Filantropi ve COVID-19 Sonrasında Sivil Toplum – Geleceğe Dair Önemli Sorular

Şüphesiz sivil toplum ve filantropi COVID-19’un sosyal ve ekonomik etkilerinin en çok hissedildiği sektörlerin arasında yer alıyor. Salgına karşı alınan önlemler fiziksel alanda yaşamsal faaliyetler gerçekleştiren sivil toplum kuruluşlarının (STK) çalışmalarını sekteye uğratırken, pandeminin tetiklediği ekonomik darboğaz filantropiye ciddi bir kaynak sorunu olarak yansıyor. Virüsün yayılma hızı, direnci ve tedavisinin henüz olmayışı gibi faktörler yaşamın farklı alanlarından yükselen “artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” ve “dönüşüm” söylemlerini meşrulaştırıyor. Peki, “Olağan akışın bozulduğu bu dönem, toplumun ve ekonominin işleyişlerinde kökten değişikliklere mi yol açacak? Yoksa pandemi biter bitmez her şey eskisi gibi mi olacak?” Charities Aid Foundation’ın (CAF) Politikalar Direktörü Rhodri Davies, bu sorulara Philanthropy and Civil Society after COVID-19 –  Key questions for the future başlıklı yazısında cevap arıyor. Davies’in salgın sonrasında filantropinin ve sivil toplumun karşılaşabileceği engelleri, fırsatları, iş birliği olanaklarını ve yeni oluşumlara dair soruları gündeme getirdiği yazısını Türkçeye çevirdik.

Yazan: Rhodri Davies

COVID-19’un kısa vadede yaşamlarımızda çok büyük etkileri oldu. Salgının uzun vadedeki sonuçları ise henüz netlik kazanmış değil. Olağan akışın bozulduğu bu dönem, toplumun ve ekonominin işleyişlerinde kökten değişikliklere mi yol açacak? Yoksa pandemi biter bitmez her şey eskisi gibi mi olacak?

Sivil toplumda çalışan çoğu kişinin odağı, son derece meşru nedenlerden ötürü, eşine az rastlanan bu zorluk karşısında kurumlarının ayakta kalabilmeleri için ne gerekiyorsa yapılması. Buna rağmen, eğer elimizden geliyorsa arada başımızı kaldırıp ileriye bakacak zamanı yaratmamız da en az bunun kadar önemli. Hiçbirimiz geleceğin ne getireceğini bilemesek de bazı önemli soruları ve olası senaryoları tahayyül etmeye başlayabiliriz. Böylece, istediğimiz geleceği garanti altına almak için bugün yapılması gerekenler üzerinde çalışabiliriz; ya da en azından, kısa vadeli sorunların çözümleri için alınan tedbirlerin bizi yanlış bir yöne sürüklememesi için gayret gösterebiliriz.

Bu anlamda, gerek şu andaki kriz ekseninde gerekse tarihte filantropi ve sivil toplum üzerinde etkileri olan diğer krizler bağlamında başkalarıyla da konuşurken ve uzun vadeli düşünürken aklıma gelen bazı anahtar soruları paylaşmak isterim. Liste biraz uzun olabilir, fakat CAF’te önümüzdeki haftalar ve aylarda yapacağımız çalışmalar esnasında bu sorulardan çoğunun üzerinde çalışıyor ve fikirlerimizi geliştiriyor olacağız.

Sorular:

  • Filantropinin rolü ve itibarı
  • Yeni örgütsel oluşumlar, yeni güç
  • Sivil toplum ve teknoloji
  • Filantropinin icrası
  • Filantropinin geniş toplumsal etkileri
  • Sırada ne var?

Filantropinin Rolü ve İtibarı

  1. Devletin olanaklarına karşılık filantropinin sağladığı imkanlar bakımından kamuoyunun beklentilerinde bir değişim görecek miyiz?

Epidemi, açlık ve savaş gibi krizler filantropinin ve devletin görev ile sorumlulukları hakkındaki görüşleri etkiler. Çoğu zaman bu felaketler filantropinin ya da toplumun genelinin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik gönüllülük temelli eylemlerin yetersizliklerini ortaya çıkartırlar ve bir şekilde devletin müdahalesinin gerekliliğini gündeme taşırlar (detaylarını HistPhil’de yakınlarda yayımlanan bir makalemde paylaştım). Bu krizlere cevaben gerçekleştirilen eylemler hükümetin rolüyle ilgili ideolojik sınırlara tabi olabilir. Örnek olarak, Fakir Yasaları’nın zoraki güçlendirildiği 17. yüzyıldan 19. yüzyıla, hatta Birinci Dünya Savaşı’na kadar veba veya benzeri hastalıkların ortaya çıkışına tanık olmalarına rağmen, savaşlar ve İspanyol Gribi tarafından aciz bırakılan gönüllü hastaneler sisteminin yeniden yapılandırılması için [yönetimlere yapılan] çağrılar dikkate alınmamıştır. Kimi zaman ise daha radikal eylemlerin sonuç vereceği şartlar sağlanmış olabilir; örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşik Krallık’ta Sosyal Devletin ve Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin oluşturulması gibi…

