
Timur Tiryaki
Hem profesyonel olarak yaptığım işte hem sosyal çalışmalarımda kendimi gençlerin gelişimine adadım. Aslında bu ikisini birbirinden çok ayrı iki şey olarak görmedim. Bunları birbiriyle bütünleştirmeye çalıştım. Zamanı olmadığı gerekçesiyle filantropik çalışmalardan uzak duran profesyoneller var; ama aslında sosyal çalışmalar iş yaşamı ile bütünleştirildiğinde işteki performansınız ve içsel bütünlüğünüz artıyor; bu da size daha fazla başarı ve mutluluk getiriyor.
Pek çok kişinin hızlı ve başarılı bir kariyer gelişim çizgisi tutturduğumu düşündüğü bir zamanda ürün ve hizmet sağlamanın beni mutlu etmediğini anlayarak insanı ve değerleri merkeze alan, başkalarının gelişimine katkıda bulunmayı ön plana çıkartan, diğerlerini güçlendiren, insanların yaşamına dokunan bir misyon edinmeye karar verdim. Filantropik çalışmalarım böyle başladı.
Doğumumdan önce ailemin yerleştiği, ilkokul dönemine kadar kaldığım Kanada’da yuva sisteminde bireyin topluma karşı sorumlulukları ile ilgili bir takım değerleri temelden almaya başlamıştım. Türkiye’ye döndüğümüzde annemin Lions Kulüplerinde aktif görev alması da beni topluma hizmet bilincine yaklaştırdı. Onunla birlikte huzurevi ve yetimhanelere ziyarete gider oradakilerle vakit geçirirken, sokakta yaşayan hayvanlar için su bırakırken başkalarını düşünme ve empati kurabilme gibi temel sosyal sorumluluk duygularını edindim. Babam ise önceleri yönetici, sonra kendi işletmesini kurmuş bir girişimci olarak ailemize rahat bir hayat sundu. Lise dönemindeyken babamın iflas etmesi üzerine kendi paramı kendim kazanmam gerektiğini hissettim. “Ürün satışımı nasıl iyileştirebilirim” diye kitaplar okurken “Dünyadaki En İyi Satıcı” kitabı benim pazarlamaya ve eğitime bakış açımı değiştirdi. Erdemlerle, insani değerlerle ve sevgiyle yapılan hiçbir işin başarıya ulaşmamasına ve karşı tarafa olumlu duygular aktarmamasına imkân yok. Böylece bende başkalarını kendimin önüne koyma ve hizmet etme anlayışı oluşmaya başladı.
“Nasıl başarılı olurum” diye sorgulamaya, bir yandan kişisel gelişimim diğer yandan çevreme katkı için çalışırken, kendimi Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde lisans eğitimi alırken ve öğrenci temsilciliği yaparken buldum. İdeolojik tartışmalara girmek yerine öğrencilerin haklarını diplomatik yollardan savunarak, oyunu kurallarına göre oynadığımızda istediğimiz sonuca daha kolay erişebileceğimizi gördüm. Babamın kurumsal hayatta edindiği tecrübelerin ve “ne yaparsan yap iyi yap” anlayışını bana erken yaşımda aktarmış olmasının bu kazanımlarda payı büyüktür. Yine üniversiteyken gerçek ihtiyaç ile sanal ihtiyaç arasında ayrım yapan ve iş etiğini bizlere öğreten hocamızın da benim sosyal girişimciliğe zamanla yönelmemi sağlayacak olan yaklaşımımın oluşmasında önemli bir rolü olduğu söylenebilir. Daha da geriye gitmek gerekirse, ilk defa alanım dışındaki bir dersi severek ve zorlanmadan öğrenmemi sağlayan lisedeki tarih hocam bana sıra dışı insanların, yaratıcı yöntemler kullanarak başarıyı mümkün kılabileceğini gösterdi. Eğitim yoluyla ve yenilikçi araçlarla insanlardaki potansiyeli açığa çıkarabileceğime yavaş yavaş inanmaya başlamıştım.
