Nasıl “Daha Güçlü Vakıf” Olunur?

Savaş, göç, iklim krizi, doğal kaynakların tükenmesi ve toplumsal sorunların ivme kazandırdığı “dönüşüm” Koronavirüs’ün yayılmasıyla kaçınılmaz hale geldi. Tecrit altında çalışma koşulları, önce kurum ve bireylerin teknolojik dönüşüme uyum sağlamalarını zorunlu kıldı. Salgının ekonomik ve sosyal yan etkilerinin belirginleşmesiyle dönüşüm sadece kısa vadeli bir uyum taktiği olmaktan çıktı. Bugün dönüşüm, pandeminin de dolaylı nedenleri arasında kabul edilen küresel sorunların çözümü için gerekli, uzun vadeli bir felsefe olarak ele alınıyor. Bu kavramın önemli bir bileşeninin kaynak yönetimi olduğu varsayımı, filantropik kuruluşların—özellikle hibe ve fon veren vakıfların—pandemiden çıkardıkları dersler ışığında çalışmalarını nasıl yeniden şekillendirdikleri sorusunu da beraberinde getiriyor. Bu ayın yazısında yer verdiğimiz Birleşik Krallık merkezli Association of Charitable Foundations’ın (ACF) “Daha Güçlü Vakıflar” çalışması bu soruya ilginç ve ilham veren yanıtlar sunuyor.

Yazan: Onur Sazak ve Aslı Altınışık

“Dönüşüm,” son zamanlarda yaşamın tüm alanlarında sıkça karşılaşılan bir kavram. Şüphesiz, bir yılını tamamlayan COVID-19 pandemisinin bu sözcüğün günlük kullanıma bu denli intikal etmesinde rolü büyük. İklim krizi, göç, derin yoksulluk, eşitsizlik gibi küresel salgının hem dolaylı etmenleri hem de yan etkileri olarak nitelenen olumsuzluklar, özellikle profesyonel yaşamda dönüşümü zorunlu kılıyor. Bu dönüşümün sivil topluma ve filantropi sektörüne yansıması ise kurumların misyon, strateji, yöntem ve faaliyetlerini sorgulayarak, yeniden kurgulaması şeklinde gerçekleşiyor. Türkiye’de de bu dönüşümün bazı hibe veren kuruluşlar arasında başladığı gözlemleniyor. Fon veren kurumların yukarıda sıralanan sorunların çözümlerini gözeterek yeni çalışmalarını planlayan STK’ların projelerine öncelik tanımaları, filantropik kuruluşların sivil toplumda dönüşümün öncülüğünü üstlenebileceklerini gösteriyor.

İngiltere merkezli Association of Charitable Foundations (ACF) adlı filantropi destek kuruluşu, içinde bulunduğumuz geçiş döneminde özellikle vakıfların dönüşümünü hedef alan Stronger Foundations (Daha Güçlü Vakıflar) adlı önemli bir çalışma gerçekleştirdi. ACF üyesi 100 vakıftan temsilcilerin ve 50 bağımsız uzmanın katıldığı, 42 toplantıdan oluşan bu kapsamlı çalışma, fon veren vakıfların en fazla zorluk yaşadıkları 5 alanı ve bu zorlukları aşmada kendilerine yardımcı olacak 6 prensibi belirleyerek, “Daha Güçlü Vakıflar”ın sahip olması gereken araçları sunuyor. Çalışmanın çıktıları belirli bir kitlenin hassasiyetleri ve sorun alanlarına yaklaşımı esas alınarak hazırlanmış olsa da aşağıda belirtilen ortak temalar ve kuruluşların faaliyetlerinin işlevselliğini ölçmek ve artırmak için kendilerine sunulan araçlar, dünyanın herhangi bir köşesindeki hibe veren kuruluşun dahi kolaylıkla özümseyebileceği ve kullanabileceği prensip ve yöntemleri içeriyor.

Vakıfların Beş Sorunsalı

ACF’in “Daha Güçlü Vakıflar” araştırması toplumdaki vakıf algısına dair önemli çelişkileri ortaya koyuyor. Vakıflar—özellikle büyük ve köklü kuruluşlar—bir yandan takdir edilirken bir yandan da şaibeli bulunuyor. Örnek olarak, gelişmekte olan küçük bir ülkenin gelirine denk gelen maddi kaynaklara sahip bir vakıf toplumsal faydaya katkı sunan çalışmalarıyla bir yandan övgü toplarken, finansal gücünün kendisine tanıdığı bağımsızlık, imtiyazlar ve özgürlük nedeniyle aynı zamanda eleştirilebiliyor. Bu özelliklerinden ötürü büyük vakıfların devletler tarafından rakip—ve bazı bağlamlarda—tehdit olarak algılanması şaşırtıcı değil. Keza, söz konusu finansal gücün ve insan kaynağının sağladığı geniş siyasi manevra alanı, kamuoyunun da aynı kaygıları paylaşmasıyla sonuçlanabiliyor.