Bugünkü pandemi koşullarında ise sarkacın hangi yöne savrulacağını kestirmek zor. Krizin tabiatı bir yandan devlet müdahalesinin önemini hatırlatırken, diğer taraftan da dünyanın her köşesinde hükümetlerin yanıtlarıgerek kapsayıcılık gerekse hız bakımından yetersiz kalmakla eleştirildi. Sağlık çalışanlarını ve ön saflarda mücadele eden diğer çalışanları destekleme konusunda ise kamuoyundan son derece cömert katkılarıngeldiğine tanık olduk. Fakat aynı zamanda, bu alanların bu düzeyde bağış çekmiş olması sağlık hizmetlerinin uzun vadede çok ciddi bir kaynak ve fon sorunuyla karşı karşıya olduğunu gösterdi. Öte yandan, birçok filantropi fonu, bağışçı ve şirket bu dönemde çabalarını artırdı ve gerektiğinde esnek, ilgili ve hızlı olabileceğini kanıtladı. Bu davranışları bu aktörleri COVID-19’la mücadelede ön sıralara taşıdı.

Bu durumda toplum olarak, devlet ile filantropi arasında görmeyi arzu ettiğimiz dengeyle ilgili hangi çıkarımları yapabiliriz?

  1. Dayanışma ile bağışçılık gelenekleri arasında yeni bir denge kurulacak mı?

Birleşik Krallık’ın gönüllülük sektörünün tarihi kendine has (ve zaman zaman birbiriyle uyuşmayan) geleneklere sahiptir. Bunlardan en çok öne çıkanı, hayır[1] ile filantropi gelenekleri arasındaki ayrım ve dayanışma ile kendi kendine yetme arasındaki farklardır (zira, bu kavramlar çoğunlukla birbirlerinin alanlarına nüfuz eder ve birbirlerinden kolayca ayırt edilemezler). En genel anlamıyla tanımlayacak olursak, birincisi diğerkamlığın bir çeşididir ve kişinin şahsını etkilemeyen sorunların çözümlerini amaçlar. İkincisi ise, benzer sosyoekonomik statüye sahip olanların, veya ortak bir kimlik etrafında oluşan topluluklara ait bireylerin, birbirlerine destek olmalarıyla ilişkilidir.

Dayanışma – kendi kendine yetme geleneği 19. yüzyılda son derece canlıydı (muhtemelen en az bağışçılık – filantropi geleneği kadar canlıydı), fakat 20. yüzyılın başlarında devlet müdahalesinin ortaya çıkmasıyla birlikte zayıflamaya başladı. Buna rağmen, 1948 yılında yayımladığı Voluntary Action (Gönüllü Hareket) adlı kitabında William Beveridge’in de iddia ettiği gibi dayanışma, Sosyal Devletin yanında yerini bulduğu sürece, gönüllülük sektörünün önemli bir etmeni olacaktı. Beveridge bu konuda biraz iyimser davranmış olabilir; çünkü topyekûn ortadan kalkmış olmasalar da dayanışma platformları, kooperatifler ve benzer modeller kamu sektörünün alanı doldurmasıyla kendilerini ya saha dışında ya da kamu kurumları tarafından istimlak edilmiş buldular.

Pandemiyle mücadelenin ilk aşamasında yeni dayanışma/yardımlaşma ağlarının ortaya çıktığı gözlemlendi. Dahası, Giving Thought podcast’ine katılan bir konuğun da söylediği gibi, bugün karşı karşıya kaldığımız pandemi hafızalarımızda taze olan herhangi bir krizden çok daha fazla, fakat bir o kadar da asimetrik bir biçimde, bizleri etkiliyor. Bu durum, kaynak geliştirmeyi de bir o kadar incelikli ve komplike hale getiriyor, çünkü krizden etkilenmeyen kişilerden etkilenenlere destek olmasını talep etmek çok meşru görülmeyebilir. Sadece “ver” demek yerine “destekleyerek bizim bir parçamız ol” mesajının ön plana çıkarılması gerekir. Buradaki ilginç soru ise, sosyal hareketin geleceği açısından bakıldığında bu yaklaşımın dayanışma, iş birliği ve kolektif harekete doğru daha geniş bir ivme doğurup doğurmayacağıdır.