Okul bitince kurumsal hayat başladı. Procter&Gamble ve Intel gibi uluslararası şirketlerde satış ve pazarlama alanlarında çalıştım. Uluslararası koçluk ve liderlik ekolü Bob Proctor Life Success Consulting’in Türkiye ofisini kurdum. 20’den fazla büyük şirketin yöneticilerine ve birçok girişimciye koçluk yaptım. Tüm bunları yaparken başka bir iş modeline ihtiyaç olduğunu hissettim. Amaç sadece para kazanmak, kâr etmek, “köşeyi dönmek” olmamalıydı. Etik değerleri merkeze alan, insanların yaşamına değer katan, daha insani işletmelere ihtiyaç olduğu konusunda bir arkadaşımla fikir birliğine vardık. 2008 yılında biz bunları konuşurken sosyal girişimcilik tartışmaları henüz başlamamış, konu üzerine çalışan birkaç kişi ve yayımlanmış az sayıda kaynak vardı. Kavramları çok da bilmeden ama bizim için çok net olan bir vizyonun peşinden giderek SOGLA’yı kurduk. Dünya Bankası yarışmasından aldığımız ödül bize doğru yolda olduğumuzu ve iyi şeyler yaptığımızı hissettirdi.
Filantropik liderlik deneyimime şekil veren en önemli tavsiyeyi TOG Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Betil’den aldım. SOGLA’yı kurduktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğimiz ziyaretimizde aramızda şöyle bir konuşma geçti.
İB: Siz buraya neden geldiniz?
TT: Gençlik alanındaki deneyimlerinizden dolayı sizden SOGLA için fikir almak istedik.
İB: Ben zaten tüm yaptıklarımı gençlere sorarak yapıyorum. Asıl siz bana ne yapmak istediğinizi anlatın.
O zaman gençlere zaman ayırmanın ve değer vermenin, onları dinlemenin, onlarla ortak işler yapmanın önemini anladım. Ondan sonraki sosyal çalışmalarımın hepsinde gençlerin güçlendirilmesine odaklandım. Gençlere yatırım yapmak geleceğe etki etmek demek. Gençlerle çalışmak her şeyden önce çok renkli ve eğlenceli. Biz SOGLA’da 18-30 yaş arasındaki gençlerle çalışıyoruz. Onlara bir şans vermek, gelişimlerini görmek çok heyecan verici ve tatmin edici. Bir kez bu tada vardığınızda kurtuluş yok. Gençlerin enerjisi çok yüksek, hızlı sonuç alıyor ama kolayca demotive olabiliyorlar. Bu yüzden bir takım deneyimleri onlardan önce edinmiş, kaynakları, bağlantıları, uzmanlıkları olan kişilerin gençlere koçluk etmesi, ihtiyaç hissettiklerinde onları desteklemeleri çok önemli.
5 yıllık çalışmalarının sonucu olarak, bugün SOGLA’nın sosyal girişimcilik kavramının gençler arasında bilinirliğini arttırmak ve gençlerin sosyal girişim fikirlerini projeye döndürmelerine yardımcı olmak gibi ciddi katkıları oldu. Bunlardan örnek vermek gerekirse SOGLA programlarına katılmış gençlerden biri olan İpek Yosunlu, bir Güneydoğu Anadolu gezisi sırasındaki karşısına çıkan, atıl durumdaki kilim atölyesine girişim sermayesi sağlayarak “Annemin Kilimleri” isimli bir marka yarattı ve istihdam oluşmasını sağladı Pınar Bilgiç ve Orkun Başaran ise 10 ülkeden gençlerin sosyal girişimcilik ile ilgili yazılar yazdıkları youngsday.com isimli küresel bir gençlik blogu oluşturdular. Bazı gençler programa katıldıktan sonra sivil toplum kuruluşlarına kariyer yapmaya karar verdiler.
Gençler arasında sosyal girişimciliği geliştirmeye çalışma ve onların projelerini desteklememin ardında yatan temel nedenlerden biri de toplumumuzda yükselen değerler ile ilgili sorun olduğuna inanmamdır. Şu anda toplumun değer skalasının başında ekonomik değerler, bunu takiben sosyal değerler ve en son olarak da insani değerler gelmekte. Biz bu sıralamayı tam tersine çevirebilmeliyiz. Türkiye’de ekonomik büyüme devam ederken insani gelişimin aynı hızda artmadığını görüyoruz. Bunda bir gariplik var. Bunu sorguladığımda neye hizmet ettiğimi, nasıl bir dünyanın yaratılmasında katkıda bulunmak istediğimi de sorgulamış oluyorum. Ticaret yüzyıllardır varken kurumsal hayat bebeklik dönemini yaşıyor. Bunun evrimleşmesinde insanlar bencillikten uzaklaşarak “bensizliğe” doğru gitmeli. İşte sosyal girişimcilik bize böyle melez bir alan tanıyor. SOGLA’yı gençlerin bu dönüşüme liderlik edebilmeleri için kurduk.
