Ahmet Uluğ

Ahmet Uluğ, kurucuları arasında olduğu konser, festival ve canlı gösteri organizasyon şirketi Pozitif, müzik yapım şirketi Doublemoon ve müzik kulübü Babylon ile 30 yıl müzik sektöründe çalıştıktan sonra bugün sektörde kazandığı bilgi, deneyim ve bağlantılarını da kullanarak sivil toplum kuruluşlarına (STK) destek oluyor. Sorunun değil çözümün bir parçası olmak istediğini ve müzik ve sanatın dönüştürücü gücüne inandığını belirten Uluğ, Barış için Müzik Vakfı’nın ve Alternatif Yaşam Derneği’nin Düşler Akademisi projesinin yanı sıra birçok çalışmaya, yaptığı düzenli bağışlarla, uzmanlığını paylaşarak ve çevresini harekete geçirerek destek oluyor. Ahmet Uluğ, STK’lara sunduğu desteği sosyal adalet talep etmenin ve sivil topluma katılmanın farklı bir yöntemi olarak değerlendiriyor. Barış için Müzik Vakfı’na verdiği desteği, vakıfta yakaladığı heyecan verici enerjiyi ve STK’lara sağladığı destek ile hayal ettiği toplum arasındaki ilişkiyi anlatan Ahmet Uluğ’un ilham veren bağışçı öyküsünü kendisinden dinledik.

 “Gönüllülük ve bağışçılık bilincinin toplumda nasıl değişiklikler yaratabildiğini görmek beni çok etkiledi”

1962 İstanbul doğumluyum. Ağabeyim Mehmet Uluğ ile Robert Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversite eğitimimizi Amerika’da aldık. Aile geçmişimizde bir kuruluşu bağış yaparak desteklemek gibi bir gelenek olduğunu söyleyemem, ama ailem ihtiyaç sahibi kişilere, özellikle çocuklarının eğitim masraflarını karşılamak anlamında, hep destek olurdu. Benim bağış yapmaya başlamamda ise iki temel sebep olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, üniversite için gittiğim Amerika’da gözlemlediklerime dayanıyor, zira gönüllülük ve bağışçılık bilincinin ne kadar gelişmiş olabileceğini ve bu farkındalığın ne kadar somut değişimler yaratabileceğini orada tecrübe ettim. Örneğin topluluk (community) radyolarının, topluma geri verme kültürünün hayatın her alanına yayıldığının önemli bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Ticari olmayan bu radyo istasyonlarının bilinçli, bağımsız ve bağışçıların destekleriyle ayakta duran yapımlarını dinlemek bana büyük keyif ve ilham vermişti. İkinci sebebin ise Danimarka’da gerçekleşen Roskilde Festivali ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Yüz binden fazla kişinin katıldığı bu festivalin sadece yedi veya sekiz maaşlı çalışanı olduğunu, geri kalan herkesin gönüllü olarak çalıştığını öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Danimarka’da neredeyse herkes bir şekilde gönüllülük yapıyor; bu sayede çok daha güçlü toplumsal bağlar örüldüğünü düşünüyorum. Böyle bir düzen kurulmasında ve insanların zamanlarını ve enerjilerini sosyal fayda yaratacak faaliyetlere ayırabilmelerinde sosyal devletin ve herkesin belirli bir refah seviyesinin üstünde yaşamasının da etkisi var tabii.

“Hayatını iyiliğe adamış kişilere destek olarak Mehmet’in adını yaşatmayı daha doğru bulduk”

Amerika’dayken caz konserlerini düzenli olarak takip ederdik ve birçok caz müzisyeniyle tanışma şansını yakaladık. Amerika’dan döndüğümüzde ağabeyim Mehmet ve liseden arkadaşımız Cem Yegül ile babamızın Baro Han’da, şimdiki Ada Müzik’in üstündeki, ofisinde çalışmaya başladık. Sevdiğimiz caz müzisyenlerine Türkiye’de konser verdirmek, caz müziğini Türkiye’deki dinleyiciyle tanıştırmak ve İstanbul’un 1980’lerin sonunda oldukça durağan olan kültürel coğrafyasına yeni bir boyut getirmek istiyorduk. Bir konser, festival ve canlı gösteri organizasyon şirketi olan Pozitif, 1989’da böyle ortaya çıktı.