  1. Filantro-yerellik mi yoksa filantro-küresellik mi?

Bir diğer soru ise, COVID-19 krizinin insanların filantropiye bakışlarını nasıl etkileyeceğiyle ilgili; insanlar filantropiye daha küresel bir mercekten mi yoksa daha yerel bir açıdan mı bakacaklar? Her iki tarafa da meyleden kuvvetlerin olduğunu göz önünde bulundurursak bu, yanıtlaması epey güç bir soru. Bir yönüyle, pandemi küresel ölçekte nükseden bir sorun; ve anlıyoruz ki, gelecekte bu ölçekte sorunlarla mücadeleye daha iyi hazırlanmak istiyorsak, küresel seviyede çok daha fazla koordinasyona ihtiyacımız olacak. Öte yandan, insanlar [pandeminin] etkilerini çok daha yerel bir ölçekte hissediyorlar. Seyahat sınırlamaları ve sosyal mesafe uygulamaları bizleri yakın çevremize daha fazla odaklanmaya zorluyor. Bu gelişmeler, yerel, ulusal ve uluslararası amaçlar için yaptığımız bağışları dengeleme konusundaki tutumumuzun uzun vadede değiştirecek mi?

  1. Filantropinin itibarı artacak mı yoksa azalacak mı?

Son birkaç yıldır filantropinin biraz sendelediğini söyleyebiliriz. Filantropinin eşitsizlikle olan ilişkisine, demokrasiyi yıpratmasına ve bağışlarla gelen çetrefilli etik ve ahlaki sorunlara dikkat çeken sesler son zamanlarda daha çok işitiliyor. Bu durumda şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Halihazırdaki kriz, bu kaygıları ve eleştirileri derinleştirecek mi yoksa zayıflatacak mı?

Yukarıda da altı çizildiği gibi, COVID-19’la mücadele çabalarını desteklemek ve kriz döneminde sivil toplumun genel ihtiyaçlarını karşılamak için harekete geçen birçok yüksek profilli filantropist ve fon sahibi örneği var. Bu aktörler, hükümetlerin destek ve eylemlerinin yeterli olmadığı zamanlarda üzerlerine düşeni yapmaktadırlar. Öte yandan, kimi muhalif sesler, filantropik girişimlerin pandemiye yol açan temel ve yapısal sorunları ortadan kaldırılması için gereken değişimi desteklemektense, semptomların giderilmesine odaklandığı eleştirisini yöneltiyorlar.

Belki yangına körükle gitmek olacak, ama filantropinin COVID-19 komplo teorilerinin odağında yer alması da durumu kolaylaştırmıyor. Bunları eksantrik ve marjinal görüşler olarak geçiştirmek mümkün ve kolay olsa da benzer yaklaşımların yavaş yavaş ana akıma sızmaya başladığını görmek endişe verici. İngiliz akademisyenlerin Bill Gates’e yönelik komplo teorilerini desteklediklerini ve yaydıklarını gösteren rapor buna bir örnek olarak verilebilir. Bu durum, filantropiye dair halihazırda şüphelerin olduğunu göstermekle birlikte gelecekte güvensizliğin artabileceğini de işaret etmektedir. Bugün yaşananlar sonlandığında bu konuyla ilgili kamuoyunun nerede duracağını tahmin etmek ise şu anda mümkün değil.