SOGLA’nın kurumsal fonlarla desteklenmesinin yanı sıra kendi bağlantılarımı ve kaynaklarımı ortaya koyarak da fon oluşturulmasına çalıştım. Örneğin Ocak ayındaki SOGLA kampına gençlerin katılımını sağlamak için başlattığım destek kampanyasına pek çok kişi küçük katkılarda bulunarak çok kısa bir zamanda 3000 lira toplanmasına yardımcı oldu. Van depremi sonrasında benzer şekilde 10 kişi bir araya gelerek 15 ay boyunca üç çocuğun eğitim masraflarını karşıladık. İşyerim olan İndeks’te başlattığımız bağış kampanyasında ise çalışanların hazırlayıp sattığı kahvaltılık ürünler, çalışanların tanıdıklarından aldıkları bağışlar ve şirketin eşleştirmiş olduğu bağış sayesinde fon hedefimize ulaşarak yardım çalışmamızı gerçekleştirdik.
Kitlesel destek kampanyası başlatmak veya bağış grupları oluşturmak sanıldığından çok daha kolay. Bir kişinin tek başına gücünün yetemeyeceği durumlarda başka insanlarla bir araya gelerek “iyi bir şeylerin olmasını” mümkün kılmak harika bir duygu. Kendi katkılarınızın yanı sıra başkalarını da harekete geçirerek daha güçlü bir etki ve daha fazla destek yaratmak istiyorsanız elbette dikkat etmeniz gereken bir takım noktalar var. Bunun başında desteklenecek projenin ve paranın nasıl kullanılacağının potansiyel destekçilere iyi açıklamak, katılımcı ve şeffaf bir süreç yürütmek, fonlamadan sonra bilgi akışına devam etmek, teşekkür notları göndermek, hayal kırıklığına uğramamak ve pes etmemek geliyor. Bağışçılar sosyal hesaplarındaki takipçileri ve diğer bağlantılarını sosyal çalışmaların içine bu şekilde çekebilirler.
Dünya ideolojilerin önemini yitirdiği, melez kavramların ortaya çıktığı bir yapılanmaya doğru gidiyor. Bu yeni yapı içinde işbirliğinin önemi artacak, sivil toplum kuruluşları ve şirketler arasındaki farklılıklar azalacak, kurum içi girişimciler çoğalacak, disiplinler arası yaklaşımlar önem kazanacak. Her sistemde olduğu gibi yeni dalgalanmalar ve buhranların oluşacağını öngörüyor olsak da yeni dünyanın daha adil, şeffaf ve katılımcı olacağını söyleyebiliriz. Bu dönüşümü yaşarken insanların mutluluğu haz üzerinden değil, var oluş üzerinden algılamaları önemli. İş yaşamından tatmin, mali tatmin, sağlıklı olmak ve sosyal tatmin, mutluluğun belki de herkesi bildiği dört önemli kaynaklarından. Ama bu bileşenleri tamamlayan bir beşinci mutluluk kaynağı ise kolektivizm. Ne zaman ki “ben”in önüne “biz” geçebilir, o zaman mutlu bireylerden oluşan sağlıklı bir toplum haline gelmemizin önü açılır. Bu noktada gönüllülük ve bağışçılık birer mutluluk kaynağıdır denilebilir. Para, zaman, uzmanlık, bağlantı, her ne şekilde olursa olsun herkes bir şekilde sosyal değişime katkıda bulunabilir ve bir kez bunun tadına vardıktan sonra insanın bundan kendisini mahrum bırakması çok zor.

Yasemin Arlat
Zonguldak’ta doğup büyüyen Yasemin Arlat, Hacettepe Üniversitesi Maden bölümünde eğitim görmüş ve üniversite yıllarından itibaren çevresindeki insanları da farklı alanlarda bağışçılık ve gönüllülük yapma konusunda teşvik etmiş biri. Yasemin Arlat’ın ilham veren bağışçılık öyküsü, yıllar içerisinde Türkiye’de bağışçılık kültürünün nasıl şekillendiğine, oluşan yeni yöntemlere ve dinamiklere tanıklık ediyor.
Çocuklar ve Doğa
Bağışçılığa nasıl mı başladım? Sanırım benim için bir vicdan muhasebesiyle başladı. Ama sonradan fark ettim ki; aslında bağış yapmak doğamda varmış.
