
Suzan Onat Bayazıt
Zeynep Hanım (Zeynep Kamil Hastahanesi’nin kurucusu), Fatma Aliye (Kızılay Kadın Kolları kurucusu ve gönüllüsü), Belkıs Hanım (Kadın Hakları Koruma Derneği) ve adını tek tek anamadığım pek çok kadının Istanbul Hasta Çocukları Koruma Derneği, Türk Tabipler Birliği ve Türk Kardiyoloji Derneği gibi kuruluşların gelişimi için nasıl çabaladıklarını ve Türkiye’nin sağlık politikalarını etkileyebildiklerini bilmek bu ülkede yetişmiş, çalışmış bir kadın olarak benim de üzerime düşen toplumsal görevleri hatırlatıyor ve önemli katkılar yapabileceğimi düşündürüyor.
1960 ve 1970li yıllarda Türk-Amerikan Üniversiteli Kadınlar Derneği’nden kadınların biraraya gelip yanlarına aldıkları öğretmenlerle Anadolu seyahatlerinde en çalışkan kızları belirleyip, anne ve babalarının iznini aldıktan sonra, kek-kurabiye satışı, kermeslerle topladıkları fonlarla, ilkokuldan üniversiteye kadar onların eğitimini üstlenmeleri gerçekten örnek bir davranış. Annem 30 sene cemiyetlerde gönüllü faaliyet yürütmüş, geleneksel yöntemlerle kaynak geliştirmişti. Ben de onunla birlikte çocukluktan itibaren bu etkinliklerde yer alır, ufak tefek de olsa kaynak yaratma faaliyetlerine yardımcı olurdum.
Bugün bu deneyimlerden esinlenerek ancak daha nesnel kriterler ve etkili yöntemler ile bağışçılık ve gönüllülük çalışmaları yürütmeye çalışıyorum. Desteklediğim kuruluşların özellikle “şeffaf ve hesapverebilir” olmasına itina gösteriyorum. Bunun yanı sıra sosyal değişime inanan bir kişi olarak desteklediğim projelerin fark yaratma potansiyeline bakıyorum. Sosyal değişime katkı sağlayabilecek, insanların yaşamlarında farklılık yaratabilecek, yüzeyde görünen değil sorunların kökeninde yatan nedenlerin çözümüne yönelik çalışmalara destek veriyorum.
Bu minvaldeki ilk ciddi sivil toplum serüvenim Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ile başladı. Kurucu ekip olarak gençlere yapılan yatırımların toplumda dönüştürücü bir etki yapacağı düşüncesiyle eğitim ve gençlik sorunlarını çözmek için 2002 yılında yola çıktık. TOG’a girişimle birlikte benim de hayatımda ciddi bir değişiklik oldu. Sürekli bir öğrenme sürecine girdiğimi gördüm. Toplumsal meselelere daha gerçekçi bakmaya; insanımızı ve yerel koşulları daha iyi anlamaya başladım. Şirketlerde alışık olduğum dikey ilişkilerden daha farklı bir ilişki biçimini deneyimledim. Gönüllüleri motive etmek için farklı yaklaşım ve beceriler gerektiğini gördüm ve bunları TOG sahasında edindim. Gençlerle kurduğum yakınlık sayesinde çocuklarımla olan ilişkimin de başka bir boyut kazandığını itiraf etmeliyim.
Bireysel bağışçı olarak TEGV, TOG, Garaj İstanbul, Greenpeace, Açık Radyo, Mor Çatı gibi bazı kuruluşları desteklemenin yanı sıra yakınlarımı da bu işe çekmek için çeşitli fırsatları kullanıyorum. Örneğin doğumgünümde sevdiklerimin bana hediye alması yerine TOG’daki burs fonuna bağış yaparak bir gence bir yıl süresince burs katkısında bulunmalarını istiyorum. Her yıl sonunda buluştuğum kadın arkadaşlarımla burs fonları yaratıyoruz.
