TÜSEV’in hibe veren kuruluşlar arasında bilgi akışı ve deneyim paylaşımının artması, hibe programlarının gelişimi için kapasite geliştirme ve hibe programlarının etkinliği üzerine dünyadan iyi örneklerin ve eğilimlerin paylaşımı amaçlarıyla hayata geçirdiği Hibe Veren Kuruluşlar Çalışma Grubu, Indiana Üniversitesi Lilly Family School of Philanthropy Öğretim Üyesi Dr. Catherine Herrold’ın konuşmacı olarak katıldığı yuvarlak masa toplantısında bir araya geldi. Filistin, Mısır ve Tunus gibi Ortadoğu ülkelerinde sivil toplum dinamikleri üzerine uzmanlaşan ve bu alanda çok sayıda bilimsel yayını bulunan Herrold, hibe veren kuruluşların daralan sivil alanda üstlenebilecekleri rolleri, sorumluluklarını, karşılaştıkları zorlukları, STK’larla ilişkilerini ve hibe vermenin gelecekte evirilebileceği noktalara dair görüşlerini paylaştı. Ayın yazısında, Herrold’ın vurguladığı noktalar ışığında hibe vermenin ve hibe veren kuruluşların güncel durumunu inceledik.
Yazan: Onur Sazak ve Aslı Altınışık
Küresel ölçekteki ekonomik belirsizlik ve siyasi istikrarsızlık, sivil toplum kuruluşlarının (STK) karşı karşıya kaldığı zorlukları artırıyor. STK’ların faaliyetlerini sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları kaynakların kısıtlılığı ve kimi coğrafyalarda karşılaştıkları yönetimsel ve toplumsal baskılar, bugün “daralan sivil alan” diye tanımladığımız fenomeni doğuruyor. Daralan sivil alanda STK’lar hayatta kalabilmek için bir yandan sınırlı maddi kaynaklara erişmeye çalışırken, diğer yandan faaliyet alanlarını kamunun ve özel sektörün ekseri müdahalelerine karşı korumak için mücadele veriyorlar.
Hibe veren kuruluşlar, bu zorlu şartlarda STK’ların en önemli destekçisi olabilirler. Vakıf, dernek, bağışçılar vakfı, uluslararası örgüt veya kalkınma ajansı gibi birçok farklı yapılanma altında faaliyet gösteren hibe veren kuruluşlar, özellikle toplumsal değişimin yaşandığı bölgelerde STK’lara destek olarak, değişime önderlik yapabilecekleri tarihi bir yol ayrımındalar.
Hibe veren kuruluşların STK’ları ve toplumsal değişimi desteklemedeki rolü
Özellikle daralan sivil alan bağlamında değerlendirildiğinde, hibe veren kuruluşların STK’ları desteklemedeki rolü farklı seviyelerde olabiliyor. Kimi hibe sağlayan kuruluşlar alternatif sivil toplum hareketlerinin itici gücü olurken, diğerleri sivil toplum kuruluşlarının vizyonlarına ve faaliyetlerine önemli bir katkı sağlayamıyor. Bu fark hibe veren kuruluşların vizyon ve misyonundan kaynaklandığı gibi, ülkelerdeki politik ve bürokratik bağlamdan da kaynaklanabiliyor.
Indiana Üniversitesi Lilly Family School of Philanthropy Öğretim Üyesi Dr. Catherine Herrold göre, hibe veren kuruluşların faaliyetleri değerlendirilirken yanıtlanması gereken en önemli sorulardan biri; sivil alanda manevra alanının azaldığı, yasal ve mali yükümlülüklerin arttığı ve örgütlenme hakkının ihlallere her zamankinden daha açık olduğu bir dönemde, STK’ları faaliyetlerini yürütmeye teşvik etme konusunda izlenecek en akılcı yol nedir?
Bu sorunun yanıtı bölgelere göre değişiyor. Örnek olarak, STK’ların toplumsal değişime önderlik yapmalarını kolaylaştıracak mali ve yasal altyapının olmadığı Tunus ve Mısır—ve hatta Filistin—gibi ülkelerde hibe veren kuruluşların rol ve sorumlulukları Batı’daki muadillerine göre farklılıklar içeriyor. Hükümet yaptırımları, bürokratik engeller ve STK’ların iş birliğine açık olmamaları gibi nedenler, toplumsal değişimin dümenine fiili olarak hibe veren kuruluşları geçirebiliyor. Devlet imkanlarına ve özel sektör kaynaklarına erişimin kısıtlı olduğu bu ülkelerde, STK’lar hibe veren kuruluşlara yöneliyor. Fakat hibe veren kuruluşlardan destek almak sanıldığı kadar kolay değil.