Yeni Örgütsel Oluşumlar, Yeni Güç

  1. Ademi merkeziyetçi ve ağlardan oluşan örgütlenme biçimleri sivil toplum için bir fırsat mı yoksa tehdit mi?

Birçok geleneksel hayır kurumu ve sivil toplum kuruluşunun pandemiye karşı geliştirilen yerel ve ulusal önlemlerin önemli birer parçası olmasına rağmen, bu dönemde ortaya çıkan ve göreceli olarak daha ademi merkeziyetçi, hiyerarşik olmayan ve ağlardan oluşan yeni modeller var. Bu modellerin önemli boyutta destek ve dikkat çektiğini görüyoruz (örnek olarak COVID Mutual Aid UK verilebilir). Bu, yeni bir fenomen değil; tam tersine, son birkaç yılda sosyal değişim hareketlerinden en bilinenlerin bu modeli kendilerine uyarladıklarını görüyoruz (örnek olarak, Extinction Rebellion, The Movement for Black Lives, #MeToo). Yine de, acaba şu an yüzleşmekte olduğumuz kriz bu yaklaşımların daha kalıcı hale gelmeye başladığının bir göstergesi olabilir mi? Eğer öyleyse bu, geleneksel sivil toplum kuruluşları ve fon kaynakları açısından nasıl bir anlam ifade etmektedir? Rekabetin habercisi midir, yoksa bazı şeyleri yeniden tahayyül etmemiz için bir fırsat mıdır? (Teknolojiden ivme alan sivil toplumda ademi merkeziyetçilik ve potansiyel sınırları üzerine yazdığım ve geçen yıl düzenlenen ARNOVA konferansında sunduğum makaleye bu link üzerinden ulaşabilirsiniz.)

  1. Pandemiye karşı geliştirilen yanıtlar, katılıma dair yerine getirilmeyen talepleri mi ortaya çıkartıyor?

Bir önceki soruyla ilintili bir başka soru ise ağlar üzerinden çalışmalarını sürdüren sosyal hareketlerin niçin başarılı oldukları. Bunun bir nedeni, insanların bu ağların sonuç elde etmedeki başarılarına olan inançları olabilir mi? Veya çalışmalarını yürütürken izledikleri katılımcı ve paydaşlarının bir amacı desteklerken daha aktif rol almasını mümkün kılan yöntemlerin başarılarının bir kıstası olduğunu söyleyebilir miyiz? Bazı hayır kurumları ise destekçileriyle olan ilişkilerinin daha pasif hale gelmesine göz yumma hatasını yapmış olabilirler mi? Bu kurumlar, destekçilerinin kendilerinden çok fazla bir şey beklenmemesini istediklerini varsayma hatasına düşerek, destekçilerine aidiyet, anlam ve ilişkilenme seçeneği sunan bu yeni oluşumlara karşı kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor olabilirler mi?

Tabii ki birçok hayır kurumu gönüllülük üzerinden destekçilerine katılım fırsatı sunuyor. Fakat, bu angajman biçimleri biraz resmi ve yapılandırılmış kalmıyor mu? Paydaşlar Facebook üzerinden yerel bir dayanışma oluşumunun örgütlediği ve anında katkı verip geri bildirim alabildikleri bir oluşumu daha samimi ve çekici buluyor olabilirler mi? Eğer (Timms ve Heimans’ın yeni kitapları New Power’da önerdikleri gibi) insanlarda pasif birer tüketici ya da bağışçıdan ziyade aktif birer katılımcı olmaya yönelik büyüyen bir ihtiyaç varsa, bu, geleneksel hayır kurumları ve sivil toplum kuruluşları için ne anlama geliyor?

Sivil Toplum ve Teknoloji

  1. Şu anda içinde bulunduğumuz zorunlu dijitalleşme dönemi sivil toplum kuruluşlarını teknolojinin sunduğu fırsat ve zorluklarla daha fazla angaje olmaya teşvik edecek mi?

Seyahat kısıtlamaları ve sosyal mesafe önlemlerinin sonucu olarak birçok kuruluş uzaktan çalışma, iletişim ve hizmetlerin yenilikçi bir biçimde sürdürülebilmesi için dijital araçlara başvurmak zorunda kaldı. Zorunluluk bu bağlamda bütün yeniliklerin ebeveyni oldu diyebiliriz. Fakat yanıtını merak ettiğimiz asıl ilginç soru, gözlemlemiş olduğumuz bu zorunlu dijital dönüşümün uzun vadede ne kadar sürdürülebilir olacağı. Bu zorunlu dönüşümün, sivil toplumun işlevi ve çalışma şekliyle ilgili yeni normlar yaratmasına mı tanık olacağız? Örnek olarak, uzaktan çalışma daha olağan bir yöntem haline gelerek daha farklı coğrafyalara dağılmış bağışçılık sektörü işgücünü mü ortaya çıkartacak? Benzer bir şekilde, bugüne kadar sadece yüz yüze yapılması mümkün olan hizmetlerin bugün sanal ortama taşınmış olması kriz bittiğinde de sanal olarak sürdürülebileceğinin teminatı mı? Yoksa krizin bitmesiyle eski yöntemlerimize geri mi döneceğiz?

Daha geniş bir açıdan soracak olursak teknolojik çözümlerin COVID-19’la mücadelede oynadıkları role dair büyük farkındalığımız, daha fazla sivil toplum kuruluşunu dijital araç ve platformlar gibi teknolojinin nimetleriyle daha yakından ilgilenmelerini, bu bağlamda ortaya çıkan fırsat ve zorlukları daha yakından tanımlarını mümkün kılabilir mi?

