Arzum Meleksoy ile Sohbet: Acil Durum Bağışçılığı

Arzum Meleksoy ile röportaj

Afet, toplumsal felaket ve diğer acil durumlarda ortaya çıkan veya yoğunlaşan yardım kampanyalarına hepimiz aşinayız. Peki, bu kampanyalar ne kadar iyi planlanıyor ve uygulanıyor? Hayata Destek Derneği 2003 yılından beri Türkiye’de ve uluslararası düzeyde acil ihtiyaç ve insani yardım alanlarında çalışmalar yapıyor? Hayata Destek Derneği İletişim ve Kaynak Geliştirme Koordinatörü Arzum Meleksoy ile acil ihtiyaç alanında yapılan filantropi çalışmaları üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

TÜSEV: Merhaba. Bir süredir Hayata Destek Derneği’nde çalışıyorsunuz. Son zamanlarda yaşanılan birçok felaketten sonra sadece bağış oranlarında değil, aynı zamanda birçok kurum tarafından başlatılan insani yardım programlarında da bir artış gözlemleniyor. Faaliyetlerde bulunan bu insani yardım kuruluşları, bölgeye ait ortak bir anlayış ve strateji geliştiriyor mu? Bu ortak stratejiye özel sektör kurumları nasıl dahil olabiliyor?

Yaşanılan felaketlerden sonra insani yardım programı dediğiniz gibi birçok kurum tarafından başlatılıyor. 1999 depremi ve sonrasında yaşanan her afette harekete geçen kurum sayısında yıllar içinde artış var. Kurumlar çalışma alanları doğrudan insani yardım olmasa bile kendi program odakları ve deneyimleri doğrultusunda felaketlerden etkilenen topluluklara yardım ulaştırmaya çalışıyor. Malzeme yardımından barınmaya, çadır kurmadan psikolojik desteğe kadar her türlü konuda çalışıyor, ilgi alanlarına göre projelerini bölgede kalarak gerçekleştiriyor.

Ancak felaket bölgesinde tüm çalışmaların eşgüdüm içerisinde yürütüldüğünü söyleyemeyiz. Her türlü afet sonrasında yapılan insani yardım çalışmaları için koordinasyon eksikliğinin getirdiği sorunları hep beraber yaşıyoruz. Bir köye ihtiyacının üzerinde yardım giderken, başka bir yere hiç yardım ulaştırılmamış olabiliyor.

İnsani yardım ile ilgili hak temelli uluslararası standartlar var. Standartlar aslında ortak bir anlayış ve aklın ürünü. Yapılan insani yardım çalışmalarında bu standartların kurumlar tarafından gözetilmesi ve uygulanması afetten etkilenen kitleye etkin yardımın ulaştırılabilmesi için son derece önemli. Bu ortak aklın ve anlayışın yaygınlaşabilmesi için de kurumlar arası iletişim, koordinasyon ve kapasite geliştirme çalışmalarının afet döneminde olduğu kadar haricinde de yürütülüyor olması gerekli. Kurumlar arasında bu tarz bir araya gelişlerin ve platform çalışmalarının giderek arttığını gözlemliyoruz. Bu da çok sevindirici.

Öte yandan son yıllarda şirket gönüllüğü ve kurumsal sosyal sorumluluk kavramlarının güçlenmesi ile özel sektör insani yardım çalışmalarına daha çok dahil oluyor. Felaket bölgesinde çalışan kurumlara ayni yardım desteği veriyor, proje işbirliği yapıyor. Hatta şirketler kendi gönülleri ile şirket içi yardımları toplayarak sahada doğrudan dağıtımı yapıyor. Özel sektörün de insani yardım çalışmalarında hızlı, etkin rol alması önemli ve gerekli. Tabii yine burada eşgüdüm ve insani yardım standartlarına uygun çalışmak konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. İnsanların tamamen iyi niyetle toplayıp dağıtmaya çalıştığı yardımlar aslında felaketten etkilenen topluluklar için sorunlar yaratabiliyor. Soma felaketi sonrası yaşananlar aslında buna bir örnek. Yaşanan bu çok büyük acı sonrasında insanlar çok hızlı bir şekilde yardım götürmek, babasız kalan çocukları mutlu edecek hediyeler vermek istedi. Sonuçta bazı evlerde çocuklara farklı kurumlardan dört bisiklet verildi, babası felaket günü çalışmayan çocuklar “keşke benim babam da ölseydi ne güzel hediyeler alırdım” dedi. Bazı köylere o kadar çok yardım gitti ki çocuklar köye yaklaşan her arabayı durdurup “bize ne getirdin der oldu. Bu çok acı. Böylece aslında “kurbanlaştırma” denilen durum ortaya çıkıyor, yardım götürülen insanlar sürekli yardım bekler hale getiriliyor. İşte bu nedenle afetlerde koordinasyonun ve uluslararası standartları uygulamanın önemini vurgulamak istiyorum.

TÜSEV: Felaketler sonrası toplanan yardımların belirli konular çevresinde yoğunlaştığı ve diğer konulara eşit dağılmadığı görülüyor. Sizce bu yardımların eşit dağılımını sağlamak için nasıl bir yöntem izlenmeli?

Afet sonrası yardımlar için bireyler ve şirketlerden gelen bağışlar (ayni ya da nakdi) belli alanlarda kümeleniyor, eğitim bursu, karne hediyesi ve temel ihtiyaç paketleri gibi. Bu tarz yardımlar somut, ölçülebilir ve kolay takip edilebilir görülüyor. O nedenle yardımlar daha çok bu tip ihtiyaçlara yönleniyor.