Yine vakıfların mali gücüyle ilgili en çok ortaya atılan sorulardan birisi, maddi kaynaklarının ne kadarını gerçekten dert edindiği sorunların çözümü için verimli bir biçimde harcayabildiğidir. Vakfiyenin devreden ve büyüyen bir varlık olması, vakıfların aslında imtiyazlı birey veya ailelerin servetlerini vergi ve diğer kesintilere karşı korumak ve ellerinde tutabilmek için geliştirdikleri bir mekanizma olma algısının toplumun bazı kesimlerinde kabul görmesine yol açmıştır. Çoğu zaman vakıfların sahip oldukları kaynakları amacına uygun ve verimli bir biçimde sorunların çözümüne aktaramadıklarına inanılmaktadır.

Vakıfların işlevselliği ve verimliliğiyle ilgili pandemi döneminde dile getirilen bazı tavsiyeler bu kuruluşların güncelle, yerelle ve birbirleriyle olan irtibatlarını kuvvetlendirmeleri yönündedir. Hızlı karar alabilme, sorunlara zamanında müdahale edebilme, doğru ihtiyaç tespiti, yerelin gereksinimlerinin anlaşılması, en son teknolojik araçlardan yararlanabilme vakıfların hiyerarşik ve karmaşık bürokrasileri nedeniyle son dönemde yetkin sayılabilecekleri alanlar arasında değildir. Dahası, bu kuruluşların küresel ölçekteki sağlık ve çevre sorunları ile insani krizlerle mücadelede kendilerinden beklenen performansı gösterememeleri, güncel bilgi ile yenilikçi ve kapsayıcı yaklaşımlar açısından gelişime duydukları ihtiyaca da dikkat çekiyor.

Bütün bu tespitler “Daha Güçlü Vakıfların” şu beş alanda karşılaştıkları sorunları ve yetersizliklerini ortadan kaldırmış olmalarını gerektiriyor: misyon, bilgi, güç, hesap verebilirlik ve bağlantı kurabilme. ACF, daha güçlü bir vakfın misyonunun; ilkeleri, kaynakları ve hedefleriyle doğru orantılı olması gerektiğini vurguluyor. Çalışmaya katılan kuruluşların temsilcileri günümüzde özellikle vakıfların misyonlarının çok net olmadığını, değerlerle hedefler arasında bir boşluk olduğunu ve bu ilkelerin güncel gelişmeler ile ihtiyaçlarla da gerektiği kadar temas etmediğini belirtiyorlar. Bu geri bildirimler doğrultusunda bir vakfın misyonunun ulaşmak istediği hedefler açısından da ikna edici olması gerekiyor.

Benzer yetersizlikler katılımcı vakıfların misyonlarını gerçekleştirebilmeleri için sahip olmaları gereken bilgi kaynakları nezdinde de dile getiriliyor. Veri ve kanıt-temelli faaliyet icraatı; veri ve bilgilerin toplanması ve harmanlanmasında kaynak, araç ve perspektif çeşitliliği; kurum içi kapasiteden ve görüş çeşitliliğinden faydalanabilme; iş birlikleri sayesinde ortak bilgi geliştirme halen vakıfların zayıf oldukları konular olarak yüzeye çıkıyor. ACF, bu bağlamda, daha güçlü vakıfların bilgi üretiminde daha fazla açık diyalogdan, görüş çeşitliliğinden, kurum içi kapasiteden, araştırmalardan, uzmanlardan—ve hatta—iklim, çevre, toplumsal sorunlar gibi göreceli olarak yeni diye nitelenebilecek problem alanlarının yarattığı bilgi rezervlerinden yararlanarak, kendilerini geliştirebileceklerini savunuyor.