Olumlu tarafından bakmak gerekirse, özellikle veri toplama ve kullanma alanlarında birçok yaratıcı yaklaşımın olduğunu biliyoruz ve bu örneklerin “iyilik için teknoloji”nin gücünü nasıl ortaya çıkardığını görüyoruz. Fakat olumsuz yönden yaklaşacak olursak, bazı teknolojik çözüm önerilerinin gelecekte potansiyel sorunlara yol açacağını da anlayabiliyoruz (örneğin, Ulusal Sağlık Hizmetleri ile Palantir, Amazon ve Google gibi teknoloji şirketleri arasında kurulan yeni veri paylaşma iş birlikleri).

“Dijital Sivil Toplum” olarak nitelenebilecek bazı örgütler dışında şu ana kadar pek az sayıda sivil toplum kuruluşunun ve filantropik aktörün dijital gelişim sorunlarına eğildiğini gözlemledik (başka mecralardaki çalışmalarımda üzerinde durduğum gibi World Economic Forum için kaleme aldığım makalede de bu sorundan söz ediyorum). Belki de bu krizin en olumlu sonuçlarından biri daha çok kuruluşun bu problemleri güncel ve acil olarak değerlendirmeye başlamaları olacak.

  1. Kitlesel fonların ve direkt bağış modellerinin artması yeni ilişkilenme fırsatlar mı doğuracak, yoksa yeni ön yargılar mı yaratacak?

Yukarıda değindiğimiz ademi merkeziyetçi modellerin yanı sıra, arabuluculuğun olmadığı, bağışçılarla faydalanıcıları bağlantıya geçiren daha direkt bazı yöntemlerinin ortaya çıktığına tanık oluyoruz. GiveDirectly gibi küresel kuzeydeki bağışçıların nakit transferlerini direkt olarak küresel güneydeki faydalanıcılara ulaştıran platformlar bugünlerde aynı hizmeti Amerika Birleşik Devletleri’nde de sağlıyorlar. Aynı zamanda, sağlık hizmetlerinin karşılanmasından kişisel koruma ekipmanlarının tedarikine kadar birçok alanda bireysel kitlesel fonlama kampanyaları yürütülüyor.

Bütün bunlar hayır kurumları ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar açısından nasıl bir anlam ifade ediyor? Halihazırdaki çalışmaları için bu yeni araçlar aracılığıyla kaynak yaratabilirler mi, bağışçı ile amacı birleştirebilirler mi? Yoksa hayır kurumları bu yeni düzende ekarte edilmesi gereken bir arabulucu gibi mi algılanacak? Kolaylaştırıcıların ve üçüncü parti arabulucuların olmadığı bu modellerin bilmemiz gereken birtakım zorlukları olabilir mi? Örneğin toplanan bağışların faydalanıcılarının nasıl belirleneceği gibi (bu soruyu CAF için kaleme aldığımız “Networking Opportunities: Rediscovering Decentralisation in Philanthropy and Civil Society?” makalemizde değerlendiriyoruz).Filantropinin İcrası

  1. Yaşamsal ihtiyaçların karşılanması için oluşturulan kısa vadeli girişimler filantropinin rasyonalizasyonu için uzun vadeli beklentilere dönüşebilir mi?

Bağış tabiatı itibarıyla rasyonel olarak dağıtılan ve azami etkiye sahip bir kaynak değildir. Mikro ölçekte bütün bağışlar bireylerin gönüllü tercihleriyle gerçekleşmektedir. Makro ölçekte ise bunun tezahürü, filantropi ekosisteminin ve fonladığı kuruluşların da eşit seviyede geniş ve çeşitli olmasıdır. Normal zamanlarda hayır sektörünün içinde bulunduğu dağınık durum (ki bu Kendall ve Knapp’in bu alanı “geniş ve saçaklı canavar” diye betimlemesine yol açmıştır) alana kazandırdığı çoğulculuğun hak edilmiş bedelidir. Fakat, önceliklerin daha dar bir şekilde tanımlandığı kriz ortamlarında karar alıcıların (ve hatta bağışçılık sektörü içindeki bazı kimselerin) bu algısal verimsizlik karşısında hoşgörüleri de hızlıca azalmaktadır. Dolayısıyla geçmiş krizlerde de—örneğin savaş ve epidemilerde—filantropiyi ve hayır faaliyetlerini merkezileştirmek ve rasyonelleştirmek için çeşitli girişimlerde bulunulmuştur (Birinci Dünya Savaşı’ndan örnek vermek gerekirse, hükümetin kurduğu Gönüllü Kuruluşlar Başkanlığı’ndan söz edilebilir. Bu daire, kısa bir süre için savaş seferberliğine katkı sunacak hayır işlerinin takibi ve denetlenmesinden sorumlu olmuştur).

