Geleceğe Ne Kadar Hazırız; COVID-19 Krizinden Daha Güçlü Çıkabilir Miyiz?

Bu makalenin orijinali 28 Nisan 2020 tarihinde Alliance Magazine’de yayımlanmıştır. Yazının orijinaline bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Sivil toplum COVID-19 için hazırlıklı değildi. Sivil toplumu destekleyen daha güçlü bir ortamın varlığını güvence altına almak için gereken değişimleri incelemeyi hedefleyen bir makaleler serisinin ilki olan bu yazıda, Benjamin Bellegy (WINGS), Chris Worman (TechSoup) ve Lysa John (CIVICUS) sivil toplum ve sivil toplumun filantropik ve teknik altyapısı için gereken yatırımları ele alırken, mevcut krizden daha akıllı ve güçlü bir şekilde çıkabilmek ve gelecek krizlere hazırlıklı olabilmek için yapmamız gerekenleri değerlendiriyorlar.

Lysa John

Yalnızca birkaç ay önce, 2019 yılını ‘İnsan Gücünün Yılı’ olarak kutlarken, otokratik rejimlere karşı dünya genelinde bir kitle ayaklanmasının mümkün olduğunu düşünmüş olmak çok ironik geliyor. İnsan hakları savunucularının korumak için savaştıkları temel özgürlüklerin tek bir hamlede ortadan kaldırıldığını tecrübe ettik. Ve yine de, sivil toplum tüm dünyada salgına karşılık vermede yeni yollar buldu. Dünyanın her bir yanında kuruluşlar ihtiyaç sahiplerine yiyecek, sağlık hizmeti ve diğer temel hizmetler sundular. Yıllardır görmediğimiz bir seviyede bilgi paylaşımında bulundular, analizler yaptılar ve hesap verebilirliği güçlendirmek ve etkili politika çıktılarını takip etmek için atılması gereken adımları koordine ettiler.

Bunlarla birlikte, pandemi bizi bir sektör olarak çalışma şeklimizdeki bazı belirgin bozukluklarla mücadele etmeye zorluyor. Pandeminin sonucu olarak rahatsızlık verici derecede görünür hale gelen bozukluklardan biri, destek sistemlerimizdeki aşırı kırılganlık. CIVICUS Monitor, pandemiyi kontrol altına almak için alınan önlemlerin temelinde yatan endişe verici eğilimlere işaret ediyor; örneğin bilgiye erişimde meşru olmayan kısıtlamalar, önemli bilgileri yaygınlaştırdıkları için aktivistlerin tutuklanması, insan hakları savunucuları ve medya kuruluşlarının baskı altına alınması, mahremiyet hakkının ihlalleri ve kapsamlı acil durum yetkileri gibi.

600’den fazla kuruluş tarafından desteklenen ve dünya liderlerine yönelik yapılan bir açıklama, hükümetlerin pandemiyi sivil alanı kısıtlamak için bir bahane olarak kullanmalarını engellemek amacıyla birlikte hareket etme ihtiyacının aciliyetini vurguluyor. Olağanüstü hâlin resmi olarak ilan edildiği durumlarda bile, yaşama hakkının ve işkence ve aşağılayıcı muameleden muaf olma gibi temel hakların korunması gerekiyor. Bunlara, küresel düzeyde kapsamlı bir iyileştirme girişiminin tasarlanması ve uygulanması için sistematik bir çabanın eşlik etmesi gerekiyor.

Özellikle sivil toplum açısından bakıldığında, Küresel Güney’deki kuruluşlara yapılan doğrudan yatırımlarda bir artış görmemiz gerekiyor. Uluslararası topluluğun yereldeki kuruluşlara yatırımları artırma taahhüdünde bulunmalarından dört yıl sonra, bu kuruluşlara ulaşan resmi kalkınma yardımlarının (official development assistance-ODA) aynı seviyede (yüzde birden az) kaldığı görülüyor. Dolayısıyla, pandemi gibi karmaşık bir krize yanıt vermede bağışçılar vakıfları en iyi konumda bulunmalarına rağmen, müdahalelerini sürdürebilmeleri için gereken altyapı acınacak derecede yetersiz kalıyor.