Pozitif şirket olarak kurumsallaşmaya başladığında sosyal sorumluluk çalışmalarına eğilmeye karar verdik. Bu süreçte sosyal sorumluluğun bağış yapmaktan ibaret olmadığını; desteği sağlayan tarafın sosyal fayda ve değişim yaratabilmek için finansal kaynağa ek olarak tecrübe ve uzmanlığını da paylaşması gerektiğine karar verdik. 2000’lerin başında Alternatif Yaşam Derneği (AYDER) ve Düşler Akademisi ile tanıştık ve faaliyetlerini çeşitli şekillerde destekledik, örneğin Düşler Akademisi Social Inclusion Band festivallerimizde sahne aldı. Ancak 2008’den sonra şirket olarak daha fazlasını yapmak istediysek de yaşadığımız finansal sıkıntılar nedeniyle desteğimiz sınırlı kaldı.

2013 yılında ağabeyim Mehmet’i kaybettikten sonra adını yaşatmak için Cem ile birlikte bir vakıf kurmayı düşündük, fakat yaptığımız araştırmalar sonucunda vakıf kurmanın çok zor bir iş olduğuna ve buna hazır olmadığımıza karar verdik. Bunun üzerine, hayatını iyiliğe adamış kişilere destek olarak ve bu kişilerle ve gruplarla ortak projeler gerçekleştirerek Mehmet’in adını yaşatmayı daha doğru bulduk. Bu süreçte, Düşler Akademisi’nin Kaş’taki kampüsüne bir müzik stüdyosu kurma fikri ortaya çıktı. 2014’teki Akbank Caz Festivali kapsamında düzenlediğimiz Mehmet Uluğ Anma Gecesi’nden elde edilen gelir üzerine Pozitif olarak da katkı sağlayarak Mehmet Uluğ Müzik Evi’ni (MUME) kurduk ve Düşler Akademisi kampüsüne hediye ettik. MUME, engelli ve sosyal dezavantajlı bireylerin sanat yoluyla sosyal hayata katılımını hedefleyen Düşler Akademisi Kaş bünyesinde müzikle iç içe olmak isteyen herkes için kuruldu. Mehmet Uluğ Müzik Evi, AYDER ve Düşler Akademisi tarafından yönetiliyor ve Düşler Akademisi’nin konuk ettiği gençlerin yanı sıra isteyen her sanatçı, belirli bir ücret ödeyerek Müzik Evi’nde bulunan stüdyoda kayıt yapabiliyor. Bu sayede Düşler Akademisi’ne de destek sağlanmış oluyor.

MUME’yi kurduktan sonra ses getirecek güzel bir açılış yapmak istedik. O sıralarda İstanbul Kültür Sanat Vakfı’ndan (İKSV) Ömür Bozkurt aracılığıyla Barış için Müzik Vakfı ile tanıştım. Vakfın faaliyetlerinden çok etkilendim ve onlarla bir iş birliği kurmak ve destek olmak istediğimi fark ettim. Barış için Müzik’teki çocukları Düşler Akademisi’ne kampa götürme fikri bu şekilde doğdu. O yaz yaklaşık 80 çocuk kampa gitti, stüdyoyu kullandılar ve kayıt yaptılar. MUME de bu şekilde Barış için Müzik Vakfı öğrencileriyle kapılarını açmış oldu.

Bu karşılaşma vesilesiyle Barış için Müzik’in yaptığı işlerin ne kadar ‘gerçek’ olduğunu yakından gözlemleme imkânım oldu. Barış için Müzik vitrinini süslemeye çalışmıyor veya boş vaatlerde bulunmuyor. Bugünün sıkıntıları ve sorunlarına cevaben çalışmalar yapıyorlar ve tespit ettikleri ihtiyacı karşılamaya yönelik hareket ediyorlar. Sağladığınız en ufak desteğin bile somut çıktılarını anında gözlemleyebiliyorsunuz.

