Charities Aid Foundation ile Röportaj: Daha Güçlü bir Sivil Toplum için Filantropi Altyapısını ve Bağışçılığı Geliştirmek

Michael Mapstone ile röportaj

Bireyler, şirketler ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik hizmetler sunan İngiltere merkezli Charities Aid Foundation (CAF), bireysel ve kurumsal bağışçılığı teşvik etmek ve sivil toplum için elverişli ortamı ve bağışçılık kültürünü geliştirmek için faaliyet gösteriyor. Çalışmaları arasında gelişmekte olan ekonomilerde filantropi altyapısını desteklemek de bulunan CAF’in Uluslararası Direktörü Michael Mapstone, TÜSEV’e yaptığı iş birliği ziyareti kapsamında, dünyada ve özellikle gelişmekte olan ekonomilerde filantropi ve bağışçılığın mevcut durumu, filantropi destek ekosisteminin önemi ve daralan sivil alanda sivil toplumun dayanıklılığını artırmak için filantropinin oynayabileceği rol hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

Charities Aid Foundation (CAF) olarak bağışçılık kültürünü geliştirmek ve etkili bağışçılığı (effective giving) teşvik etmek için neler yapıyorsunuz? CAF’teki görevinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

CAF, İngiltere merkezli bir vakıf (charity). İngiltere ve dünyada filantropi için elverişli ortamı ve bağışçılığı geliştirmek için çalışmalar yapıyoruz. Bu kapsamda yürüttüğümüz araştırmalar, bağışçılık alanında, özellikle İngiltere bağlamındaki gelişmeleri, alandaki aktörlerin takip etmesine ve anlamasına yardımcı oluyor; ayrıca uluslararası çapta araştırmalar da yapıyoruz.

Araştırmaların yanı sıra, ister bordro bağışçılığı ister online bağışçılık gibi yöntemlerle olsun, bağışçılığı kolaylaştıran ürünler ve hizmetler sunuyoruz. Örneğin ABD’de şartlı bağış fonlarımız (donor-advised fund) var. Temelde yapmaya çalıştığımız şey, ne kadar gelire sahip olurlarsa olsunlar bireyleri bağış yapmaya teşvik edecek doğru araçlar yaratmak. Yapılan bağışların etkisini artırabilmek için birlikte çalıştığımız bağışçılara vergi indirimi ve farklı bağış yapma yöntemleri gibi araçlar sunuyoruz.

CAF olarak filantropi altyapısının farklı ülke bağlamlarında ve bağışçılığı destekleyecek yönde gelişebilmesi için dokuz farklı ülkede faaliyet gösteren CAF Global Alliance isimli küresel bir ağ kurduk. Dünyanın farklı ülkelerindeki partnerlerimiz, faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki yerel eğilimler, yaygın bağışçılık pratikleri, filantropi kültürü ve sivil toplum dinamiklerine hâkim oldukları için bireylerin daha fazla bağış yapmalarını sağlayacak doğru hizmetleri ve olanakları sunabiliyorlar.