İlk kapsamlı gönüllülük ve bağışçılık deneyimim, üniversite yıllarımda Çocuk Esirgeme Kurumu’nda büyüyen bir ilkokul çocuğu ile tanışmam ve sonrasında o çocuğun yaşadığı yurdu ziyaret etmemle başladı. O zamanlar üyesi olduğum Halk Oyunları Derneği (HASAD)’dan arkadaşlarımı bir araya getirdim ve her hafta sonu Çocuk Esirgeme Kurumu’nu ziyarete giderek, orada yaşayan çocuklarla vakit geçirmeye başladık. Bu ilk deneyim bağışçılıktan, gönüllü olmaktan ve çocuklarla vakit geçirmekten ne kadar haz aldığımı fark etmemi sağladı. O yıllarda çocuklarla yaptığımız çalışmaları iş hayatına atıldıktan sonra da tekrarlamak istedik ve 54 kişiden oluşan bir grup kurduk. Ayda iki defa bir araya gelerek yine çocuk esirgeme kurumlarına ziyaretlere başladık. Sadece çocukları ziyaret etmekle kalmıyor, onların dilek ve isteklerini de yerine getiriyorduk. Bazen bütün bir günü farklı oyunlar oynayarak geçirmek ya da sadece bir hamburger yemek bile çocukları çok mutlu edebiliyordu. Grubumuzdaki her kişi 2-3 çocukla vakit geçirebiliyordu. Bu şekilde daha bireysel ilişkiler kurabiliyorduk. Her bir arkadaşımız ayırabildiği zaman ve maddi olanakları çerçevesinde beş yıl boyunca bu ziyaretleri devam ettirdi.
İş hayatına atıldığım sırada Çevre ve Kültür Değerlerini Tanıma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) ile tanıştım. ÇEKÜL’e hem kendim bağış yaptım, hem de iş arkadaşlarımın bağış yapmasını sağladım. O zamanlar bir bağış yöntemi olarak fidan dikmek yeni ortaya çıkıyordu. İş arkadaşlarıma doğumgünlerinde hediye almak yerine ÇEKÜL’e bağış yapmalarını önerdim. Bu fikir çok olumlu karşılandı ve yaklaşık üç yıl boyunca devam eden eğlenceli bir kurum içi etkinliğe dönüştü.
Yeni Yöntemler: Kitlesel Fonlama
17 yıldır çalıştığım Menka A.Ş.’de Yönetici ve Yönetim Kurulu Üyesi olan Ali Çebi ile birebir çalışmalarım sırasında Fongogo ile tanıştım. Ali Çebi’nin Kurucu Ortaklarından biri olduğu Fongogo bir kitlesel destek platformu. Sitedeki projeleri inceledim, tanıtımlarına baktım ve böyle bir sistemin varlığından çok etkilendim. Platformun işleyişine bakınca arkasındaki emeği ve yenilikçi yaklaşımı gördüm. Bu çok önemli bir olgu çünkü geçmişte yaptığım projelerden de biliyorum ki bu tür oluşumların sürdürülebilirliğini sağlamak çok zor oluyor.
Ben de üye olup Sinemasal Kültür Sanat Derneği, Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV) Aile Evi, Sen-De-Gel ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’ne bağışlar yaptım. Daha sonra çalıştığım kurum içinde ve arkadaşlarım arasında da bu platform yoluyla bağış yapılmasını teşvik ettim.
14 yaşında bir oğlum var, kendisi bağışçılık konusuna biraz uzak. Bir gün bir alışveriş merkezinde birlikte yürürken, Doğa Derneği’nin tanıtım masasına denk geldik. Burada nesli tükenmekte olan deniz canlılarından bahsediliyordu. Bu tanıtım oğlumun çok ilgisini çekti. Çevre konusu ilgi duyduğundan, bu konuda çalışan bir STK’ya destek olarak bir şeyler yapabileceğini görmekten etkilendi. O günden sonra düzenli olarak Doğa Derneği’ne bağış yapmaya başladık. Oğlum iş yerime gelip Sinemasal ekibiyle tanıştığında toplumsal projelerin gençler tarafından da hayata geçirilebildiğini gördü. O da artık Fongogo’daki projeleri inceliyor ve küçük bağışlar yapıyor.