Pandeminin ilanından kısa bir süre sonra 200’e yakın sivil toplum kuruluşu, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün COVID-19 politika çerçevesiyle uyumlu bir şekilde geliştirilen bir ‘Sosyal Güvenlik Protokolü’nü imzaladı. Bu listede yalnızca bir tane büyük uluslararası kuruluşun bulunması son derece rahatsız edici. Büyük ve küresel STK’lar daha cesur olmalı ve hükümetlerden ve şirketlerden talep ettiğimiz sosyal güvenlik önlemlerini benimsemeliler. Bu gerçekleşmediği sürece, ön saflardaki (çoğu kadın olan) sivil toplum çalışanları maliyet düşürücü önlemlerden kaynaklanan iş ve gelir kayıplarından orantısız bir şekilde etkilenecekler.

Altı yıl önce bir grup lider, sivil topluma açık bir mektup göndererek esas hesap verebilirliğimizin ‘küreselleşme ve eşitsizliğin sonucunda kaybeden tarafta yer alan herkese, ve feci bir geleceği miras alacak olan kuşağa karşı’ olmasını sağlamamız için bizi teşvik ettiler ve cesaretlendirdiler. Bu salgından çıkarken, sivil toplumdaki erişim eşitsizliğini düzeltmenin artık görmezden gelemeyeceğimiz bir sorun olduğunu kabul etmeliyiz.

Benjamin Bellegy

Topluluklara ulaşmada ve hükümetlerin sağla(ya)mayacağı hizmetler sunmada sivil toplumun kritik bir rolü bulunuyor. Üçüncü sektör, belki de her şeyden önce, toplumlarımız için hala bir vizyon ve yeni modeller üretebilen tek sektör olabilir. COVID-19 krizi karşısındaki gönüllü seferberliği muhteşemdi. Bireysellik, tüketim ve ihtiyaç duyulan hizmetlerin ötesinde modası geçmiş bir ilerleme fikri üzerine kurulu bir medeniyete dair temel sorularla karşı karşıya olduğumuz bir zamanda sivil toplum, yeniden düşünmemiz gereken bir gelecek için umut, vizyon ve somut tecrübeler sunabilir.

Filantropik yanıtların da etkileyici olduğunu söylemek gerekir. Örneğin Brezilya’da bağışlar neredeyse 700 milyon doları buldu. Çin’de, Yishan’ın takip ettiği verilere göre 4 milyar doların üzerinde bağış yapıldı. Bu iki ülkede de insanlar toplumsal konularla ilgilenmesi için devlete güvenme eğilimindeler. Vakıfların kısıtlamasız finansman sağlayarak, ihtiyaçları dinleyerek, mevcut kaynaklarını daha fazla harcayarak ve uzun vadeli düşünerek paydaşlarını desteklemelerini teşvik eden çağrılar ve taahhütler gözlemledik.

Fakat bu olumlu değerlendirmenin iki olumsuz tarafı bulunduğunu düşünüyorum: Birincisi, bağışçılığı destekleyen yeterli bir destek sistemi olsaydı çok daha fazlası yapılabilirdi. Hindistan gibi ülkelerde sivil toplum ve filantropi, hükümet politikalarına eklemlenmeye çalışıyorlar, çünkü seslerini duyurabilecekleri bir altyapı bulunmuyor. Bu durumun bir sonucu olarak da özel filantropi destekleri, içinde bulundukları topluluklarının onlara en çok ihtiyaç duyduğu zamanda ciddi bir finansman eksikliğiyle karşı karşıya olan taban örgütleri yerine, şeffaf olmayan hükümet fonlarına gidiyor.

İkincisi, verdiğimiz yanıttan ötürü kendi kendimizi tebrik etmek yerine, COVID-19 sonrasında inşa etmek istediğimiz toplum ve bu vizyona ulaşmak için gereken sektöre dair daha radikal bir şekilde düşünmemiz gerekiyor. Sistem değişikliğine dahil olan, politika savunuculuğunu benimseyen, finansal ve finansal olmayan varlıkların gücünden faydalanan bir filantropi sektörüne ihtiyacımız var. Güven ve şeffaflık inşa edebilen, elverişli politikaları savunan ve diğer sektörlerle köprüler kurabilen güçlü bir destek ekosistemi sayesinde filantropik yanıt yalnızca finansal olarak değil, aynı zamanda da etkileri açısından da artacaktır.

Bu da gerçek etkinin, ancak ilişkilenmeler ve iş birlikleri aracılığıyla kolektif olarak yaratılabileceğinin fon verenler tarafından anlşılmasını gerektirir. Bu düşünce biçimi yerine oturduğunda, güçlü ve ortak bir altyapıya ve daha fazla yatırıma duyulan ihtiyaca dair sivil toplumun hem arz hem de talep tarafında daha fazla kafa yorulduğunu görebiliriz.

