İlişki Durumu Karışık: Türkiye’de Bireysel Bağışçılar ve Sivil Toplum Kuruluşları

13 Şubat’ta tanıtılan TÜSEV’in Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019 raporu bireysel bağışçıların sivil topluma dair algı ve beklentilerine yönelik çeşitli bulgular sunuyor. Raporun bireysel bağışçı-STK ilişkisinin karmaşıklığını yansıtan çıkarımları ilginç olduğu kadar da yol gösterici. Araştırmaya göre, bir yandan bireylerin toplumsal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının etkisine olan inancı artarken, diğer yandan bu kuruluşlara duydukları güven düşük seviyede kalıyor. Bireyler, STK’ları desteklemek yerine bağışlarını doğrudan eşe, dosta, akrabaya yapmayı tercih ediyorlar. TÜSEV Değişim için Bağış Proje Koordinatörü Onur Sazak, raporun bu ikilemle ilgili bulgularını bu ayın yazısında değerlendirdi.

Yazan: Onur Sazak

Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV) sivil topluma yaptığı en önemli katkılardan biri, ilk kez 2004’te yayımlanan ve 2015 ile 2019 yıllarında toplanan yeni verilerin ışığında güncellenen Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik araştırması. Bireysel bağışçıların motivasyonlarından tercih ettikleri bağış yöntemlerine, yıllık kişi başına düşen bağış miktarından bağışçıların sivil toplum ve kamu kuruluşlarına dair algılarına kadar birçok değerli bulguyu bir araya getiren 2019 çalışmasının sonuçlarını raporun yazarları Prof. Dr Ali Çarkoğlu ve Dr. Öğr. Üyesi Selim Erdem Aytaç TÜSEV’in 13 Şubat’ta düzenlediği tanıtım toplantısında değerlendirdi.

Raporda ön plana çıkan önemli gözlemler arasında 2004 ve 2015 yıllarına oranla bireysel bağışların miktarında azalma, dini vecibelerle yapılan yardımlarda kaydedilen düşüş, akraba ve tanıdıklara aktarılan ayni bağışların küçülmesine karşın nakdi desteğin büyümesi geliyor.[1] Ayrıca ilk defa 2019 çalışmasında, araştırmaya katılanlara bağış yapma motivasyonları soruldu. Türkiye’de bireylerin bağış yapmasına dair en önemli etkenler, “kendilerinden daha zor durumda olanlara yardım etme isteği,” “kendilerini iyi hissetmeleri,” “bağış yaptığı konuya önem atfetmeleri” ve “inançlarının gerekleri” olarak sıralanabilir.[2] Elbette bu niceliksel farklılıklar, Türkiye’deki bağışçılık pratikleri ve motivasyonlarına ilişkin çıkarımların ve politika önerilerinin yapılabilmesi için önemli birer göstergedir. Fakat, en az bu dönemsel farklar kadar önemli ve görece daha sabit olan bir çıktı ise bireysel bağışçının sivil topluma dair algısı ve kendisini sivil toplumla nasıl ilişkilendirdiğidir.

Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019 raporu, bireylerin düzenli olarak sivil toplum kuruluşlarına bağış yapma tercihlerini şekillendiren çeşitli olumlu ve olumsuz algıların altını çiziyor. Olumlu tarafta, özellikle 2015 değerleriyle karşılaştırıldığında, toplumsal sorunların çözümünde STK’ların etkili olabileceğini düşünen bireylerin oranındaki artış gösterilebilir.[3] Yine, dört yıl öncesine kıyasla, bugün kamu kuruluşlarına verilen bireysel destekler azalırken, STK’lara yapılan yardımların artması da ciddi bir pozitif gösterge.[4] Bu olumlu gelişmelere rağmen, STK’ların yeteri kadar şeffaf olmadığına ve bağışların amaçlarına uygun kullanılmadığına yönelik algının yanı sıra bireysel bağışların cüzi olması nedeniyle faydalı olmayacağına yönelik görüş bireylerin STK’ları destekleme yönündeki çekincelerini pekiştiriyor.[5]