Yardımların, ihtiyaç analizi yapılarak doğru kişilere, doğru zamanda verilebilmesi ve yardımların eşit dağılımı için STK’ların, özel sektörün ve kamu kurumlarının eşgüdüm içinde çalışması gerekir. Bu da ancak afet sonrası insani yardım yapmak isteyen tüm kurumların ve kamunun aralarında bilgi edinme kanallarının olabildiğince açık olduğu, iletişimin sağlandığı platformlar üzerinden yürüyebilir.

Hayata Destek Derneği, Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı (MAG), Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ’nin (MK) 2013 yılında bir araya gelerek oluşturduğu Sivil Toplum Afet Platformu (SİTAP) da tam da bu nedenle, koordinasyon eksikliğine bir çözüm oluşturabilmek düşüncesiyle kuruldu.  Özel sektör, STK’lar, medya kuruluşları ve kamu kurumlarına açık olan Platform, afet risklerinin azaltılması ve afet müdahalesi çalışmalarının etkinliğinin ve verimliliğinin arttırılması için paydaşlar arası iletişim, bilgilendirme ve kapasite geliştirme çalışmaları yapıyor.

Soma’da yaşanan felaket SİTAP’ın ilk işbirliği ve bilgi paylaşımı çalışması oldu. İlk andan itibaren platform sahaya giden tüm kurumlardan bilgiler alarak kim nerede ne yapıyor (1K2N) matrisi hazırlayarak, haftalık raporlarla bunu ilgili paydaşlara iletmeye çalıştı. Ayrıca yine STK’ların ve özel sektörün katılımıyla bilgilendirme toplantıları düzenledi. Bu şekilde yardımların doğru yönlendirilmesine destek vermeye çalıştı.

TÜSEV: İnsani yardım alanında bireyler desteğe çağırılırken ajitasyon içeren görsellerin kullanıldığı da oluyor. Sizce sivil toplum kuruluşları bağış toplama sürecinde nasıl bir iletişim yolu izlemeli?

Bu bence çok hassas bir konu. STK’ların yardım bulabilmek için insanların duygularına hitap etmeye çalışması anlaşılabilir bir durum. Ancak duyguyu yansıtma konusunda ince bir ayrım olduğuna inanıyorum. Yardım ulaştırılan kitlenin kurbanlaştırılmasını doğru bulmuyorum. Tabii yapılan iletişimde felaketin izlerini, yaşanan sıkıntıyı yansıtmalıyız ancak kullanılan görsellerde insanları ağlarken ve acizlik içinde göstermenin gerekli olmadığını düşünüyorum. Aslında bu konuda da yavaş yavaş standartların oturmaya başladığını görüyoruz. Birçok kurum iletişiminde bu konuya gereken hassasiyetle yaklaşıyor.

İnsanlara yardım edebileceği, çözümün bir parçası olabileceği hissini verebilecek mesajlar, zor durumu duygu sömürüsü yapmadan gösteren görseller ve sahadan insan hikâyeleri kullanmak bağış için yapılan iletişimin temelini oluşturmalı. Bağışçıyla kurulan iletişimin ana çizgisinin samimiyet olduğunu söyleyebilirim. Sorunun ne olduğunu, sizin çözüm önerinizi ve beklenen etkiyi STK jargonuna takılmadan, olabildiğince sade ve samimi bir dille, görselle destekleyen mesajların bağışlara olumlu yansıması olduğunu düşünüyorum. Tabii kaynak geliştirmenin ana kuralı her şartta geçerli. Yani kullanılan her mesaj, metin ve görsele insanların tepkisini olabildiğince test edeceğiz.

TÜSEV: Teknolojik gelişmelerin insani yardım alanında bağışlara bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Bağışların toplanması, değerlendirilmesi gibi konularda bir kolaylık sağlıyor mu bu teknolojik gelişmeler?  

Herhangi bir felaket sonrası yani acil durumda insani yardım çalışmalarının olabildiğince hızlı bir şeklide başlaması gerekiyor. Dijital ve mobil arena ihtiyaçların duyurulması, bağışların yapılabilmesi, sahadan bilgilerin paylaşılabilmesi ve her türlü mobilizasyon için elverişli bir ortam sağlıyor. Sosyal medya bağış veya gönüllü desteği çağrılarının hızla yayılmasına olanak tanıyor. Aynı şekilde bağışlarla yapılan çalışmaların izlenmesi de kolaylaşıyor. STK’lar kendi dijital alanlarını kullanmalarının yanı sıra, kitlesel fonlama (crowdfunding) siteleri üzerinden kampanyalar başlatabiliyorlar.

TÜSEV: Teşekkürler.

Arzum Meleksoy

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdikten sonra, finans sektöründe bir süre çalıştı. Üniversite boyunca da STK’lar ile ilgili çalışmalar yaptığı için gönlünün sesini dinleyip üçüncü sektöre geçiş yaptı. UNICEF Türkiye Milli Komitesi ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı, WWF Türkiye’de kaynak geliştirme ve iletişim alanında çalıştı. 2000 yılında bir sosyal girişimcilik örneği olan Alışbağış internet sitesini kurarak STK’ları tanıtan ve bağış yaratmaya yönelik bu projeyi hayata geçirdi. Alışbağış sisteminde 30’un üzerinde STK’ları, özel sektör kurumlarını ve desteklemek isteyen bireyleri bir araya getirdi. Bu girişimi ile 2007 yılında ASHOKA Fellow’u olarak seçildi. Halen Hayata Destek Derneği İletişim ve Kaynak Geliştirme Koordinatörü olarak çalışıyor.