CAF’in Uluslararası Direktörü olarak benim görevim ise bu küresel ağa destek sağlamak, ihtiyaç olduğu durumlarda kapasite gelişimine yardımcı olmak ve ağın üyelerini ortak hedefler doğrultusunda bir araya getirmek. Hedefler de büyük ölçüde bağışçılığı ve filantropi alanını geliştirerek sivil toplumu güçlendirmek etrafında ortaklaşıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bireysel bağışçılığı ve filantropi altyapısını geliştirmek için çalışmalar yapıyorsunuz. Bu ülkelerde filantropinin gelişiminin izlediği seyir açısından gördüğünüz ortak fırsatlar ve zorluklar nelerdir? CAF Global Alliance olarak yaptığınız çalışmayı ve oynadığınız rolü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Filantropiyi geliştirme ve sivil toplumu güçlendirme misyonumuz doğrultusunda ekonomisi gelişmekte olan ülkelerde yaptığımız çalışmalara önem veriyoruz, çünkü bu ülkelerde öne çıkan bazı önemli gelişmeler var: Toplumun refah seviyesi artıyor, özel sektör güçleniyor ve canlı ve dinamik bir sivil toplum bulunuyor. Bunlara ek olarak, küresel politik eğilimler ve sivil toplumu tehdit eden diğer gelişmelere rağmen, bu ülkelerin çoğunda sivil toplumun ve filantropinin faaliyet gösterebileceği bir altyapı ve mekanizmalar bulunuyor. Bu nedenle, CAF olarak bu ülkelerin filantropi altyapısına yatırım yapmak ve bu altyapının gelişimini desteklemek, bize daha büyük bir etki yaratma fırsatı sunuyor. Etkili bağışçılığı (effective giving) teşvik etmek, sivil toplumu güçlendirmek ve elverişli ortamı geliştirmek için çalışan kuruluşları destekleyebilirsek muazzam bir etki yaratma fırsatı yakalarız diye düşünüyorum. Bu hedef doğrultusunda, sahip olduğumuz kolektif bilgi ve deneyimi küresel ağımızın üyeleri ile paylaşarak bu ülkelerde faaliyet gösteren altyapı kuruluşlarının güçlenmesini sağlamaya çalışıyoruz.

CAF Global Alliance olarak aynı zamanda, kurduğumuz küresel ağdaki paydaşların birbirlerinden öğrenebilmeleri ve birbirlerini destekleyebilmeleri için alanlar yaratmaya çalışıyoruz ve bu paylaşım ortamlarında kolaylaştırıcı görevi görüyoruz. Bilgi ve deneyim alışverişi yapabilmeleri ve iş birliği fırsatları yakalayabilmeleri için kuruluşların liderlerini yılda birkaç kez bir araya getiriyoruz. Üst düzey yöneticileri bir araya getirerek iletişim, araştırma, özel sektör gibi alanlarda birlikte çalışmalar yapıyoruz.

CAF’in bağışçılık alanında yaptığı çalışmalar ışığında, bireysel bağışçılık alanında dünyadaki eğilimleri, ihtiyaçları ve beklentileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eğilimler filantropi alanının mevcut durumuna dair nelere işaret ediyor?

Bireysel bağışçılık açısından gözlemlediğimiz en belirgin eğilim, orta sınıfın bağışçılık potansiyelinde yatıyor. Son 10-20 yılda, küresel anlamda eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik büyümenin gerçekleştiğinden bahsedebiliriz. Yoksulluk ve artan eşitsizlik hala ciddi bir problem oluşturmaya devam ediyor, ancak yoksullukla mücadelenin de artarak devam ettiğini görüyoruz. Yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan veriler ışığında, önümüzdeki 10-11 yıl içerisinde (çoğunluğu gelişen ve hızla büyüyen ekonomilerde olmak üzere) dünya genelinde 2,4 milyar kişinin orta sınıfa dahil olacağı tahmin ediliyor. Bu yükselen orta sınıfın da alım gücünün yılda 34 trilyon dolardan 64 trilyon dolara çıkacağını söyleyebiliriz.

Orta sınıfa katılması beklenen bu 2,4 milyar kişiyi alım güçlerinin yüzde 0,5’ini STK’lara bağışlamaya ikna ettiğimiz durumda, yılda yaklaşık 320 milyar doların daha sivil topluma kaynak olarak gitmesini sağlamış olacağız ve bu çok büyük bir rakam. Dahası, bugün İngiltere’de insanların alım güçlerinin yüzde 9,5’unu, ABD’de yüzde 1,5’unu, Pakistan’da ise yüzde 1,2’sini bağışladıklarını düşünürsek, yüzde 0,5’in mütevazi bir tahmin ve beklenti olduğunu söyleyebiliriz. Bunun değerlendirmemiz gereken önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Bu gelişen ekonomilerin çoğunda bağışçılık kültürünün geleneksel olarak kişiler arası yapılan bağışlar etrafında şekillendiğini düşünürsek, aslında buradaki en büyük zorluk, bireyler arası yapılan bağışları STK’lara yapılan bağışlara nasıl dönüştüreceğimizde veya mevcut bağışçılık eğilimlerinin üzerine STK’lara bağış yapma kültürünü nasıl inşa edeceğimizde yatıyor.

