Şerafettin Erbayram

Sivil toplum, benim için ortak amaçlar doğrultusunda bir araya gelme ve değişimin yaratılabileceğine dair olumlu bir tutumla, süreklilik içinde bu amaçlar için kolektif çalışmalar üretmek anlamına geliyor. Vakıflarla tanışmamı ve sivil topluma yönelmemi İstanbul’da, 1960lı yıllarda Bayer’de çalıştığım sırada edindiğim bir farkındalığı borçluyum. Tarım ilaçları bölümünde neşriyat müdürü olarak yürüttüğüm görevlerimden biri yurtdışından gelen misafirleri ağırlamak, onlara İstanbul’u tanıtmaktı. Ama İstanbul’u kendim bile yeterince tanımıyordum. Bu eksikliğimden yola çıkarak Turizm Bakanlığı’nın açtığı turizm rehberliği kurslarına katıldım. Kursun bir bölümünde yer alan Selçuklu ve Osmanlı vakıfları ile ilgili anlatımlardan derinden etkilendim. Bu, beni konu hakkında yayınlar bulup okumaya, vakıfları yakından izlemeye ve bir sonraki aşamada onların içinde yer almaya teşvik etti.

Sonraki yıllarda aslında bağışçılık ve sivil toplum liderliğinin tohumlarının çok daha önceden atıldığını anladım. Annem bize olumlu yaklaşımı ve başkalarının haklarını gözetmenin önemini aşılamış. Almanya’da yükseköğrenim için geçirdiğim süre ise toplumsal gelişime katkıda bulunmanın kişisel bir zorunluluk olduğu, bilginin üstünlüğü ve paylaşılması gerektiği, toplumların ancak bu şekilde ileri gidebileceklerine dair fikirler içime işlemiş. 1970li yıllarda memleketim olan Bolu’ya dönüp ikinci kariyerime başladığımda, ‘Bolu’ya ve Bolululara nasıl daha faydalı olabilirim’ sorusu beni çeşitli sosyal ve ekonomik girişimlere öncülük etmeye sürükledi. Artık başka türlü davranamaz, düşünemez olmuştum.

Bolu Turizm Derneği’ne katılımım ile ilk sivil toplum deneyimim başladı. Ancak benim için asıl dönüm noktası 1986’da İzzet Amca’nın (Baysal) kendisi tarafından İzzet Baysal Vakfı mütevelli heyetine davet edildiğim an oldu. Bu, bana olgunlaşma safhası gibi geldi ve misyonumu daha iyi idrak etmemi sağladı. Bolu’ya bu kadar emeği geçmiş bir insanın benim topluma hizmetime önem vermesi bu konulara daha çok meyil etmeme neden oldu. İzzet Amca’nın ‘kefenin cebi yok, bu dünyada ne yaparsan onunla gidersin’ anlayışıyla bugün onun yolunda ilerliyoruz. İzzet Baysal Vakfı bu zamana kadar 300 trilyon TL tutarında sosyal yatırımı ve 150’ye yakın eseri ile Bolu’da sağlık ve eğitim alanlarındaki yapılaşma sorunlarını çözdü. Biz de onun bıraktığı bu mirası başarılı bir şekilde devam ettirmeye çalışıyor ve onun yaptıklarından feyz alıyoruz.

Bilgi-araştırma, yenilikçilik ve fırsatları kovalama gerek iş yaşamımda gerekse sosyal girişimlerimde benim kılavuzum olmuştur.  Bilmediğim konuları öğrenmeye, bildiklerimi paylaşmaya gayret ettim. Başkalarının potansiyel görmediği, desteklemediği, risk almak istemediği alanlara girdim. Bilgi birikimimi ve araştırmacı ruhumu ticaretin yanı sıra sosyal alana da uyguladım. Böylece iyi sonuçlar aldığımız, Bolu’yu hep bir adım ileri  götüren projeleri hayata geçirebildim.

Yönetim Kurulu’nda yer aldığım Rotary Kulübü, Bolu Kalkınma Vakfı üzerinden de Bolu’nun kalkınmasına yönelik yürüttüğümüz başka çalışmalar da var. Ancak burada şu anda en büyük tutkum haline gelen ve liderliğini üstlendiğim Bolu Bağışçılar Vakfı’ndan bahsetmek istiyorum.