Fon verenlerin bu yönde düşündüğünü gittikçe daha sık görüyoruz. WINGS küresel ağı, bu konu hakkında farkındalık yaratma amacıyla yürütülen #LiftUpPhilanthropy kampanyasının bir parçası. Yakında yayımlanacak olan araştırmamız, destek ekosistemini haritalandırmak ve ekosistemi güçlendiren fon verenleri ve paydaşları dahil etmek için bir metodoloji sunuyor. Ayrıca altyapının dayanıklılığını çeşitlilikten ve ara bağlantılardan alan düzgün bir ekosistem haline gelebilmesi için, destek kuruluşlarının da kendilerini yeniden yaratarak, bir iş birliği paradigması ve düşünce alanı oluşturmak kaydıyla oynamaları gereken bir rolleri bulunuyor.

Bu kriz bir dönüm noktası olabilir. Kriz, filantropik aktörlerin karşılıklı dayanışmalarına ve güçlü bir altyapıya olan ihtiyacı açıkça ortaya koydu. Veriye, savunuculuk yapabilecekleri bir sese ve istediğimiz toplumu yeniden inşa etmedeki rolleri hakkında düşünebilmeleri için kolektif bir alana ihtiyaç olduğunu gösterdi. Belki de çelişkili bir şekilde, krizin bize dayattığı mesafe, birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu ve bireysel hareket etmektense bir sektör olarak başarabileceklerimizin çok daha fazla olduğunu yeniden teyit edecektir.

Chris Worman

Kurumsal olsun veya olmasın, kar amacı gütsün veya gütmesin, en geniş anlamıyla insanın insana yardım etmesi diye tanımladığımız sivil toplum övgüye değer bir biçimde ve yapabileceği en iyi şekilde faaliyet gösteriyor.

Aynı zamanda, daha kurumsallaşmış sivil toplumun bir şeyler için çabaladığı ortada. Birçok STK’nın yok olacağına dair ciddi tahminler var. Kendimize karşı dürüst olursak bunlar şaşırtıcı değil. Bazıları ortadan kaybolacak ve bilgi birikimleri ve sahip oldukları topluluk düzeyindeki güven kaybolacağı için üzülüyorum. Öte yandan, tabandan gelen toplumsal eylem takdire şayan bir şekilde yanıt veriyor gibi. Çoğu toplum temelli kuruluş başarılı gözüküyor. Yok olanların yerini başkaları alacak ve bu krizden daha toplum temelli bir sivil toplum liderleri neslinin çıktığını görebiliriz.

Diğer taraftan, çoğu kurumsallaşmış STK’nın kriz ve krizle ilgili sorunlar karşısındaki tepkisinin, onlara daha fazla destek olmadığı için filantropiye odaklandıkları görülüyor. Elbette bazı filantropik aktörler daha fazlasını yapabilirdi, ancak tüm STK’ların tüm masraflarını karşılayacak filantropi hiçbir zaman olmadı, olmayacak da. Vakıf ve devlet yardımları, sivil toplumun toplam ekonomik değerinin yüzde birinden daha azını oluşturuyor. Lysa, Benjamin ve diğerlerinin de belirttiği üzere krize yanıt oluşturmak demek, çoğu kişinin sivil toplum olarak adlandırmayı sevdiği ama aslında filantropi ve hükümet destekli STK’ları kastettikleri sistemin zayıflıklarına işaret etmek anlamına geliyor. Bu sistemin çöküşü ve barındırdığı güç çekişmeleri ile kurumsal ve altyapısal uyumsuzluklar mükemmel bir şekilde sergileniyor.

Hepimiz topluluklarımıza yardım etmek için çalışıyorken, ihtiyacımız olan altyapı hakkında konuşmalı ve onu inşa etmeye başlamalıyız; böylece sivil toplum -resmi olsun ya da olmasın- insanlığın gelecekteki krizlere hazırlanmasına ve iyileşmesine yardımcı olabilir. Eğer bunu yapabilirsek, yalnızca bir yanıt vermekten fazlasını yapmış ve büyümüş oluruz.