Bence bireysel bağışçılığın iyi tarafı STK’lara büyük oranda şartsız bağış imkânı sağlamasında, yani STK’lara daha özgürce kullanabilecekleri bir kaynak sunmasında yatıyor. Büyük miktarda bağış yapan bir filantropistseniz milyon dolarlarınızı projelere bağışlayabiliyorsunuz, ancak bu bir şartlı bağış olduğu için kullanım alanı çok sınırlı oluyor, çünkü kuruluşlar bu parayla sadece belirli şeyleri yapabiliyorlar.  Öte yandan, bireysel bağışlar çoğunlukla belirli kısıtlamaları beraberinde getirmediği için kurumsal bir destek niteliği taşıyor; bu destek de sivil toplumun dayanıklılığını artırıyor. Kuruluşlar çalıştıkları alanda yeni şeyler deneyecek kaynaklara sahip oldukları için yenilikçi yöntemler ve yaklaşımlar geliştirebiliyorlar.

Filantropi destek ekosistemini nasıl tanımlıyorsunuz? Dünyanın farklı bölgelerinde filantropinin gelişimi ve dönüşümü açısından öne çeken benzerlikler, farklılıklar ve eğilimler nelerdir?

Filantropi destek ekosisteminin tanımını yapmanın bile başlı başına bir zorluk olduğunu düşünüyorum. Sektörde çok sayıda farklı aktör faaliyet gösteriyor. CAF ve TÜSEV’in bu ekosistemin birer parçaları olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Öte yandan bizlerin üyesi olduğu Worldwide Initiatives for Grantmaker Support (WINGS) da bu sistemin bir bileşenini oluşturuyor, European Foundation Center’ı (EFC) da bu ekosistem içinde sayabiliriz. Aynı şekilde, daha çok sosyal yatırım üzerine çalışan European Venture Philanthropy Association (EVPA) ve Asian Venture Philanthropy Network (AVPN) gibi aktörleri de bu ekosistem içinde değerlendirebiliriz. Uluslararası STK’ların da bu altyapı ekosisteminin bir parçası olduğunu söyleyebiliriz; neticede onlar da aracı kuruluş işlevi görüyorlar. Kısacası, çok sayıda değişik aktörün olduğu bu alanda “filantropi destek ekosistemi tam olarak şudur” diyebilmek çok zor. Belki bu yüzden kim olduğumuz ve kendimizden nasıl bahsedeceğimiz üzerine tartışarak vakit kaybetmekten vazgeçip yarattığımız etkiyi dünyanın geri kalanına nasıl anlatacağımıza odaklanmaya başlamalıyız.

Filantropi destek ekosisteminin bir parçası olarak, temelde sivil toplumun güçlenmesi ve daha dayanıklı olması için çalışıyoruz. Bu da sivil toplum aktörlerinin örneğin çevre, yoksulluk ve eğitim gibi alanlarda etki ve değişim yaratmalarına yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, filantropi sektörünün olmadığı bir ortamda sivil toplumun daha güçsüz olması ve amaçlarına ulaşmakta yetersiz kalması kaçınılmaz. Bunun yanı sıra ister bireysel düzeyde olsun ister kurumsal düzeyde, sivil topluma katılımın artması için çalışıyoruz. Kısacası, özünde sivil topluma katılım anlamına gelen aktif vatandaşlığı teşvik ediyoruz. Peki bu nasıl bir etki yaratıyor? Daha fazla insan sivil topluma katıldığı ve destek olduğunda aslında filantropi ve sivil toplum alanlarının da ötesine geçip daha büyük çapta bir etki yaratmış ve demokrasiye katkı sunmuş oluyorsunuz. Yarattığımız etki olarak bunlardan bahsedebilirsek, kim olduğumuzu açıklamaya çalışmak zorunda da kalmayız diye düşünüyorum.