Bugünkü krizde yeniden anlıyoruz ki koordinasyon (özellikle filantropik fon ve gönüllülüğün koordinasyonu) büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu engeli aşmak için altyapı kuruluşlarının, vakıfların ve fon sağlayan diğer kuruluşlar kadar karar alıcıların bazı çabalarının olduğunu görüyoruz. Örnek olarak, bazı ülkelerde hükümetlerin başlattıkları bir takım fon havuzları bağışlar için en emin adres olarak gösterilirken diğer bir yandan kamuoyunun cömert katkılarının merkezileştirilmesine ve çeşitlilikten uzaklaşmasına zemin oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz dönemde bu yöntem mantıklı gelse de, bu tür çabaların uzun vadede ne tür etkilerinin olacağı henüz bilinmiyor. Bu tarz girişimler karar alıcıların bağışçılık sektörüne kendi siyasi hedefleri ışığında şekillendirebilecekleri, daha işlevsel bir araç gibi yaklaşacakları anlamına mı geliyor? Eğer bu anlayış hâkim olursa, sivil toplum kuruluşlarına yüklenmiş “hizmet sağlayıcı” rolünün halihazırdaki siyasal anlatımlar ışığında daha da meşrulaştırılması, aynı derecede önemli olan savunuculuk ve kampanyacılık görevlerinin değerinin azaltılması pahasına mı bu mümkün olacak?

  1. Daha fazla şeffaflık ve veri paylaşımı görecek miyiz?

Daha geniş koordinasyon ve rasyonalizasyonu zorunlu merkezileştirmeye başvurmadan mümkün kılmanın yollarından biri, kaynakların nereden gelip nereye gittiğini açık ve herkesin kullanabileceği veriler üzerinden görünür ver erişebilir kılmak. Bu sayede bağışçılar ve fonlayıcılar halihazırdaki kaynakların nereye gittiğini ve nerede boşlukların olduğunu görebilirler, ayrıca bu sayede kendi çalışmalarını da odaklayabilirler. Birleşik Krallık’taki 360 Giving, ABD’deki Candid ve İtalya’daki Italia Nonprofit gibi girişimler çok fazla veriyi COVID-19’la mücadelede farklı ülkelerdeki yöntem ve kaynakları haritalandırmak için bir araya getiriyorlar. Hala yapılması gereken daha fazla şey var. Fakat eğer bu girişimler şu andaki kriz esnasında filantropik kaynak verilerinin herkese açık bir şekilde paylaşımının önemini sergiliyorsa, bu gelecekte daha fazla donör ve fon kaynağı sahibinin verilerini paylaşacağı anlamına gelir mi?

  1. Filantropide kuruluşların egosunun sonuna mı geldik?

Sivil toplumun şu anda karşı karşıya olduğu zorlukların büyüklüğüne yanıt olarak pek çok kuruluş, standart olan “tek bir kuruluş veya fon sağlayıcının sorunu çözmeye çalışması” modelinin ötesine geçiyor ve problemleri sistem düzeyinde yanıtlayabilmek üzerine düşünüyor. Bu, çok daha fazla iş birliği anlamına geliyor. Geçtiğimiz haftalarda sivil toplumun farklı kesimlerinden kişilerle yaptığım konuşmalarda tekrar tekrar duyduğum şey, insanların kriz zamanında kuruluş egosunu bir kenara bırakıp birlikte çalışmaya hazır olmalarından duyduğu mutluluk. Bu durum COVID-19’dan sonraki dönemde de devam edecek mi? Yoksa finansal zorunluluklar, bazı kuruluşları iş birliğinin ötesine geçip birleşmeyi düşünmeye mi zorlayacak?

  1. Kurumsal maliyetlere, şartsız hibelere ve raporlama gerekliliklerine yaklaşımlarda uzun vadeli değişiklikler olacak mı?