STK’ları desteklemenin destekleyen açısından kazandırdığı sayısız faydadan en önemlisinin aidiyet duygusu olduğunu düşünüyorum. Hem içinde yaşadığınız toplumu daha çok sahipleniyor ve sorunların çözümünde pay hissediyor hem de diğer destekçilerle, gönüllülerle, faydalanıcılarla kucaklaşıyorsunuz. STK’lara katılanlar birbirini tanıyor, birlikte işler yapıyor, yaşamlarını zenginleştiriyorlar. STK’lar bir yandan benzer dünya görüşlerine sahip insanları birleştirirken diğer yandan farklılıklarımızı anlamamıza ve farklılıklara rağmen birlikte iş yapmamıza imkan tanıyor. Ayrıca kendinizi daha iyi tanıyıp daha faydalı olmanızı da aracı oluyor. Bu kuruluşları benimseyip onların çalışmalarının daha iyi bir seviyeye taşımak için ben ne yapabilirim diye baktığınızda kendinizden verebileceğiniz pek çok şeyin olduğunun farkına varıyorsunuz. Bunların içinde eğitiminiz, uzmanlığınız, zamanınızdan tutun da bağlantılarınıza kadar bir STK için çok değerli olabilecek pek çok faktör yer alıyor. Ben de parasal desteğin de ötesinde çok çeşitli şekillerde katkılar sunarak atılan bir taşın suda hare etkisinin genişlemesine uğraşıyorum. Bunların başında tecrübeme istinaden finans bilgimi bir sosyal girişimci gibi kullanmam geliyor.
Çocukluğumda bir iş kadını olan yengemi örnek alırdım. Rahmetli yengem Türkiye’nin ilk kadın maden tüccarı idi. Ben de onun gibi meslek sahibi olmayı istedim ve Boğaziçi Üniversitesi ekonomi eğitimi sonrası de Amerika’da yüksek lisans yaptım ve bankacılık eğitimi aldım. Kadınların yapacak daha çok şeyi olduğunu 1998 yılında annemi kaybettiğim sene ikinci çocuk sahibi olunca anladım. Bu jenerasyonda biraz daha farklı ama benim jenerasyonumda iş dünyasında az kadın olduğu için kurumsal hayatta çok daha fazla mücadele etmek zorundaydınız. Bugün bazı şirketler çocuğunuzu iş seyahatinize almanız için yanınızda getirdiğiniz arkadaşınızın otel parasını karşılıyor. Belki aynı sorunları bugün kamu sektöründe çalışan kadınlar da yaşıyordur. Nitekim kaymakam ve vali olan kadın sayısının azlığı bunu gösteriyor. Bu yüzden finans kariyerime bir süre sonra kendi şirketimi kurarak ve danışmanlık hizmeti vererek devam ettim. Bu arada bir yurt dışı yaşam tecrübemden sonra döndüğümde bilgisayar teknolojisinin hızla değiştiğini web site yapımları gibi konularla ilgenmem gerektiğini gördüm ve 2001 yılında Boğaziçinde bilgisayar programcılığı eğitimi ve sertifikası aldım. Akabinde özellikle uzmanlığım olan konularda STK’lara destek olmayı tercih ettim. Finans sektöründeki profesyonel deneyimimi STK’lar için kullandığım yerlerden biri 12 uluslararası bankanın katılımı ile sendikasyon bağış sistemi oluşturulması idi. Bu tekniğin tasarlanması ve fonların toplanması sonucu 35 il halk kütüphanesinin yenilenmesine katkıda bulundum.
STK’lara başka nasıl destek olabilirim diye düşünürken kişisel kapasitemi de geliştirme ihtiyacı hissettim. Profesyonel eğitimler alarak edindiğim yeni beceri ve bilgileri inandığım amaç doğrultusunda beceri setimi geliştirilmek için kullanıyorum. Örneğin küçük STK’lara sosyal medyanın etkin kullanımını öğretiyorum.
STK’ların bağımsız olmaları için kaynaklarını çeşitlendirmeleri gerektiğine inanıyorum. Bunun için bazen bireysel olarak bazen grup içinde STK’ları desteklemek için onların kaynak geliştirme çalışmalarına yardımcı oluyorum. Örneğin iki araba yarışçısının arabalarının üzerindeki tüm reklamları burs fonu için bağışladıkları, 250 öğrencinin 4 yıllık bursu para toplanılan etkinlikler bunların arasında yer alıyor. Farklı olmanın önemine inanıyorum. Şirketlerin yaratıcı olmayan tekliflerle ilgilenmedikleri bilgisiyle kaynak geliştirme faaliyetlerine yaratıcı yöntemler uygulamaya çalışıyorum .