Güç ise vakıfların—en azından bazılarının—maddi kaynakları sayesinde halihazırda sahip oldukları bir vasıf olarak tanımlanıyor ACF’in “Daha Güçlü Vakıflar” çalışmasında. ACF’in kuramına göre, finansal güçleri sayesinde vakıflar bağımsız, esnek ve özgür kalabiliyorlar. Devletin ve siyasetin tahakkümüne karşı kendilerini koruyabiliyorlar. Hatta bazı sektörlere nüfuz edebiliyorlar. Kimi vakıfların şirketleri, hatta piyasaları etkiledikleri biliniyor. Büyük vakıfların nüfuzları kendi başlarına bir destek kampanyasına dönüşebiliyor. Bu vakıflarca desteklenen kuruluşlara diğer vakıflardan da ilgi ve destek gelebiliyor. Kısacası, vakıfların sahip oldukları bu gücün kullanım şekli ve becerisi daha güçlü vakıfları, sınırlı etkiye ve icraat alanına sahip muadillerinden kolayca ayırabiliyor. ACF’in çalışması, “Daha Güçlü Vakıflar”ın gücünü paylaşabilen, misyonu ve değerleriyle doğru orantılı kullanan ve en önemlisi temsil kabiliyeti yüksek ve farklılıklara sahip bir yönetim kurulu vasıtasıyla bu gücü eyleme dönüştüren kuruluşlar olduğunun altını çiziyor.

“Daha Güçlü Vakıf” olma yolunda kuruluşların karşılaştığı bir diğer engel ise hesap verebilirlik problemi. Daha önce de vurgulandığı gibi, dünya üzerinde pek az vakıf bir takım mali denetimler dışında, kamuoyunun ya da devletin incelemelerine tabi kalıyor. Birçok vakıf bazı kurumsal evraklarını, mali tablolarını şeffaflık adına kamuoyuna açsa da kararları, faaliyet tercihleri veya harcamaları için kamuoyunun onayını veya halkın desteğini alma gibi bir baskı hissetmiyor. Benzer bir mesafe, vakfın faydalanıcı STK’yla kurduğu ilişkide de göze çarpabiliyor. Diğer vakıflarla ya da desteklenen STK’larla iş birliği yaparak önceliklerini tespit etmek yerine, çoğu vakıf bu konularda bireysel hareket etmeyi tercih ediyor; kendi belirlediği kıstaslara göre vereceği katkının ve yaratacağı faydanın sınırlarını kolayca erişebileceği hedeflere göre belirleyebiliyor. Bu yaklaşım, bir yandan öteki kuruluşlarla iş birliğiyle gelişecek potansiyel etki alanını küçültürken, faydalanıcıya sağlanacak destek ve diğer imkanların miktarını da azaltabiliyor.

“Daha Güçlü Vakıflar”ın Altı Sırrı

Misyon, bilgi, güç, hesap verebilirlik ve bağlantı kurma olarak tanımlanabilecek ve vakıfların en fazla sorun yaşadığı bu temaların sorunlardan arındırılması için ACF şu altı aracı—veya ilkeyi—öneriyor: çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık; etki ve öğrenme; strateji ve yönetim; şeffaflık ve ilişki geliştirme; yatırım ve son olarak fonlama teamülleri. ACF, vakıfların bu ilkeleri kullanarak, yukarıdaki temalar altında karşılaştıkları sorunları çözebileceklerini ve “Daha Güçlü Vakıflar” seviyesine çıkabileceklerini öngörüyor. Bu altı prensip altında bulunan 42 reform kombinasyonu vakıflara bu yolculuklarında hem yol gösteriyor, hem de ilerlemelerini test etme fırsatı veriyor.

Örnek olarak çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık aracını kendisine ilke edinen bir vakıf bu aracın bazı özelliklerini uygulayarak daha çeşitli, adil ve kapsayıcı bir filantropik aktöre dönüşebilir. Bu doğrultuda, kendi teamül ve performansını inceleyebilir ve geliştirebilir; mütevelli heyeti ve yönetim kurullarında kültürel çeşitliliğe, cinsiyet eşitliğine ve farklı fikirlere açık hale gelebilir. Bu kaideleri kendi fon politikalarına yansıtabilir. Hizmet ettiği kurum ve kişilere karşı kendisini daha erişilebilir kılabilir. Kendi gücünü kullanarak çeşitliliğin, eşitliğin ve kapsayıcılığın yaşamın her alanında kabul gördüğünden emin olabilir.

Benzer bir biçimde, etki ve öğrenme aracını kullanarak, bir kuruluşun “Daha Güçlü Vakıf” olma yolunda etki ile misyon arasında orantılı bir bağ kurması mümkün olacaktır. Bu araç doğrultusunda vakıfta çalışan herkesin vakfın yaratmak istediği değişimle bir sayede bağ kurması sağlanabilir; etki yaratmak için daha yoğun bir iş birliği içinde çalışılabilir. Bu ilke altında bir diğer önemli kazanım ise bir vakfın faaliyetlerinin diğerlerini nasıl etkilediğini görmesi ve mümkünse kimseye zarar vermemesidir. Bu kapsamda, aldıkları geri bildirimleri de değerlendirebilen vakfılar “Daha Güçlü Vakıf” olma hedefine bir adım daha yaklaşmışlardır.