Pek çok vakıf ve diğer filantropik kaynak sağlayıcılar, çalışma biçimlerini adapte ederek sivil toplum kuruluşlarının kısa vadeli akut ihtiyaçlarına cevap veriyorlar. Bu durum fon sağlayıcı kuruluşların, proje bazlı fonların genel harcamalara yönelik kurumsal harcamalar için kullanılabileceği şekilde kriterlerini düzenlemelerine yol açtı veya faydalanıcıların yükünü azaltmak amacıyla raporlama gerekliliklerini hafiflettiler. Bunun sonucunda da çoğu fon sağlayıcı, (en azından kısa vadede) faydalanıcı kuruluşlara çok daha fazla güvenen modeller benimsiyorlar. Bu daha uzun vadeli değişikliklere yol açacak mı? Fon sağlayıcılar, şartsız fonları istisna değil de kaide olarak görmeye başlayacak mı?

  1. Yatırım yapılması için bağışlanan varlıklara dair algı/normlarda bir değişim görecek miyiz?

Vakıflar, filantropinin COVID-19 karşısında verdiği yanıt bakımından bilhassa incelemeye alındılar; kimileri, vakıfların yatırım yapmaları için bağışlanan varlıklarının daha detaylı incelenmesi gerektiğini öne sürdü. Kimi vakıflar bu çağrıyı dikkate almaya başladılar bile: örneğin Birleşik Krallık’ta Indigo Trust yıllık hibe miktarını %250 artırdığını duyurdu, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Mary Reynolds Babbock Foundation da yıllık hibelerini iki katına çıkardı. ABD’de çalışan bir grup vakıf lideri ve danışmanı, yatırım yapması için bağışlanmış varlıkları bulunan vakıflara, bu varlıkların bir kısmını harcamaları çağrısında bulundular.

Vakıflara yatırım amacıyla yapılan sürekli bağışların meşruiyetine dair endişeler kesinlikle yeni değil (John Stuart Mill 1869’da bunlara karşı çok yakındı ve Sir Arthur Hobhouse bu bağış türüne karşı tek kişilik bir savaş başlattı, ve bunu yapan ilk kişiler bile değillerdi). Vakıfların faaliyet zamanının sınırlandırılması ve kaynaklarının [biriktirmek yerine] tüketilmesi fikirlerine yakın zamanlarda gittikçe daha fazla odaklanıldı. Mevcut kriz bu minvaldeki düşüncelere ivme kazandıracak mı? Yoksa odak noktası, yatırım yapmaları için bağışlanan varlıklara sahip vakıfların uzun vadedeki avantajlarına ve bu vakıfların sivil toplumu yeniden inşa etmede ve gelecekteki şoklar karşısında dayanıklılığı sağlamak adına sivil toplumu yeniden şekillendirmede oynayabilecekleri role mi kayacak?

  1. Fon verenler ve sivil toplum arasında öngörüye duyulan ihtiyaç daha fazla kabul görecek mi?

Yatırım yapılması için bağışlanan varlıklara sahip kuruluşların (vakıflar gibi) sıklıkla dile getirilen avantajı, uzun vadeli bir ufuklarının bulunması olsa da, bu her zaman geleceğe dair stratejik olarak düşünmek için yeterli dikkatin verilmesiyle sonuçlanmıyor. Sivil toplumdaki çoğu kuruluş, bir pandemi veya bu tip bir ekonomik şok karşısında hazırlıksız gözüküyor (fakat bu bakımdan hiç de yalnız değiller). Dolayısıyla mevcut krizin ötesine geçtikçe ve filantropinin gelecekteki rolü hakkında düşündükçe dikkate almamız gereken önemli unsurlardan biri, bir sonraki kriz için daha hazırlıklı olduğumuzdan emin olmak. Bu, fon verenler ve sivil toplum kuruluşları arasında öngörünün değerinin daha fazla vurgulanacağını göreceğimiz anlamına mı geliyor?

Daha Geniş Toplumsal Etkiler

  1. Bu gelişimsel tecrübelerin, çocukların bağış yapmaya ve hayırseverliğe olan yaklaşımı üzerindeki etkisi ne olacak?

Yukarıda değinilen konuların çoğu, bağış ve gönüllülük yapmanın modern toplumdaki rolüne ve hayırseverlik anlayışlarımıza dair hepimizde büyük soru işaretleri oluşturuyor. Fakat çocukların şu an yaşadıkları deneyimler, onların gelişimlerini derinden etkiliyor olabilir (özellikle de, gittikçe daha da olası göründüğü üzere, halihazırdaki karantina dönemi orta-uzun vadede devam edecek olursa). Bu durum, gelecekte bağış yapmaya ve hayırseverliğe dair yaklaşımlar açısından nasıl bir anlam ifade edebilir?