Ortadoğu’dan çok farklı olarak, ABD’de büyük sivil toplum kuruluşları ile sivil toplumun büyük ölçüde özdeşleştirildiğini söylüyor Herrold. ABD gibi Batılı ülkelerdeki kurumsal kültür, hibe veren kuruluşlar ve STK’lar arasındaki ilişkiyi daha farklı şekillendiriyor. Bu anlamda enformel oluşum ve hareketler, bir kurumdan hibe aldıklarında hibe veren kuruluşun talep ettiği raporlama, şeffaflık ve benzer şartları yerine getirmek adına ister istemez bir bürokratik örgütlenmeye gidiyor ve profesyonel bir kimliğe bürünüyorlar. Hibe veren kuruluşların talepleri ışığında, kuruluş aşamalarına kıyasla daha bürokratik bir yapıya bürünen toplumsal hareketler tabanla iletişimini zaman içinde yitiriyorlar. Bu şartlarda, “hibe veren kuruluşlar, aktivistlerin toplum temelindeki meşruiyetini zedelemeden enformel hareketlere nasıl destek olabilir?” sorusunun cevabının aranması gerektiğini söylüyor Herrold. Bir diğer deyişle, hibe veren kuruluşların; toplumsal değişim yaratmak isteyen oluşumlardan taleplerini yeniden gözden geçirmesi ve bu hareketlerin dokusuna zarar vermeden onları desteklemeye devam etmek için yeni yöntemler geliştirmesi gerekiyor.
Daralan sivil alanda hibe veren kuruluşlar, dış destekler, yerel STK’lar ve hükümetler
Herrold, hibe veren kuruluşun toplumdaki algısının özellikle Ortadoğu bağlamında sorun yaratabildiğine bilimsel çalışmalarında yer veriyor.[1] Mısır’daki ayaklanmalar sırasında Mübarek yönetimiyle iş birliği yapan ya da bağlı oldukları işletmelerin kamu iştiraklerine zarar gelmemesi için pasif kalmayı seçen hibe veren kuruluşlar buna örnek verilebilir.[2] Bu kuruluşlar STK’ların gözünde itibarlarını yitirmiş ve toplumsal değişime önderlik yapma vasıflarını kaybetmişler.[3] Öte yandan, Herrold Mısır’daki vakıfların kaynaklarının azlığını, zengin aile şirketlerinin vakıflarının Mübarek rejimiyle iş birliği yapmak zorunda kaldıklarını, kalan hibe veren kuruluşların ise baskın tarzındaki denetimlerle yıldırıldığının altını çiziyor.
Herrold, bir yandan benzer toplumlarda faaliyet gösteren STK’lar için uluslararası hibe veren kuruluşların daha cazip hale geldiğine dikkat çekerken diğer yandan da bu kaynaklardan faydalanmak isteyen STK’ları bekleyen bazı risklerin de altını çiziyor. Mısır örneğinin de gösterdiği gibi, hibe veren yabancı kuruluşlar hem devlet hem de toplum ölçeğinde olumsuz algılanıyorlar; kimi zaman egemen devletin iç işlerine müdahale etmekle ve istikrarı bozmaya teşebbüs etmekle suçlanıyorlar. Nitekim bu kaynaklara başvuran STK’lar da amaçları dışında faaliyet göstermekle itham ediliyor. Herrold, yukarıda değinilen ülkelerde hükümetlerin, özellikle insan hakları gibi ihtilaflı alanlarda faaliyet gösteren STK’ların Batı-merkezli hibelere erişimini kısıtlamak için ağır bürokratik yöntemlere başvurarak hibenin yasal onay sürecini uzattığını belirtiyor.
Bu uygulamalara maruz kalan STK’ların temsilcileri, kamuoyunda kuruluşlarıyla ilgili yaratılan algıdan rahatsız olmalarına rağmen ne çalışmalarını ne de kendilerini yabancı hibe kaynaklarına başvurmak zorunda bırakan şartları halka iyi anlatabildiklerini düşünüyorlar. Herrold, özellikle diaspora bağışçılığıyla faaliyetlerine kaynak sağlayan kuruluşların kendileriyle ilgili böyle bir algının yaratılmasının ciddi sorunlar doğurduğunu ifade ediyor.
Etki ölçme: Batılı hibe veren kuruluşlar ve yerel STK’lar arasındaki uçurum
Herrold, Batılı hibe veren kuruluşlar ile Küresel Güney’deki yerel STK’lar arasındaki ilişkileri değerlendirirken, en sık gözlemlediği sorunlardan birinin iki tarafın amaç ve yöntemlerindeki uyuşmazlıklar olduğunu belirtiyor. Batı’daki hibe veren kuruluşların hibe koşullarını oluştururken faydalanıcının iyiliği ve amaçlarından çok kendi hedeflerini gözetmeye devam ettiğini belirten Herrold; bu yaklaşımın, kurumsal STK’lara oranla çok daha etkili faaliyetler yapan taban hareketlerini (grassroots movements) önemli maddi kaynaklardan mahrum ettiğini düşünüyor. Herrold, taban hareketlerinin Batılı hibe kuruluşlarının kaynaklarına erişebilmek için kurumsallaşırken, bu kurumsallaşmanın yan etkisine maruz kalarak etkililiklerini yitirdiğini aktarıyor.