“Çalışma hayatında edindiğim tecrübeleri sosyal fayda yaratmak için kullanmak istedim”

Geçen yıl Mayıs ayında, kurucuları arasında olduğum Pozitif ve Babylon şirketlerinden ayrıldım. Müzik sektörünün her köşesinde çalışma fırsatını bulan nadir insanlardan biri olarak çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Sektörde geçirdiğim yaklaşık 30 sene içinde edindiğim tecrübenin ne kadar değerli olduğunun bilincindeydim. Önce kendime zaman ayırmak, biraz mola vererek dinlenmek, sonra da üretmeye devam etmek, çalışmayı da seven biri olarak birikimimi, tecrübelerimi ve bağlantılarımı faydalı bir amaç için kullanmak istedim. Barış için Müzik Vakfı ile daha önce başlayan ilişkim de bu motivasyonum etrafında şekillendi.

Barış için Müzik ekibi ile bir araya geldik ve birlikte yapabileceğimiz çalışmalar ve kurabileceğimiz iş birliği üzerine etraflıca konuştuk. Ekibin bir parçası olarak onlara destek olabileceğimi ve belki zaman içinde birlikte projeler geliştirebileceğimizi belirttim. Zaten onlar da benden daha büyük şeyler beklemiyorlardı. İlk etapta haftada bir gün toplantılara katılarak vakfı daha yakından tanımak istediğimi söyledim. Sonrasında toplantılara katılarak vakfın faaliyetlerine dahil olmaya başladım ve kısa bir süre sonra da düzenli bağışçıları oldum. Bu toplantılar sayesinde hem vakfın işleyişine dair fikir sahibi oldum ve ihtiyaçlarını ve hangi konularda katkı sağlayabileceğimi daha iyi anladım, hem de vakfın gündelik işlerine enerjilerinin çoğunu harcayan kurucular Mehmet Baki ve eşi Yeliz Hanım yalnız olmadıklarını hissettiler.

“Barış için Müzik Vakfı’nın destekçi havuzunu genişletebilmek için etrafımdakileri harekete geçirmeye başladım”

Vakıf toplantılarına katılmaya başladıktan bir süre sonra da tanıdığım ve faydası dokunabileceğini düşündüğüm kişileri vakfın faaliyetlerine dahil etmeye başladım. Örneğin yıllarca bir sürü projede çalıştığım, Kenan ve Emrah’ın iletişim ajansı Muhabbet ile Barış için Müzik’in tanışmasına aracı oldum ve Muhabbet Ajans, başlatmayı düşündüğümüz bir kampanyayı ücretsiz olarak tasarlamayı kabul etti. Bu kampanya ve yapmayı planladığımız iletişim çalışmaları hakkında konuşurken hep ihtiyatlı davrandım, çünkü henüz gerçekleşmemiş planlarımızdan değil, o zamana kadar tamamlanmış somut iş ve çıktılardan bahsetmek istiyordum. Ekonomik krizin olumsuz etkilerinin iyice hissedilmeye başlamasıyla birlikte vakıf da ekonomik olarak daha fazla zorlanmaya başladı. Bu nedenle, o zamana kadar yavaş ilerleyen eylem planımızı hızlandırmamız gerekti. Durumumuzu anlatmak ve destek istemek için vakfın büyük destekçileri ile iletişime geçtik. Bu çabalarımız olumlu sonuç verdi. Örneğin İKSV, strateji ve iletişim konularında bize yol gösterdi. İnternet sitemizin kullanıcı dostu olmadığına ve düzenli bağış yapanların bağış miktarını artırmak için bir opsiyon bulunmadığına dikkat çekti. Bunun üzerine, destek toplamaya eski bağışçılardan başladık ve bağış miktarlarını artırmalarını rica ettik.

Büyük destekçilerin yanı sıra bireyleri de harekete geçirdik. İnsanlardan bir şey istemeyi ve para toplamayı hiç sevmeyen biri olmakla birlikte, Facebook’ta vakfa ve kampanyamıza dair paylaşım yapmaya başladım. Arkadaşlarımla iletişime geçerek Barış için Müzik’e destek olmalarını rica ettim ve kişilere özel hazırladığım e-postalar yolladım. Etrafımı harekete geçirmek ve onları bağış yapmaya çağırmak için yazdığım metinlerde söze doğrudan “sana ihtiyacım var” diye girdim. Barış için Müzik’i anlattım, vakfın kuruluşundan bu yana geçen 14 senede toplam 7000 çocuğa bir yıl süren eğitimler verildiğini belirttim ve çıktılarının çok somut ve etkili olduğunun özenle altını çizdim. Bugün ise vakfın ekonomik zorluklar yaşadığını ve faaliyetlerine ve etki yaratmaya devam edebilmesi için onların desteğine ihtiyacımız olduğunu söyledim ve onları vakfa davet ettim; çünkü çalışmaları yakından şahit oldukları andan itibaren o tılsıma kapılacaklarını biliyordum. Yaklaşık 10 arkadaşıma yolladığım e-postalar akabinde birkaç tanıdığım düzenli bağışçı oldu. Bir yandan da arkadaşlarımı vakfın açık provalarına davet ettim. Çünkü geldikleri zaman oradaki enerjiden çok etkileneceklerini biliyordum. Birkaçı da tabi ki önce provalara geldiler, çok heyecanlandılar ve sonrasında vakfın faaliyetlerine katkı sağlamaya başladılar.