2006’da, Ahmet Baysal Bey ile birlikte TÜSEV’in düzenlemiş olduğu Sosyal Yatırım Konferans’ına katıldık. Öğleye kadar kalıp Bolu’ya geri dönmeyi düşünüyorduk. Ancak dünyada gelişmekte olan bu yeni vakıf anlayışı ve farklı ülke örnekleri o kadar ilgimizi çekti ki tüm günü orada geçirip bugün ‘bağışçılar vakfı’ olarak adlandırdığımız o modeli tanımak istedik. Küçük katkıların bir araya gelerek yerel projeleri finansa etmesi fikri bizi çok heyecanlandırdı. İzzet Baysal Vakfı’nın kendi mal varlığı vardır, başkalarından bağış talep etmez, konuları bellidir, eğitim ve sağlık alanının dışına çıkmaz. Bağışçılar vakfı modeli bize İzzet Baysal Vakfı’nı tamamlamaya aday bir yapı olarak göründü. Dolayısıyla bu modeli Bolu’da hayata geçirmek için hemen harekete geçtik. Beş kişilik çekirdek bir ekip oluşturduk.  Kurucu ekibe katılacak kişileri birlikte belirleyip arkadaşlarımıza modeli anlattık, ikna olanlar ekibe dahil oldular. Herkese katılım için mektup göndermeyi ihmal etmedik, böylece kuruluş sürecinde kimseyi kasıtlı olarak dışarıda bırakmadık, katılmak isteyen herkese kapıyı açık tuttuk.

Anadolu insanın fevri tutumu birlikte hareket etmeyi engelliyor, söylenen her şey lafta kalıyor. Ancak biz bunu kırabildik. Bu modele inanmış ve Amerika’da bu tip oluşumların içinde yer almış olan Bolulu dostumuz Haldun Taşman Bey de memleketine bir hediye yapmak istedi ve bu süreci destekledi. Onun ‘siz ortaya ne koyarsanız ben de dört katını vereceğim’ demesi bizleri daha da teşvik etti ve süreci hızlandırdı.  32 kişiden oluşan kurucu ekip olarak her birimiz 5.000 dolar vererek vakıf anavarlığını oluşturduk.  Vakfın kuruluşu pek çok kesimde tepkiyle karşılandı. İzzet Baysal Vakfı varken böyle bir vakfa gerek olmadığı söylendi. Motivasyonumuzun düşmesine izin vermedik, azimle ve sakinliğimizi koruyarak yolumuza devam ettik. Bu tepkiler, eğitimi temel faaliyet alanı seçene kadar devam etti. Ne zaman Üniversite ve Bolu Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortak bir çalışmanın içine girdik ve erken çocukluk dönemi eğitim merkezi oluşturduk, o zaman halkın, medyanın ve diğer kurumların bize bakış açısı değişti, bir sahiplenme ve kabullenme oluştu. Vakıf böylece rüştünü ispat etmiş oldu.

Bilgiye verdiğim önemden dolayı bu vakıf söz konusu olduğunda da ‘her şeyi biz biliriz’ tavrı takınmadık, kişi ve kuruluşlara danışarak programlarımızı oluşturduk, danışma kurulları kurduk. Bir nevi TÜSEV’in verdiği eğitimlerden geçtik. Bunların da etkisiyle değişim teorimizi oluşturduk ve her basamakta geriye dönüp sağlamasını yaptık. Örneğin daha yaşanılır bir Bolu için eğitim seviyesinin yükseltilmesi gerektiğine düşündük. Bolulu gençlerin yüksek öğrenime katılımının arttırılması hedefine ulaşmak için buna ket vuran nedenlere baktık ve öncelikle bu sorunu çözmeye çalıştık. Bolu’da gençlerin üniversiteye giriş sınavındaki başarı oranının düşük olması her zaman Milli Eğitim Müdürlüğü ve eğitim kurumlarına eleştiri oklarının çevrilmesine neden olmuştur. Bolu İzzet Baysal Üniversitesi bir tespitle ortaya çıktı. Okul öncesi eğitime katılım oranının %5 olduğunu ve erken çocukluk eğitimi almamış bireylerin yaşamının geri kalanında başarılı olamayacaklarına dikkat çekti. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin başka yerlerine örnek olabilecek, tekrarlanabilecek, üniversitenin vizyonu ve uzmanlığı ile şekillenen, Milli Eğitim Müdürlüğü ile işbirliğinde güçlenen, bağışçılar tarafından desteklenen bir eğitim merkezi kurduk. Bu üçlü işbirliğinin içinden çıkamayacağımız, özel bir girişimin kamuya devredilmesinin verimsiz olduğu vb. uyarılar, eleştiriler aldık. Yine de yolumuza devam ettik. Çok da güzel geri dönüşler aldık. Artık yaygınlaştırmak istediğimiz model için elimizde somut ve yaşayan, başarısı kanıtlanmış bir örnek duruyor.