Sivil toplumun itibarına dair zayıf algı, bireysel bağışçıların sadece %12 gibi düşük bir oranının düzenli olarak kurumları desteklediği verisiyle bir anlamda örtüşüyor. Bu %12’lik dilimin kamu kurumlarına yapılan düzenli bireysel bağışları içerdiğini de göz önüne aldığımızda, STK’lara verilen desteğin mütevazi bir seviyede olduğu çıkarımına varabiliriz. Fakat, Prof. Çarkoğlu’nun 13 Şubat’taki konuşmasında da ifade ettiği gibi, bu bulgunun 15 yıldır değişmemiş olması toplumun kültürel yapısı ve yerleşik bağışçılık normlarıyla örüntülü. “İnsanlar Türkiye’de bağış yapmayı bir sosyal sorumluluk olarak görmüyor” diyen Çarkoğlu, bağışın miktarına odaklanmadan, ‘herkes yapıyor, faydalı bir şey, ben de yapmalıyım’ anlayışı yerleşmeden düzenli bağışçılık kültürünün toplumda hakim olmayacağını vurguluyor ve ekliyor: “Miktarların küçük olabileceğine, herkesin bunu yapabileceğine ve yapması gerektiğine dair fikir yerleşirse, kriz dönemlerinde özellikle büyük kurum ve kuruluşlar ile diğer paydaşların desteklerini geri çektikleri bir durum yaşanmaz.”

Rüzgâr sivil toplumdan yana esiyor

Yine de, Çarkoğlu özellikle sivil toplum paydaşlarını iyimser olmaya teşvik ediyor ve son çalışmanın bulguları ışığında “rüzgarın sivil toplumdan yana” estiğini söylüyor. Zira, rüzgârı tam anlamıyla arkalarına alabilmeleri için STK’lara da düşen sorumluluklar var. Birincisi, STK’lar “miktarı değil yararı” mesajını yaygınlaştırarak, bireysel bağışçının bu düsturu benimsemesini sağlamalılar. Bir diğer deyişle, STK’ların bireysel bağışçıların kuruluşlara düzenli destekte bulunmaları için bir taban kısıtlaması olmadığını, diledikleri miktar ve düzeyde bağış yapabileceklerini güçlü ve yaygın bir iletişim kampanyasıyla aktarmaları gerekiyor. Raporun bulgularıyla da örtüşen bu alt sınır sorunsalı, toplumun genelini etkileyen açlık, yoksulluk, barınma ve sağlık hizmetlerinde mahrumiyet gibi derin problemlerin uzun vadede çözümü için çalışan sivil toplum örgütlerinin bireysel bağışçılarca desteklenmesi önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.

İkincisi ise, yukarıda dikkat çektiğimiz soruna kıyasla aşılması daha uzun sürecek ve çaba gerektirecek bir açmaz olarak sivil toplum kuruluşlarına dair güven probleminin giderilmesi. Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019 raporuna göre, bireylerin STK’lara bağış yapmamalarının en belirgin iki nedeni olan miktarın küçüklüğü ve yardımların düzensiz olmasını bu kuruluşlara güvenilmemesi, kuruluşların kamuoyunda yeteri kadar bilinmemeleri, işleyişlerinin şeffaf olmaması ve yardımların amacına uygun kullanılmayacağına dair çekinceler izliyor.[6] Her ne kadar rapor çıktıları STK’larla ilgili bir itibar ve güven sorununa işaret ediyorsa da, aynı zamanda bundan sadece STK’ların sorumlu olmadığına dair veriler de sunuyor. Bireylerin STK’ları tanımak, faaliyetleri hakkında bilgi almak için yeteri kadar girişimde bulunmadığı çeşitli sorulara verilen yanıtlardan kolayca anlaşılıyor.

Rapordan alınan şu kesit yukarıdaki çıkarımı destekliyor: “2019 yılında görüşülen kişilerin %7’si son bir yıl içinde gönüllü katılım esasına dayalı bir kuruluşa üye olduğunu belirtirken, gönüllü çalışanların oranı %7, toplantılara katılanların oranı %6 ve aidat dışında bağışta bulunanların oranı %15 olarak ortaya çıkmaktadır. Hepsi birlikte değerlendirildiğinde bu dört faaliyetten en az birinde bulunan görüşmediklerin oranı %18 düzeyindedir.”[7]  Bu önermeleri sunarken, rapor bireylerin sivil toplum faaliyetlerine katılımı açısından en parlak yıl olan 2004’ten bu yana sivil toplumla etkileşimin azaldığını, düşük etkileşim seviyesinin 2016 ve 2019 yıllarında pek de değişmediğini vurguluyor.