“Vakfın işleyişine dahil olmak ve somut çıktıları gözlemlemek bana ilham verdi”

Tüm bu süreç bana, vakfın finansal sürdürülebilirliğini sağlamak ve etkili bir kaynak geliştirme stratejisi oluşturmak için vakfın faaliyetlerini insanlara doğru bir şekilde aktarmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Düzenli bağışçı havuzumuzu geliştirebildiğimizi görmenin motivasyonuyla, daha fazla sayıda kişiyi destekçi olmaları için mobilize etmeye başladık. Bu şekilde dahil olan her bir kişinin yeni bağışçılar getirmesiyle vakfın kaynaklarını daha fazla artırmayı ve çeşitlendirmeyi amaçlıyoruz. Bağışçıya ulaşma yolculuğunda, herkesin kapasitesinin en etkili şekilde kullanılabilmesi için ortak bir hedef doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini fark ettim. Bu ortak hedef aynı zamanda vakıf çalışanlarını, kurumsal ve bireysel bağışçıları, benim gibi gönüllüleri ve yeni katılacak insanları da bir arada tutuyor.

Barış için Müzik’in kişisel olarak çok önemsediğim iki konu olan çocuklar ve müzik alanlarında insanların hayatlarına dokunan somut çalışmalar yapıyor olması beni heyecanlandırıyor ve daha fazla insanın bu çalışmalara destek olmasını istediğim için etrafımı harekete geçirmeye çalışıyorum. Çocuklardan aldığım enerji ve gündelik hayatta bir araya gelme fırsatımın olmadığı ve ötekileştirilen insanlarla bir arada bulunmaktan duyduğum heyecan motivasyonumu hep yüksek tutuyor. Barış için Müzik bir proje ya da rüya satmıyor; bir diğer deyişle, geleceğe dönük cümleler kurmuyor, bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek çalışmalar yapıyorlar; büyük sözler söylemeden eylemleriyle çözümün parçası oluyorlar. Şimdiki zamana dokunan bir iş yapıyorlar ve 14 senedir yaptıkları çalışmaların sonuçları ortada. Ayrıca vakfın kurucuları çok mütevazi insanlar. Hep arka plandalar, hiç reklam yapmamış ve vakfın görünürlüğünü kendilerine yontmamışlar. Son olarak, toplumsal ayrışmayı bu kadar belirgin yaşadığımız günümüz Türkiye’sinde politik bir doktrinle hareket etmiyor, kutuplaştırıcı değil birleştirici bir rol oynuyorlar. Çok değerli bulduğum bu tutumun olumlu sonuçlarını vakfa gelen çocuklarda çok belirgin bir şekilde görebiliyorsunuz; çocukların hayatı ve hayata bakışı değişiyor. Üstelik sadece o çocukların değil, ailelerin de hayatına dolaylı yoldan dokunmuş oluyor, yani toplumsal dönüşüme giden yolda sağlam adımlar atıyorsunuz. Özetle, vakıftaki çalışmalar müziğin birleştirici gücünden hareketle yürütülüyor ve bunu gerçekten çok ilham verici buluyorum.