Bu krizi baştan sona yaşayan çocukların, toplumdaki ihtiyaçlara dair daha büyük bir farkındalıkları olacak mı; bu farkındalık ileride onları bağış yapmaya daha meyilli hale getirecek mi? İhtiyaçların halihazırda daha yerel ölçeklerde gösterilmesi, gençler arasında “hayırseverlik evde başlar” hissiyatının güçlenmesine yol açacak mı? Ebeveynlerinin ve akrabalarının bağış yaptıklarını, gönüllü olduklarını ve bağış toplama etkinlikleri düzenlediklerini görmek, çok sayıda çocuk için bir “bağış yapma alışkanlığını” normalleştirecek mi? Sağlık çalışanlarını ve diğer temel çalışanları alkışlamak amacıyla sokağa çıkma deneyimi, çocukların gözündeki toplum için “önemli” olan işleri ve devletten neler beklenmesi gerektiğini hangi şekillerde etkileyebilir?

  1. Daha fazla kişi “amacı” olan işler arayacak mı?

Krizin hangi işin “temel” veya “önemli” sayıldığına dair algıları nasıl etkilediği hakkındaki bir önceki sorunun devamı olarak, şu an çok sayıda kişi, işlerini anlamlı bir şekilde yapamaz bir halde buluyorlar, fakat aynı zamanda da COVID-19 krizine müdahale etmek için diğerlerinin inanılmaz derecede yoğun çalıştıklarını veya toplumun daha genel olarak devam etmesini sağlayan görevler üstlendiklerini görüyorlar. Bu aksiyon alamama durumu çoğu kişi için çok moral bozucu olacaktır ve belki de kimilerinin, yaptıkları işin doğasını yeniden değerlendirmelerine yol açabilir. Bu durum, daha fazla kişinin yaptıkları işte belirgin bir “amaç” hissiyatı aramalarına neden olabilir mi daha uzun vadede? Ve eğer öyleyse, bu kişilerin bir kısmı bu amacı bulmak için sivil toplumda iş arayacaklar mı?

  1. Kriz, sivil toplumun üzerinde çalışması için yeni sorunlar yaratacak mı?

Sivil topluma dair algıların değişmesinin ve işleri farklı şekillerde yapmak için fırsatlar oluşmasının yanı sıra, COVID-19 krizinin, gelecekte sivil toplum kuruluşlarının irdelemeleri için başvurulacak yeni sorunlar yaratması da olası.

Örneğin, dikkate değer akıl sağlığı etkileri olacak mı – hem salgına karşı verilen mücadelenin ön saflarında yer alan (ve farklı formlardaki post-travmatik stresten acı çekme olasılığı bulunan) kişilerde, hem de karantina tedbirleri ve artan kaygıların olumsuz etkileri nedeniyle toplumun genelinde? Okullar ve diğer hizmetlerde yaşanan aksaklıklar dolayısıyla uzun vadede gelişimleri ve hayattaki şansları öngörülemeyecek biçimlerde etkilenmiş olma olasılığı olan çocuklar ve gençler arasında ele alınması gereken büyük sorunlar olacak mı? Yoksa kısa vadede halk sağlığı adına yapılan gözetleme ve veri toplamaya dair politika ve yasalardaki değişiklikler, ilerleyen yıllarda insan hakları ve sivil özgürlüklere dair çözmeye çalışacağımız daha uzun vadeli sorunlara mı yol açacak?

 Sırada Ne Var?

Yazının başında da belirttiğimiz üzere, geleceği öngörmek en iyi şartlar altında bile çok zor—ve şu an olduğu gibi, neredeyse her gün büyük değişikliklerin yaşandığı bir zamanda bu neredeyse imkânsız. Fakat bu durum devekuşu gibi başımızı kuma gömmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Geçmiş etkinliklere bakarak ve günümüzdeki farklı bağlamlar arasındaki noktaları birleştirerek saptayabileceğimiz somut temalar bulunuyor ve bunlar gelecek hakkındaki fikirlerimize yol gösterebilir. Kesin cevaplar sunamayabiliriz, ama en azından sorulabilecek doğru soruları tespit edebiliriz—ve bu da bir başlangıçtır.

[1] Orijinal metindeki “charity” sözcüğü İngilizcede hem “hayır” hem de “hayır kurumu” olarak kullanıldığı için, metnin Türkçe çevirisinde de bu esas dikkate alınarak, orijinal anlama bağlı olarak bazı yerlerde “hayır” diğer yerlerde ise “hayır kurumu” olarak çevrilmiştir.

Görseller: freepik.com