Görüşmecilere niçin faaliyetlere katılmadıkları sorulduğunda ise verilen yanıtların dağılımı şu şekilde ortaya çıkıyor: Görüşülen kişilerin “dörtte birinden biraz fazlası (%27) söz konusu faaliyetlere ayıracak parası olmadığını ifade etti. İkinci neden ise bu tip faaliyetlerin şeffaf yapılmadığına dair inanç oldu (%14). Üçüncü sırayı kişilerin bu tip kuruluşlara güven duymama ile bu faaliyetleri kendisine faydalı olarak görmemesi düşüncesi paylaştı (%9). Dördüncü sırada ise bu tip faaliyetlere ilgi duymama ve bu faaliyetlere hiç katılmadığı için çekinme nedenleri yer aldı (%8).”[8]

Aytaç ve Çarkoğlu, finansal yetersizlikten kaynaklanan ilgisizliğin ekonomik koşullarla ilintili olduğunu ve bu durumun değiştirilmesinde sivil toplumun çok fazla rolünün olmayacağını kabul ederken, kamuoyunun önemli bir kesiminin sivil topluma ilgi duymadığı, yararına ve etkinliğine inanmadığı için faaliyetlerine katılmamasını düşündürücü bulduklarını söylüyorlar. Dahası, 2016 ve 2019 verileri karşılaştırıldığında, “ekonomi ve ilgisizlik nedenlerinden ötürü katılmayanlarda azalma gözlemlenirken, şeffaflık, güven ve kişisel fayda nedenleri yükselişe geçmiştir.”

Bireysel bağışçının küresel güven problemi

Şüphesiz bu gözlemler STK’ların bireysel bağışçıların desteğini çekebilmek için çetin bir sürecin başında olduğuna işaret ediyor. Yine de bu durumun Türkiye’ye özgü olmadığına dikkat çekmekte yarar var. Türkiye’den farklı olarak bireysel desteklerin filantropik kuruluşların en önemli gelir kaynağı olduğu Batılı ülkelerde bile, bireylerin bu tarz oluşumlara yaptıkları bağışlarda önemli bir azalma olduğu kaydediliyor.

The Giving Institute adlı Amerikalı filantropi altyapı kuruluşunun 2019’da yayımladığı ve 2018’e ait bağış verilerinin değerlendirildiği Giving USA 2019 raporu, Amerika Birleşik Devletleri’nde bireysel bağışların %3.4 azaldığını belirtiyor.[9] Bireysel bağışların genelindeki azalma, sekiz yıllık ardışık bir büyümeden sonra kamuoyu ve toplumun faydasını gözeten kuruluşlara yapılan desteklerdeki düşüşle de eşleşiyor. Aynı şekilde rapor, Amerika’da inanç temelli yapılan yardım ve bağışların seviyesinde de altı yılı aşkın bir süreden sonra ilk defa 2018 yılında bir azalma kaydedildiğine vurgu yapıyor. Bu, aynı zamanda Türkiye’deki resimle de örtüşen bir saptama.[10] Bireylerin azalan bağışlarına karşılık kurumsal bağışlarda artış gözlemleniyor. Raporun bulgularına göre, vakıfların destekleri, enflasyona göre revize edilmiş olarak %4.7 yükselerek 75.9 milyar dolara ulaşmış. Sonuç olarak, stratejik bağışçılık ve filantropik faaliyetler açısından göreceli olarak daha köklü ve yapısal kültüre sahip olan ABD’de de dahi bireysel bağışçılar ile kurumlar arasına son yıllarda bir mesafe girdiği söylenebilir.

Just Giving: Why Philanthropy Is Failing Democracy and How It Can Do Better adlı kitabında Rob Reich, bireysel bağışçıların filantropi kuruluşlarıyla ilişkilerinde son zamanlarda gözlenen erozyonu—Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019 raporunda da ortaya çıkan—katılımcılık ve yardımların amaçlarına uygun kullanılmadığına dair artan çekince ve eleştirilerle bağdaştırıyor. Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de kurumlar üzerinden düzenli bağış yapanların öncelikli hassasiyetleri, kuruluşun “aldığı bağışları amacına uygun kullanacağına dair verdiği güven;” “üzerinde çalıştığı konuya duyulan yakınlık” ve “hesaplarının şeffaf ve herkesin anlayabileceği şekilde olması” sıralamasıyla ifadelendiriliyor.[11] Reich, bireysel bağışçının bu iki alandaki huzursuzluğunu, demokratik katılım ve kaynakların adaletli dağılımı problemleri olarak tanımlıyor.[12] Reich, açlık, yoksulluk, sağlık hizmetlerinden faydalanamama, sosyal hizmetlerin yetmemesi gibi sorunları kaldırmak için yola çıkan filantropi kuruluşlarının, artık bu sorunların kökünün kazınması için mücadele etmediğini; topladığı kaynakları faydalanıcıya — yani yoksul ve sosyal hizmetlerden yararlanamayan kesime — yeniden dağıtmak yerine uzun zamandır işbirliği halinde olduğu kilise, özel araştırma hastaneleri, işlemeyen eğitim platformlarına kurumsal hibe olarak aktardığını belirtiyor.[13] Reich’in eleştirisini şu şekilde yorumlamak mümkün: özellikle düşük gelirli bağışçılar, bir gün kendilerinin de ihtiyaç duyabilecekleri hizmetlerin sağlanması ya da kendilerini etkileyebilecek sorunların tamamen ortadan kaldırılması için kurum ve kuruluşlara yaptıkları bağışların amacına uygun kullanımıyla ilgili hem söz sahibi olamıyorlar, hem de toplanan bu kaynaklar hak sahibine etkili ve faydalı bir biçimde ulaştırılmıyor.