COVID-19 -diğer şeylerin yanı sıra- emsalsiz bir biçimde dijital bir kriz. Sosyal mesafe, imkânı olan herkesi evden çalışmaya ve uzaktan hizmetleri kullanmaya zorladı. Bu geçişi yapabilenler, artan gözetlenme ve veri güvensizliği riski altında. Dijital açıdan olgunlaşmış bir sivil toplum muazzam bir kavram gibi görünse de (ve öyle olsa da), gerçekleştirilemez değil. TechSoup gibi kuruluşlar dünya çapında dijital araçlar, eğitimler ve hizmetler sağlıyor. Ortaklık kurabileceğimiz daha pek çok kuruluş var. Dijital politika üzerine çalışan, sektörle birlikte yeni araçlar ve altyapı türleri oluşturan başkaları da var. Candid gibi kuruluşlar ise bizim yarattığımız veriyi anlamlandırmak için çalışıyor.

Örneğin dünyadaki milyonlarca sağlık çalışanı, COVID-19 ortaya çıktığında WorkerConnect gibi bildirim ve raporlama özelliklerinin bulunduğu araçlara sahip olsalardı, sağlık hizmeti sağlayıcıları, diğerlerinin öğrendiklerine dayanarak neye bakmaları ve nasıl hazırlanmaları gerektiğini bilebilirlerdi. Semptomları gördüklerinde veya spesifik ihtiyaçları olduğunda, bunları kriz müdahale koordinatörlerine (gerekirse anonim olarak) belirtebilirlerdi. Medya daha doğru bilgilere sahip olabilirdi. Hükümetler, yayılma, durum ve ihtiyaçlar hakkında topluluk düzeyinde verilere sahip olabilirdi. Siz ve aileniz daha güvende olurdunuz.

Bu durumdan hayal edilemeyecek kadar uzak değiliz. Bize verilecek olandan ziyade ihtiyacımız olan dijital altyapıyı inşa etmek, uygun finansal modeller ve destekle eşleştirilmiş bir ortak politika, beceri ve öğrenme kapasiteleri hakkında net bir vizyon gerektirir. Kimin hangi sorunları çözmede en iyi olduğunu belirlememiz ve onlara ihtiyaç duydukları desteği almaları için savunuculuk yapmamız gerekir.

Bir keresinde bireysel filantropi ve doğal afetlerin kesişimini araştıran bir sosyologla tanışmıştım. Afet sırasında ve afetten kısa bir süre sonra insanların, tam olarak ifade edemedikleri nedenlerden dolayı en diğerkam hallerini sergilediklerini söylemişti. Araştırması şuna işaret ediyordu: insanların değişen davranışlarını fark etmelerini sağlayabilirseniz, bu davranışları isimlendirmelerini, onlara değer biçmelerini ve önceki durumlarıyla kıyaslamalarını sağlayabilirsiniz. Eğer gerçekten öyleyse, bu bizim değişme anımız. Kriz, muhtemelen zaten uyguluyor olmamız gereken davranışlara bir ışık tuttu. Eski karşısında yeniyi konuşmaz ve kıyaslamadığımız takdirde farkı değerlendiremeyeceğiz ve işlerin eski haline geri döneceğiz. Farkı tespit etmeli, gerekli konuşmaları yapmalı ve yeni normlar oluşturmalıyız.

Çevresel, ekonomik, siyasi ve demografik eğilimler birbirlerine yaklaştıkça, giderek daha zorlu krizlerle karşı karşıya kalacağız ve en savunmasız kişilere alan ve ses sağlamak için en bütüncül anlamıyla sivil topluma ihtiyacımız olacak. Bu kriz bize nelerin eksik olduğunu ve inşa etmemiz gereken şeyi gösterdi.

Sonsöz

Ya COVID-19 için hazır olsaydık? Ya yanıt oluşturmak için gereken altyapıya sahip olsaydık? Ortaklık, iş birliği ve büyüme olasılıkları bulunuyor.

Hem sivil toplumu hem de fon sağlayıcıları, sivil toplum ve filantropi için destek ekosistemini ileriye dönük temel bir mesele olarak görmeye çağırıyoruz; hepimizin olumlu yönde etkileyebileceği ve hepimizin bireysel ve kolektif potansiyelini en iyi şekilde kullanmamız gereken bir mesele.

Modeller bulunuyor (Unlocking Philanthropy’s Potential; What makes a strong ecosystem of support to philanthropy?) ve altyapı kuruluşlarının büyük bir fark yarattığına dair deliller var (Promoting an enabling environment for philanthropy and civil society). Ne yapılması gerektiğini biliyoruz ve bunu yapabiliriz. Yapmalıyız. Amacımız ne olursa olsun, bu toplumsal görevimizde merkezi bir yere sahip.

Düzenleyen: Andrew Milner, Alliance dergisi yardımcı editörü