Burada ortaya koymaya çalıştığım birkaç şey vardı: bağışçıları ortak bir amaç için bir araya getirmek ve birlikte neler yapabileceklerini göstermek; sadece bina inşaatı yapmak değil binaların içine de, yani öğretmenlerin kapasitelerinin arttırılması, eğitimde alternatif metotların kullanılması, aile-çocuk iletişiminin geliştirilmesi vb. konulara yatırımı yapılmasını sağlamak; üniversite, kamu kuruluşu ve bağışçıların birlikte çalışabileceğini kanıtlamak. Şimdi kamu bütçesinde  erken çocukluk dönemi eğitimine daha fazla yer açılması için milletvekillerine baskı yapıyoruz, bu alandaki politikaları etkilemeye çalışıyoruz. Diğer illerdeki bağışçıları bu tip çalışmalar yapmaya yönlendiriyoruz. Böyle bir bütüncül anlayışla başlangıçta koyduğumuz hedefe yaklaşabiliriz. 10 sene içinde Bolu’da erken çocukluk dönemi eğitimi almamış çocuğun kalmamasını ve çocukların hayatlarının her alanında başarılı olarak, toplumsal bir bilinç ile yetişmelerini ümit ediyoruz.

Değişim teorimizi nasıl uyguladığımıza dair verebileceğim bir diğer örnek de tarım alanından geliyor. Vakfın vizyonu olan ‘daha yaşanılabilir bir Bolu’ için ulaşmamız gereken hedeflerden bir diğeri de Bolu’nun sürdürebilir bir şekilde kalkınmasını sağlamak. Halkın yediği ürünlerin sağlıklı olması da bağlantılı bir diğer konu. Bunun yollarından biri tarımda verimliliğin arttırılmasıdır. Tarımda verimlilik nasıl arttırılır? Toprağınızın yapısını bilmeden verimliliği arttıramazsınız. Öncelikle toprak verimlik haritası çıkartmak gerekir. Sonuçlara istinaden gübreleme pratiklerini değiştirmeli, onu bitkisel çeşitliği arttırmak takip etmeli ve daha sonra organik tarıma geçilmeli. İşte bu mantıksal döngüyü  adım adım takip ediyor ve hedeflerimize yakınlaşmaya çalışıyoruz. 50 yıldır elmacılık yapan ama kendini yenileyemediği için pazardaki değeri düşen Seben ilçemizde sulama tekniklerini değiştirerek ve adaptasyon bahçeleri kurarak bireysel bağışçıların katkısıyla uygulamaya koyduğumuz proje bu temelde ele alınabilir.

İzzet Amca’nın bir sözü vardı “Türkiye’de benim mali durumumda en az bir milyon insan var. Bu bir milyon insanın yarısı benim yaptığımın yarısı kadar hayır işi yapsa, bu memleket dünyanın en güçlü ülkesini geride bırakır”. Buna atfen ben de şöyle diyorum. “Ben tarım alanında uzmanlaşmış teknik bir adamım, benim gibi her teknik adam Bolu’da 3 köyün kalkınması için proje yapsa ve uzmanlığını kırsal kalkınma için bağışlasa, biz sürdürülebilir tarımda çığır açarız”.

Sosyal girişimlerimin başlangıcında genellikle olumsuz düşünmeyi alışkanlık haline getirmiş kişiler beni yapmak istediğim şeylerden vazgeçirmeye çalışmıştır. Eleştiri ve uyarılara rağmen bildiğim konularda geri durmadım ve bu da beni pek çok girişimin lideri yaptı. Bağışçı veya sivil toplum lideri olarak, başkalarının girmek istemediği alanlara girmeye, risk almaya, uzmanlığımızı ve bilgimizi toplumun yararına kullanmaya ve bir sonraki adımı önceden düşünerek hareket etmeye mecburuz. Pozitif yaklaşım ve sürdürülebilir değişim anlayışı bizi ileriye taşıyacaktır. Bağışçı olarak bir diğer sorumluluğumuz da yaşadığımız yerin gelişimine katkı sunmaktır. Bu, hem bizi yetiştiren topluma geri verme sorumluluğumuzun gereğidir hem de yaşadığımız yerin koşullarını, ihtiyaçları, dinamikleri aktörlerini en iyi tanıyan kişiler olarak (uzaktan kalkınma programları yürüten bir vakfa kıyasla) en fazla fark yaratabileceğimiz yeri işaret etmektedir.