Peki ne yapmalı?

Türkiye özelinde çözüm önerileri geliştirmek ve uygulamak için uygun bir zemin hala var. Bu bağlamda hem sivil topluma hem de bireysel bağışçılara düşen önemli görevler bulunuyor. Öncelikle, STK’ların iletişim kampanyalarını güçlendirerek “miktarı değil yararı” mesajını yaymaları ve küçük de olsa her katkının sivil toplum için değerli olduğu bilincini bağışçılar arasında yerleştirmeleri gerekiyor. İkincisi, güven sorunun alt kırımları olan “bilinirlik, kaynakların amacına uygun kullanımı, şeffaflık” konularında yöneltilen eleştirileri yanıtlamak açısından STK’ların bağışçılarını—kendi işleyişleriyle ve belli uzmanlıklar ışığında geliştirilen yönetimsel ilkelerle çatışmayacak şekilde—faaliyetlerinin çeşitli süreçlerine nasıl entegre edeceklerine dair stratejiler geliştirmesi faydalı olabilir. Bu minvalde, sivil toplum kuruluşlarının konvansiyonel raporlama yöntemlerinin ötesine geçerek, bağışlarla gerçekleşen değişimin hikayesini anlatacak yeni araç ve modellere başvurması değerlendirilebilir. Ayrıca, bağışçıların sadece nakdi katkılar üzerinden kurumla ilişkilenmesi yerine, destekledikleri STK’nın dert edindiği sorunun ortadan kaldırılmasına yönelik başlattığı çalışma ve uygulamalarda gönüllülük yaparak bizzat katılmaları sağlanabilir.

Son olarak, raporun sonuçları Türkiye’de bağışların henüz geleneksel yöntemler kullanılarak yapıldığına dikkat çekse de, bu yöntemlerin çoğalan STK’lar ve azalan kaynaklar göz önünde bulundurulduğunda artık sürdürülebilir olmadığı da anlaşılıyor. Sosyal medya siteleri, mikro bloglar, Twitch, Yuvarla, Givin gibi uygulamaları içeren en son teknolojilerin nasıl kullanılabileceği; metropoller ile daha küçük nüfusa ve mütevazi imkanlara sahip bölgeleri ayrı ayrı kapsamına alan iletişim kampanyaları ve stratejilerin nasıl kurgulanabileceği gibi soruların yanıtı için STK’ların ortak akıl oluşturacakları iş birliği platformları üzerinden birbirleriyle kenetlenmelerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. TÜSEV olarak önümüzdeki dönemde iş birliğine yönelik bu oluşumların yaratılmasına daha fazla odaklanacağız. Sivil alanın her geçen gün daha da daraldığı ve ekonomik çalkantıların arttığı bu iklimde sivil toplum, gitmek istediği yöne esen rüzgârı bir an önce arkasına alarak bireysel bağışçılarla birlikte yaşamak istediğimiz toplumun güvenli limanlarına doğru seyrine başlamalı.

[1]S. Erdem Aytaç ve Ali Çarkoğlu, “Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019” (İstanbul: Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, 2020) 13-17.

[2] Aytaç, Çarkoğlu, 62.

[3] Aytaç, Çarkoğlu, 23.

[4] Aytaç, Çarkoğlu, 30.

[5] Aytaç Çarkoğlu, 34-35.

[6] S. Erdem Aytaç ve Ali Çarkoğlu, “Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik 2019” (İstanbul: Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, 2020) 34-36.

[7] Aytaç, Çarkoğlu, 46.

[8] Aytaç, Çarkoğlu, 47.

[9]Giving USA 2019: Americans gave $427.71 billion to charity in 2018 amid complex year for charitable giving,” 18 Haziran 2019, https://givingusa.org/author/jeano .  

[10] Türkiye’de dini vecibelerle yapılan yardımlar 2015 yılından buyana düşüyor. Bkz. Aytaç, Çarkoğlu, 43.

[11] Aytaç, Çarkoğlu,54-55.

[12] Rob Reich, Just Giving: Why Philanthropy Is Failing Democracy and How It Can Do Better (New Jersey: Princeton University Press, 2018) 65-103.

[13] Reich, 85 -91.