Filantropi altyapısına dair bir diğer önemli nokta ise en az yatırım yapılmış ve değeri en fazla azımsanan alanlardan biri olması. Filantropi altyapısı (veya destek ekosistemi), her ne kadar son dönemlerde aksi yönde bir gidişat gözlense de ABD’de çok gelişmiş bir sektör ve değeri biliniyor. İngiltere’de de benzer şekilde güçlü bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Uzun yıllardır gelişmekte olan bir sektör olduğu için de kuruluşlar sağlam temellere ve sürdürülebilir yapılara sahipler. Tabi ki bu da filantropi altyapısına ciddi bir yatırım yapıldığı anlamına geliyor. Öte yandan, Avrupa ve Kuzey Amerika dışında, filantropi altyapısının, hatta daha geniş bir şekilde ifade etmek gerekirse sivil toplum altyapısının neredeyse hiç gelişmediğini görüyoruz. Altyapının gelişmesine yatırım yapmak gerekiyor ki zaten eksik olan tam da bu yatırım. Filantropi sektörü, filantropinin ve bağışçılığın büyüyüp gelişebilmesinde bu destek ekosisteminin ve altyapının ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunun maalesef yeterince farkında değil.

Sivil alanın daralmasına ve sivil toplumun bugün karşılaştığı zorluklara karşı güçlü bir cevap geliştirmede filantropi nasıl bir rol oynayabilir? Sizce mevcut durum filantropi sektörü için nasıl fırsatlar sunuyor?

Öncelikle, sivil alanın daralmasının ne anlama geldiğini anlamamız gerekiyor. Bazı durumlarda sivil alanın siyasi gelişmeler nedeniyle daraldığını görüyoruz. Bazı durumlarda, özellikle gelişmekte olan ekonomilerde ise uluslararası fonlara bağımlılığın doğrudan bir sonucu olarak sivil alanın daraldığını görüyoruz. Uluslararası fon yardımı alan birçok ülke artık uluslararası fonlara ihtiyaç duymayan daha güçlü ekonomilere dönüştü. Bu durum da uluslararası fonlara tamamen bağımlı olan bir kısım STK’nın artık bu desteği bulamamasına neden oldu. Sonuç olarak STK’lar kaynak yetersizliği sebebiyle faaliyetlerine devam edemiyorlar. Burada dikkat etmemiz gereken nokta, kaynak yetersizliği sebebiyle STK’ların kapanmasının her zaman sivil alanın daraldığı anlamına gelmediği. Sivil toplum dönüşüyor, farklı bağışçı eğilimlerine, değişen koşullara ve ihtiyaçlara uyum sağlıyor. Sivil toplum aktörleri bazı durumlarda tamamen form değiştiriyorlar. Bağışçıların ve köklü STK’ların bu gidişatı takip etmesi ve değişime ayak uydurması gerekiyor.

Özellikle genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerde bu durumu belirgin bir şekilde gözlemliyoruz. Toplumsal sorunlarla ilgili tamamen farklı bir yaklaşımı ve düşünme biçimine sahip olan genç nüfus, geleneksel STK’lar veya filantropik yöntemlere başvurmak yerine tamamen farklı yöntemler geliştirmek istiyorlar. Bu dönüşümü iyi tahlil edebilirsek, daralan sivil alanda ortaya çıkan fırsatları da daha iyi kavrayabiliriz diye düşünüyorum.