Herrold, Batılı hibe kuruluşlarının bu öznel ve çıkar-odaklı yaklaşımlarını dengeleyebilmek adına bazı oluşumların ortaya çıktığını söylüyor. Bu bağlamda Center for Effective Philanthropy (CEP-Etkili Filantropi Merkezi), çeşitli hibe veren kuruluşlarla birlikte çalışarak, bu vakıfların desteklediği STK’lar tarafından değerlendirilebilmesi için bir model hazırlamış. Bu modelde, hibe veren kuruluş mutabık kaldığı değerlendirme kıstasları üzerinden faydalanıcın değerlendirmesine tabi tutuluyor. Anonim işleyen süreçte hibe veren kuruluşun faydalanıcı açısından saygınlığı, performansı ve güçlendirmesi gereken yönleri belirleniyor ve anket sonunda hibe veren kuruluşla paylaşılıyor.
Herrold, CEP’nin bu çalışmayı ortak fayda gözeterek maddi kaygıları olmadan yaptığını kaydederken, özel sektörde bunu kâr amaçlı bir uygulamaya dönüştürmüş şirketlerin varlığından da söz ediyor. Amerikalı uzman, her iki modelde de bazı sorunların bulunduğuna dikkat çekiyor. Örneğin değerlendirme kıstasları hala hibe veren kuruluşlarının önceliklerine göre oluşturuluyor. Fakat, faydalanıcının amaçları ve yerel hassasiyetler bu sürece dahil edilmedikçe, ne hibe veren kuruluşun performansını ölçmek ne de verilen hibenin etkisine dair tutarlı bir bilgiye sahip olmak mümkün oluyor.
Tünelin ucundaki ışık: Yeni nesil bağışçılar vakıfları
Herrold’a göre hibe veren kuruluşların yöntemlerinin sorgulanması, bir yandan da hibe verme konusunda yaratıcı çözümler üretmek için iyi bir eşik oluşturuyor. Bağışçılar vakfı (community foundation)[4] modeli de bu çözümler arasında yer alıyor.
Yerel toplulukların gücüne değer veren ve kalkınmanın ancak yerel topluluklar tarafından yürütüldüğü takdirde etkili ve sürdürülebilir olduğuna inanan Global Fund for Community Foundations (GFCF) ve vakfın #Shiftthepower hareketi akla ilk gelen bağışçılar vakfı örneklerinden. Dünyanın çeşitli yerlerinde yerel bağışçılığı güçlendirmek üzere küçük hibeler dağıtmak ve teknik destek sağlamaktan bireysel bağışçılarla çalışmaya kadar çeşitli faaliyetler yürüten GFCF, bağışçılar vakıflarının yerel finansal kaynakları bir araya getirmenin çok daha ötesinde oluşumlar olduğunu hatırlatıyor. Desteklediği birey ve oluşumlardan beklentilerini bürokratik değil pratik düzeyde tutuyor ve bu şekilde aktörlerin yereldeki meşruiyetlerine zarar vermiyor.
Bağışçılar vakıflarının temelinde, yerel düzeyde işleyen karar alma mekanizmaları yer alıyor ve bu tip vakıflar faaliyet gösterdikleri kısıtlayıcı şartlar altında çok yaratıcı çözümler üretebiliyorlar. Filistin’deki Rawa Fund bunun iyi bir örneği. Yerel toplulukların kolektif bir şekilde verdikleri kararların dinamik, adaletli, birbirine güvenen ve dirençli topluluklar oluşturacağı ve kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlayacağı düşüncesiyle oluşturulan Rawa Fund, Filistin’de yaşayanların Filistin’de yaşayanlar için alternatif çözümlerini destekleyen bir fon. Farklı uluslararası ve bölgesel donörlerden yaratılan finansal kaynakları kullanan ve henüz pilot aşamasında olan fon programı kapsamında, yerel komiteler destekleyecekleri taban hareketini seçiyorlar; ayrıca bu kuruluşların ne Rawa Fund’a sayfalarca rapor yazmaları gerekiyor, ne de resmi olarak kayıtlı olmaları. Yerelde organik bir şekilde oluşan, toplumdaki herkesin söz sahibi olduğu ve kurumsal fonların bürokratik yükümlülüklerinden muaf bu modelin başarılı olup olmayacağını zamanın göstereceğini söylüyor Herrold.