“STK’ları desteklemeyi sivil topluma katılmanın farklı bir yöntemi olarak görüyorum”

Greenpeace, Uluslararası Af Örgütü, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Lösemili Çocuklar Vakfı’na (LÖSEV) da bağış yapıyorum; ayrıca Açık Radyo’nun kuruluşunda rol aldım. Bahsettiğim STK’ların yayımladıkları faaliyet raporlarını almak ve pek çok insanın desteklerinin bir araya gelince yarattığı değişimi görmek beni mutlu ediyor. Özellikle Greenpeace’in yaptığı kampanyaların sonuçlarına dair yaptığı bilgilendirmeler ve yapılan çalışmaların yarattığı etkiyi görmek çok hoşuma gidiyor.

Bağışçısı olduğum tüm sivil toplum kuruluşlarıyla farklı zamanlarda tanıştım ve hepsinin yaptıkları çalışmaları ayrı ayrı çok değerli buluyorum. Hepsini desteklememin temelinde yatan sebeplerden biri ortak. İçinden geçtiğimiz bu dönemde hissettiğimiz haksızlık ve adaletsizliğe karşı maalesef sesimizi yeterince çıkartamıyoruz. Ben de bildiğimiz anlamda bir aktivist olduğumu söyleyemeyeceğim. Kendi aktivizmimi bu şekilde, sosyal değişim yaratmak için samimi bir şekilde çabalayan kişilerin ve kuruluşların yanında ve yakınında durarak, onları destekleyerek hayata geçirmeye çalışıyorum. Başka bir deyişle, günlük hayatta göz ardı edildiğini düşündüğüm konular ve sorunlar üzerine çalışan STK’ları desteklemeyi sivil topluma katılmanın ve sosyal adalet talep etmenin farklı bir yöntemi olarak görüyorum.

“Sahip olduğum şansı, içinde yaşadığım toplumla ve dünyayla paylaşmam gerektiğini düşünüyorum”

Bugün olduğum noktaya gelene kadar gerek iş hayatımda gerekse özel hayatımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Varlıklı ve bilinçli bir ailede yetiştim, düzgün okullara gidebildim, iyi eğitim alabildim, sonrasında da başarılı şirketlerin kuruluşlarında yer aldım. Profesyonel hayatımda şansım hep yaver gitti, ama bu şansı paylaşmam gerektiğini, hep almak değil, aynı zamanda da içinde yaşadığım topluma ve dünyaya geri vermem gerektiğini düşünüyorum. İşte bu nedenle STK’larla bir ilişki kurmak beni çok mutlu ediyor.

Dayanışmanın esas olduğu bir ülkede ve şehirde yaşamak istediğim için STK’ları destekliyorum. Örneğin, Babylon ve Pozitif sayesinde İstanbul’u seven ve bu şehre artı değer katan, paylaşan, yaratıcı, üretici insanlarla çalıştım. Bence bu güzel insanların birbirini desteklemesi ve güçlendirmesi gerekiyor. Hiçbir bireyin veya STK’nın yaşamak istediği dünyayı ve şehri tek başına yaratabileceğini, değişimi tek başına getirebileceğini düşünmüyorum, ama herkesin bir katkı sunabileceğine ve dayanışmanın gücüne inanıyorum.

“STK’ların uzun vadede etki yaratacak çalışmalar yapabilmeleri için finansal sürdürülebilirliklerini sağlamaları gerekiyor”

Türkiye’de sivil toplumun yaşadığı temel problemlerden birinin, gönüllülük bilincinin ve bağışçılık kültürünün yeterince gelişmemesi olduğunu düşünüyorum. Üstüne üstlük STK’ların ve STK’larla bir şekilde ilişkilenmenin şeytanlaştırıldığı bu ortamda paylaşma kültürü toplum geneline yeterince yayılamıyor. Buna ek olarak, sağlam bir içeriğe sahip, etkili projeler hak ettiği desteği bulamıyorlar. Öte yandan, bazı STK’ların aldıkları hibelerle yaptıkları gösterişli işlerin yarattığı toplumsal etkiden de şüphe duyuyorum. Ancak STK’ların içerik geliştirme ve geleceğe yönelik planlama yapmalarının gittikçe zorlaştığının da farkındayım, zira çalışmalarını gerçekleştirebilmeye ve kaynak geliştirerek ayakta kalmaya çalışırken uzun vadeli strateji geliştiremiyor, planlama yapamıyorlar. İşte bu nedenle STK’ların uzun vadede daha etkili çalışmalar yapabilmeleri için öncelikle finansal sürdürebilirliklerini sağlamaları gerektiğini düşünüyorum.