Üretken olmayan bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Bu yüzden gençlerin yaptıkları işler, üretime meyilli olmalarından dolayı beni çok etkiliyor. Kitlesel fonlama gibi yenilikçi yaklaşımlar üretkenliği ve daha uzun vadeli projeleri teşvik ediyor. Bu nedenle bu tür platformları elimden geldiğince destekliyor ve başarılarına inanıyorum. Bağış yapan insanların da açıkça bunu paylaşmaları gerektiğini düşünüyorum. Gençler bu konuda daha cesurlar. Oğlum yaptığı bağışları sosyal medyada paylaşıyor ve bununla gurur duyuyor. Kuşaklar arasındaki fark bu. Onlar için üretkenlik, görünür olmak ve yeni yöntemleri kullanmak bağışçılığın bir parçası.

Zeynep Erden Bayazıt
Nehir’in adını yaşatmak için Türkiye’de kanserli çocuklarla ilgili neler yapabiliriz diye konuşuyorduk. Ben basit, sürekli kılabileceğimiz “bir şey” peşindeydim. Maalesef her yıl 2500 – 3000 çocuk, çocukluk dönemi kanseri ile teşhis ediliyor. Bu sayı içerisinde 250-300 çocuk ise nöroblastom hastalığı ile mücadele ediyor. Nöroblastom, aniden ortaya çıkan, çok hızlı büyüyen ve semptomları viral bir hastalıkla karıştırılabilecek bir kanser türü. Bu yüzden de erken teşhisi pek mümkün değil. Çocukluk kanseri vakalarının toplam kanser vakaları içindeki payının az oluşu nedeniyle, buna ayrılan araştırma bütçeleri az. Ben ve eşim Mahmut, akademisyenlikten gelen bir istekle süreci iyileştirmek, bunun başka çocukların ve ailelerinin başına gelmesini engellemek istedik.
Biz, Nehir ile başlayan hikâyemiz sırasında iki konuyu öğrendik. Birincisi tıp konusu, yani tedavi olanakları, kanser türleri, hastaneler, doktorlar ile ilgili kısmı… Amerika’da bu şekilde kanserden etkilenmiş aileler öncelikli olarak bir tedavi bulunabilmesi için bağışçılık yaparak bu alandaki araştırmaları destekliyorlar. Ama Türkiye’de başka sorunlar var. Öncelikle bir kanser merkezi bulunmuyor, dahası çocuklar için bir çocuk hastanesi bulunmuyor. Çocukluk dönemi kanseri ile uğraşan doktorların uzmanlaşma gibi bir lüksleri yok. Bu alanda tıp uzmanlarının daha fazla çalışma yapmaları gerekiyor.
Öğrendiğimiz diğer konu ise gönüllülük. Amerika’da bütün hastaneler müthiş bir gönüllü desteği ile iş yapıyorlar. Büyük merkezlerde gönüllü olmak isteyen birçok insan var ve bunlar bir eğitim sonrasında seçiliyorlar. Yani herkes de gönüllü olamıyor. Bir de bu süreçte aile evleri (RMH) kavramı ile tanıştık. Ronald McDonald Vakfı her hastanenin yakınında farklı boyutlarda aile evleri kurmuş. Kanser tedavisi uzun soluklu bir tedavi ve hastanede uzun kalışlar gerektiriyor. Aile birliğinin olabilmesi için ve özellikle tedaviye dışardan gelenlerin kalacağı bir yer olması çok önemli. Bu evlerin sağladığı imkân çok kritik ve burada da çok büyük bir gönüllü desteği var. Benim RMH’de tanıştığım bir anne demişti ki “Burası başka bir dünya, başka bir yüzyıl, başka bir gezegen”. Evet, içerisine girince bambaşka bir düzen gerçekten de. Oradaki desteği ve bu dünyayı bize Nehir gösterdi. Biz de kalan diğer ailelere göstermek istiyoruz. Bunu “üzülürüz” diye düşünmeden yapacağız, çünkü artık tüm çocukların ne kadar güçlü olduğunu, ailelerin mücadeleci olduğunu bilerek gidiyor olacağız. Sonra da o aileler başkalarına yol gösterecekler.
