı. Suna Hanım yemek sırasında TEGV’e destek vermem için beni ikna etti. Bu dönemde TEGV birçok eğitim parkı yarattı. Ben de bu kapsamda TEGV ile birlikte Van’dan Antalya’ya kadar dolaştım ve parkların hikâyelerini oluşturdum. Parkların kurulması ve hazırladığım hikâyelerin yaygınlaştırılması ile inanılmaz bir projeye imza attık. TEGV’e sarıldım, bu projelere destek vermekten mutlu oldum.

Tohum Otizm Vakfı kurucuları 2000’li yıllarda bir gün ofisime gelip hikâyelerini anlattılar ve benim onlara destek olmak için ne yapabileceğimi sordular. Aklımıza film çekme fikri geldi. Otizmli çocukların günlük hayatlarını filme çektik, oldukça zor bir işti ama başardık. Tohum Otizm Vakfı’nın kurucuları bu dönemde Vakıf yararına açık arttırmalar düzenliyordu. Çektiğimiz filmler açık arttırmalarda gösterildi ve olumlu geri dönüşler sayesinde otizmli çocuklar için yüksek miktarda destek toplandı. Otizm toplumsal bir yara. Otizmli çocukların anlaşılması ve topluma entegre edilmesi gerekiyor ve Tohum Otizm Vakfı bu misyonu çok iyi yerine getiriyor. Hem filmler yoluyla Vakıf’a katkıda bulundum hem de halen babası hasta olan otizmli bir çocuk için Vakıf’a bağış yapmaya devam ediyorum.

Gurur duyduğum diğer bir proje ise, Bir Dilek Tut Derneği’ne (Make-a-Wish Foundation) ekibimle yaptığımız bir film. Bir tanıdık yoluyla bize gelip projelerini anlattılar. Biz de destek vermeye karar verdik. İzmit’te yaşayan 9 yaşında lösemili Talha’nın dileği bir günlük polis olmaktı. Talha’nın dileği için, beş kamera ile çekim yaptık. Güzel bir film olmuştu. Derneğin Amerika’daki merkezi filmi beğenince, bir sene boyunca onları uluslararası alanda temsil etmesi için kullanıldı. Çok sevinmiştik. Talha’nın fotoğrafları hem Time, hem Fortune dergilerinle yer alınca, hayli şaşırmıştım. Demek ki, bir etki yaratıyorduk…

İşte bu ve bunun gibi projeler sayesinde, profesyonel yaşamımdaki tecrübemi bir değere dönüştürdüğümü hissediyorum ve bu, hayatımı anlamlandırıyor.

Maddi imkânlarımız hiç bir zaman yeterli olmadı ama bilgimi, uzmanlığımı kullanarak, zamanımı ayırarak ve gönüllülük yaparak da STK’lara bağışta bulunuyorum. Deneyimlerimden yola çıkarak, yıllar içinde Türkiye’deki STK’ların büyük yollar kat ettiğini düşünsem de hala bazı eksiklikleri bulunuyor. Kanımca, Türkiye’deki STK’ların en büyük problemi bağışçı ilişkilerini yönetmedeki eksiklikleri. Çok iyi işler yapıyorlar ama destekçileriyle iletişimde kalmakta, iletişimi sağlamlaştırmakta ve geliştirmekte yeterince etkili olamıyorlar. STK’ların, kendilerini destekleyen insanları kahramanlaştırmasında, onlar için ne kadar önemli olduklarını arada hatırlatmalarında yarar var. İnsanlar bunu görmeyi bekliyor. STK’ların hiçbir destekçiyi garanti olarak görmemesi gerekiyor. STK’ların bağışçılarıyla iletişimde kalmaları hem bağışçılar hem de sivil toplumun gelişimi için çok önemli.

Geriye baktığım zaman çok şey yaptığımı düşünsem bile, dünyanın bugünkü hali, daha yolun başında olduğumu düşündürüyor. Bu da beni, daha fazlasını yapmak için kamçılıyor.