Güçlenme sürecine giren vakıflara bir önemli katkı da strateji ve yönetim prensibinin benimsenmesiyle sağlanabilir. Bu araç sayesinde vakıf kendi misyon, vizyon ve stratejisine diğer her paydaştan daha fazla hakim olur. İdari mekanizmalarda kültürel ve etnik çeşitliliği artırarak strateji geliştirmeye farklı açılardan yaklaşımlar geliştirir. Özellikle kaynak israfını önlemek adına mevcuttaki kaynakları en iyi kullanarak ve iyi yönetişimi destekleyerek bir vakıf halihazırdaki çalışmalarını daha kuvvetli kılabilir. Strateji ve yönetim ilkesi altında daha güçlü bir vakıf olma yolunda sağlam adımlarla ilerleyen kuruluş  bu esnada hem daha geniş ekosistemdeki rolünün farkına varır hem de zamanı daha verimli kullanabilir.

Şeffaflık ve ilişki geliştirme, “Daha Güçlü Vakıf” olma yolunda önemli bir kilometre taşıdır. Bu araç sadece vakfın operasyonlarını açık ve şeffaf yapıp yapmadığıyla yetinmez, aynı zamanda bu saydamlığı bütün faaliyet alanları altında talep eder. Ayrıca, vakıfın faaliyetlerinin şeffaflığını başka paydaşlarla ilişki kurarak ve onlara da anlatarak geliştirmeye çabalar. Bu doğrultuda dışarıdan gelen paydaşlarla sosyalleşme fırsatını da telkin eder.

Bu dört araca benzer bir biçimde, yatırım ve fonlama pratikleri yatırım hedeflerinin misyonla ve kaynaklarla uyuşmasına önem verir; bir yandan da şeffaflığı ve hesap verebilirliği kutsar. Vakfın yatırımlardan sorumlu yetkilileri soruşturmaya ve gerektiğinde hesap vermeye tabilerdir. Bu yaklaşım yatırım nezdinde araştırmayı da ön planda konumlandırır. Gerekli araştırmaları yerine getirmeden yatırım yapılmasına karşı çıkar. Yatırımın başarısında mütevelliler heyetinin ve yönetim kurulu üyelerinin her birinin kararı yönlendiricidir.

Fon teamülleri açısından da benzer çıkarımlarda bulunulabilir. Bu aracın en önemli fonksiyonu farklı fonlama çalışmalarıyla elde edilecek sonuç ve etkinin hacimlerinin iyi bilinmesidir. Bu ilkeyi benimseyen kuruluşlar yatırımlarının, fonlarının karşılığını finansal geri dönüşün de ötesinde ararlar. Zira, bu sonuç diğerlerinden çok daha kıymetlidir. Ayrıca daha güçlü vakıflar, fonlama pratiklerini sürekli inceleyerek, geliştirerek ve hatta bu kapsamda birlikte düşünerek fonlarının etkisini de artırırlar. Son olarak fonlama pratiklerinin sonuçlarını öngörebilen güçlü vakıflar, yanlış teamüllere savrularak fayda yerine zarara yol açmazlar.

Sonuç olarak ACF’in 100 üyesiyle yaptığı “Daha Güçlü Vakıflar” çalışması, vakıfların misyon, bilgi, güç, hesap verebilirlik ve bağlantı kurma alanlarında karşılaştıkları sorunların üstesinden nasıl gelebileceklerine dair tutarlı ve kolay uygulanabilir bir yol haritası sunuyor. Etkilerini ve faydalarını artırmak isteyen vakıfların yapmaları gereken, bu temalar altında karşılaştıkları sorunları çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık; etki ve öğrenme; strateji ve yönetim; şeffaflık ve ilişki geliştirme; yatırım ve fonlama pratikleri perspektifinden değerlendirerek çözmeleridir. Günümüz şartlarında Türkiye’de performanslarını değerlendirmek ve geliştirmeye açık yönlerini keşfetmek isteyen vakıf ve diğer fon sağlayan kuruluşlar da bu matrisi kullanarak belki de daha önce bilmedikleri özelliklerini fark ederek “Daha Güçlü Vakıf” olma yolunda ilk adımlarını atabilirler.