Bu evlerde geçirdiğiniz zaman içerisinde sadece çocuğunuzun tedavisine konsantre oluyorsunuz. Bu müthiş bir destek. Bu özellikle çocuklar için kaliteli zaman geçirmek adına değeri ölçülemez bir imkân. Aynı zamanda çocuklar için yapılan çok sayıda etkinlikler var ve bu, çocuğun süreç içerisinde çocukluğunu kaybetmemesini sağlıyor. Çocuğun çocukluğunu sadece hastane anılarıyla geçirmemesi çok önemli. Biz bu güzel şeyleri Türkiye’ye aktarmak istedik ve KAÇUV’un aile evi ile karşılaştık. Türkiye’de anne babalara daha fazla yük düşüyor. Özellikle İstanbul dışından gelmiş ailelerin tedavi aralarında evlerine gitmeden burada kalmaları gerekiyor çünkü esas olarak kemoterapi sonrası bakım çok önemli. Biz Türkiye’ye döndüğümüzde KAÇUV’un Cerrahpaşa Hastanesi yanındaki Aile Evi yapılıyordu. Biz de çocuk oyun odasına ait donanımı üstlendik. Aynı zaman da kendi deneyimlerimizi de paylaştık.
Bizim yaşadığımız bir başka deneyim de aileler arası oluşan e-mail grupları. Bu gruplar içerisinde hem bilgi paylaşılıyor hem de inanılmaz bir dayanışma kuruluyor. Çocuklarını kaybeden anne babalar da bu gruplar içerisinde bilgi paylaşmaya ve araştırma yapmaya devam ediyorlar. Bu gruplarda benim geçtiğim yollardan geçenlere yardım edeyim duygusu hâkim. O grup bilgi birikimini sağlıyor. Farkındalık yaratmak da çok önemli. Bizler acımızı kendi içimizde yaşıyoruz ama bunu paylaşmak ve bir grup oluşturmakla birbirine destek verebilen bir topluluk oluşturuyoruz. O an için birbirine yardım etmek birleştirici bir güç oluşturuyor.
Nehir’in adıyla bir şeyler yapmak istediğimiz zaman gördük ki vakıf kurmak öyle kolay bir iş değil. Tersine tam zamanlı profesyonel yapılması gereken bir iş. Diğer yandan yapmak istediklerimizle KAÇUV’un yaptıkları arasında bir paralellik gördük. Birleşmek ve gücümüzü arttırmak daha anlamlı geldi. KAÇUV’un da burada çok emeği var. Kapalı bir kurum değiller, bizi her zaman içlerine aldılar. Aile Evini planlarken sürekli olarak karşılıklı fikir alışverişinde bulunduk. Ben RMH’lerin işleyiş şekillerini kaleme aldım. Daha sonra kitap çevirisi için bize geldiklerinde Nehir’in adıyla kalıcı bir şeyler yapmak istediğimizi biliyorlardı. Nehir’in Adımları Koşusu ile de kaynak geliştirmek ve bağış yapmanın yanı sıra karşılıklı iletişim içerisinde nasıl daha iyi yapabiliriz diye sürekli düşünüyoruz. Bağışçı-STK ilişkisi karşılıklı emek gerektiriyor. STK’ların da bağışçılarını içlerine almaları gerekiyor.
Ben küçük desteklerin yarattığı etkiyi çok önemsiyorum. Bu tür durumlarda ilk destek aslında çevrenizden geliyor. Biz akademik çevremizden başlayarak başarılı bir kaynak yarattık. Yazdığım blogu okuyan arkadaşlarımın yanında bizi hiç tanımayan insanlar da bu hareketi takip etmeye başladılar ve bize destek oldular. Bu küçük küçük destekler birleşti ve büyük bir desteğe dönüştü. Şimdi son dört yıldır Nehir’in Adımlarını gerçekleştiriyoruz. İstanbul Teknik Üniversitesi Maslak Kampüsü’nde gerçekleşen koşu, piknik ve küçükler için etkinlikler her sene ilgiyle karşılanıyor. Hem etkinlikte güzel bir kaynak yaratılıyor, bir yandan da çocukluk dönemi kanseri ile ilgili farkındalık yaratıyoruz. Bir yandan da ben o gün kızımla, kızıma özel bir gün geçirdiğimi düşünüyorum. Bu beni çok mutlu ediyor. Parkuru Nehir’e selam olacak şekilde 3,5 km olarak düzenledik. Amacımız kanserli çocuklara ve ailelerine onların yanında olduğumuzu göstermek ve destek olmak. Etkinliğe katılım ücreti KAÇUV yararına kullanılıyor. Bu katılım küçük desteklerin gücünü arttırdığı gibi birbirine bağlı ve birbirine destek olan bir topluluk oluşturuyor. Bu benim için çok değerli.