Daralan sivil alan bağlamında bireysel bağışçılık, özellikle ülke düzeyinde incelendiğinde ciddi bir potansiyel teşkil ediyor, çünkü insanlar sivil toplumu destekleyerek aslında ulusal kalkınma için sorumluluk üstlenmiş ve kendilerini doğrudan ilgilendiren toplumsal sorunların çözümü için ellerini taşın altına koymuş oluyorlar. Bu nedenle bireysel bağışçılığı büyütmemiz ve geliştirmemiz çok önemli, çünkü yerel halkın sunduğu mali destek sivil toplum için çok farklı bir kaynak ve hareket alanı yaratmış oluyor. Bu yüzden geleneksel filantropi sektörünün dogmatik olmak ve alışılmış yöntemlerle yola devam etmek yerine yeni yöntemler kullanma esnekliğini göstermesi ve yereldeki bu bağışçılık potansiyelini açığa çıkarmanın bir yolunu bulması gerekiyor.

Önümüzdeki yıllarda filantropi sektörü açısından ortaya çıkmasını beklediğiniz fırsatlar ve zorluklar nelerdir? Filantropinin küresel sorunlara çözüm üretmede nasıl bir rol oynayacağını öngörüyorsunuz?

Filantropi alanında yeni gelişmeler yaşanmakla birlikte, filantropinin gelişimini sınırlayan teknik zorluklar bulunuyor. Özellikle yasal mevzuat ve düzenlemelerin hem ulusal hem de küresel düzeyde ciddi bir engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra kara para aklama veya terörizm finansmanı tehlikesi ve bu konulardaki endişe insanların sivil topluma bağış yapmasını giderek daha da zorlaştırıyor. Bu durum filantropi sektörünün küresel çapta ele alması gereken bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Öte yandan, filantropi alanı değişiyor; teknoloji girişimcilerinin ve Silikon Vadisi’nin öncülük ettiği yeni yöntemler ve girişimci yaklaşım filantropi alanında farklı taleplerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu yaklaşım, toplumsal sorunların uzun bir süredir geleneksel yapılarla ve yöntemlerle çözülmeye çalışıldığının ve bu çabanın sonuç vermediğinin, bu nedenle tamamen yeni ve farklı bir şey denemek gerektiğinin altını çiziyor. Bu girişimciler tercih ettikleri yeni yöntemleri deneyecek finansal kaynaklara da sahip oldukları için yeni oluşumları, yapıları ve yaklaşımları hayata geçirebiliyorlar.

Bütün bu gelişmeler ışığında, bazı zor sorular sormak gerekiyor: Geleneksel filantropi ortaya çıkan bu yeni oluşumlara, yöntemlere ve yaklaşımlara nasıl cevap verecek, nasıl ayak uyduracak? Giderek daha fazla kişi, sivil toplum dinamikleriyle bazen pek de örtüşmeyen sosyal yatırım veya etki yatırımı modellerine kayıyor. Sosyal yatırımın ve etki yatırımcılığının yükselişte olduğu bir ortamda filantropi nasıl bir rol oynayabilir?

Bunlara ek olarak, biraz önce bahsettiğim ekonomik büyümenin sonucu olarak sadece orta sınıf büyümüyor, gelişen ekonomilerde milyarderlerin ve multi-milyonerlerin sayısında da büyük bir artış gözlemleniyor. Bu durum, yeni filantropi kültürlerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu aktörler Batı’nın filantropi eğilimlerini adeta reddederken sosyal sorunların çözümüne yönelik yeni bir bakış açısı ve yaklaşım sunma motivasyonuyla hareket ediyorlar. Kısacası, filantropi alanında çok fazla gelişme yaşanıyor ve sektörün bu gelişmeleri daha iyi kavraması, ayrıca da farklı bağışçılık türleri arasında köprüler kurabilmesi ve iş birlikleri için daha fazla alan açması gerekiyor.