Rawa Fund’dan çok daha eski olan ve Arap Vakıflar Forumu’nun da üyesi olan A. M. Qattan Foundation (AMQF) ise bağışçılar vakfının özelliklerinin hepsine sahip olmasa da yerele sağladığı kapsamlı mali ve teknik destekle bu alanda adına sıkça rastlanan bir kuruluş. 1993’te Birleşik Krallık’ta kurulan ve Filistin’de de bir merkezi bulunan vakıf, kültür ve eğitim alanlarında faaliyet gösteren birey ve küçük-orta ölçekli kuruluşları destekliyor. Rawa Fund’a göre daha geleneksel bir yapısı olan AMQF, İsveç Uluslararası Kalkınma İş Birliği Ajansı (SIDA) gibi uluslararası kuruluşlardan aldığı kaynakları; küçük, kurumsallaşmamış ve fon kaynaklarına erişim kapasitesi kısıtlı olan yerel oluşum ve örgütlere yeniden dağıtılıyor. Herrold, AMQF’in fon sağladığı oluşumların ağırlıklı olarak küçük ve yerel olduğuna dikkat çekiyor ve bu eğilimi “STK’ların geleceğinin taban hareketlerinde olduğunun göstergesi” olarak yorumluyor. Gerek Rawa Fund gerekse AMQF çağın sorunlarına dinamik ve yaratıcı bir şekilde çözüm üreten modeller sunsalar da, bu kuruluşlar ve benzeri enformel oluşumların hesap verebilir olma adına daha fazla çaba sarf etmeleri gerekiyor.
Hibe veren kuruluşlara öneriler
Hibe veren kuruluşlar ve sivil alana dair değerlendirmelerde bulunan Herrold, alanda faaliyet gösteren aktörlere bazı tavsiyelerde bulunuyor. Herrold, vakıfların hibe verdikleri program alanlarından bazılarının kaldırılmasını veya değiştirilmesini tavsiye ediyor. Eğitim, kültür, toplumsal cinsiyet gibi kategorilerin arkaik kaldığını belirten Amerikalı akademisyen, bu alanların günümüzün hibrit gerçekliğine yanıt vermediğini söylüyor. Hibe programlarının alan bazlı genel üst başlıklar üzerinden tanımlanmasındansa; özgürlük, adalet ve eşitlik gibi değerler bazında tahsis edilmesinin ve faaliyetlerin kültür ve sanat uygulamaları üzerinden yapılmasının çok daha etkili olacağı görüşünde.
Herrold’ın Türkiye’deki ve bölgedeki hibe veren kuruluşlar için bir diğer önerisi iş birlikleri kurmak ve yenilikçi oluşumları desteklemek. Hibe veren kuruluşlar arasında iş birliğinin tahmin edildiği kadar kolay olmadığı uyarısında bulunan Herrold, özellikle büyük kuruluşlar söz konusu olduğunda kurumsal önceliklerin birlikte çalışmaya karşı bariyer oluşturabildiğini belirtiyor. Ayrıca, iş birliklerinin organik bir şekilde oluşması büyük önem arz ediyor. Bu anlamda ancak paydaşların birlikte çalışarak geliştirdiği ortaklıklar sürdürülebilirliklerini koruyabiliyor.
Son olarak, STK’ların bürokratik yükümlülükleri azaldıkça faaliyet yürütme kapasitelerinin arttığını hatırlatan Herrold, hibe veren kuruluşların yönergelerini gözden geçirmeleri ve sadeleştirmeleri gerektiğini ifade ediyor. Bu doğrultuda, hazırlaması zaman alan aylık raporlardan yıllık raporlama gibi daha geniş zamanı kapsayan yöntemlere geçmenin, hibe alan kuruluşun önünde verimli bir şekilde değerlendirebileceği bir zaman yarattığına dikkat çekiyor.
[1] Catherine E. Herrold, “A Conceptual of Foundations’ Leadership Capacity in Times of Change: Lesson from Egypt,” Nonprofit and Voluntary Sector Quarterly 47, 2 (Nisan 2018): 286-303.
[2] A.g.e.
[3] A.g.e.
[4] TÜSEV’in kullandığı bağışçılar vakfı tanımı şu şekildedir: Sınırları belli bir bölgede, yurttaşların refahını arttırmak, güncel ve uzun vadeli ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla birçok bağışçıdan fon toplayan; bunları kaynak havuzunda bileştirerek ana varlık oluşturan; kâr amacı gütmeyen kuruluşların inisiyatifl erini hibe tahsisi yoluyla destekleyen; bağışçılara özel hizmetler sunan ve yerel liderlik faaliyetleri yürüten kuruluşlar.
Kaynak: Barry Knight, Yerel Bağışçılığın Önemi, Aga Khan Vakfı ve Mott Vakfı: 2012.