Bağışçılıkta gidilecek daha çok yolumuz var. Şirketlerin bağışçılığı kurumsal sosyal sorumlululuğun bir boyutu olarak görmesi ama bununla yetinmeyip sürdürebilirliğin diğer kriterlerini de yerine getirmeleri gerekir. Varlıklı aileler kurdukları vakıflarında sosyal adaleti daha fazla odaklarına koymalılar. Bireysel bağışçılar, özellikle her sosyal ve ekonomik gruptan kadınlar biraraya gelerek güç ve becerilerine göre katkı sağlayarak ortak sorunların çözümü için birlikte çalışmalılar. STK’lar ise şeffaflık sistemlerini geliştirmeli, kaynaklarını nasıl kullandıkları gösterebilmeli, iletişim ve ilişki geliştirmeye önem vermeli hem planları hem yaptıkları işleri iyi sunabilmeliler. Gönüllülük ve bağışçılık ile ilgili okullarda dersler ve eğitici programlar olmalı. Çalışanların maaşlarından küçük miktarlar da olsa bağışta bulunmaları iş yerlerinde yaygınlaştırılmalı.
Farklılıklarıyla birlikte yaşayan, insanların birbirine saygı duyduğu, farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir Türkiye hayalim var. Bu uzun bir süreç olmasına rağmen insanların bu bilince ulaşacağını düşünüyorum. Bağışçı olmak bizi bizlere yüklediği sorumluluktan dolayı bu süreci hızlandırabilir.

Şerafettin Erbayram
Sivil toplum, benim için ortak amaçlar doğrultusunda bir araya gelme ve değişimin yaratılabileceğine dair olumlu bir tutumla, süreklilik içinde bu amaçlar için kolektif çalışmalar üretmek anlamına geliyor. Vakıflarla tanışmamı ve sivil topluma yönelmemi İstanbul’da, 1960lı yıllarda Bayer’de çalıştığım sırada edindiğim bir farkındalığı borçluyum. Tarım ilaçları bölümünde neşriyat müdürü olarak yürüttüğüm görevlerimden biri yurtdışından gelen misafirleri ağırlamak, onlara İstanbul’u tanıtmaktı. Ama İstanbul’u kendim bile yeterince tanımıyordum. Bu eksikliğimden yola çıkarak Turizm Bakanlığı’nın açtığı turizm rehberliği kurslarına katıldım. Kursun bir bölümünde yer alan Selçuklu ve Osmanlı vakıfları ile ilgili anlatımlardan derinden etkilendim. Bu, beni konu hakkında yayınlar bulup okumaya, vakıfları yakından izlemeye ve bir sonraki aşamada onların içinde yer almaya teşvik etti.
Sonraki yıllarda aslında bağışçılık ve sivil toplum liderliğinin tohumlarının çok daha önceden atıldığını anladım. Annem bize olumlu yaklaşımı ve başkalarının haklarını gözetmenin önemini aşılamış. Almanya’da yükseköğrenim için geçirdiğim süre ise toplumsal gelişime katkıda bulunmanın kişisel bir zorunluluk olduğu, bilginin üstünlüğü ve paylaşılması gerektiği, toplumların ancak bu şekilde ileri gidebileceklerine dair fikirler içime işlemiş. 1970li yıllarda memleketim olan Bolu’ya dönüp ikinci kariyerime başladığımda, ‘Bolu’ya ve Bolululara nasıl daha faydalı olabilirim’ sorusu beni çeşitli sosyal ve ekonomik girişimlere öncülük etmeye sürükledi. Artık başka türlü davranamaz, düşünemez olmuştum.
Bolu Turizm Derneği’ne katılımım ile ilk sivil toplum deneyimim başladı. Ancak benim için asıl dönüm noktası 1986’da İzzet Amca’nın (Baysal) kendisi tarafından İzzet Baysal Vakfı mütevelli heyetine davet edildiğim an oldu. Bu, bana olgunlaşma safhası gibi geldi ve misyonumu daha iyi idrak etmemi sağladı. Bolu’ya bu kadar emeği geçmiş bir insanın benim topluma hizmetime önem vermesi bu konulara daha çok meyil etmeme neden oldu. İzzet Amca’nın ‘kefenin cebi yok, bu dünyada ne yaparsan onunla gidersin’ anlayışıyla bugün onun yolunda ilerliyoruz. İzzet Baysal Vakfı bu zamana kadar 300 trilyon TL tutarında sosyal yatırımı ve 150’ye yakın eseri ile Bolu’da sağlık ve eğitim alanlarındaki yapılaşma sorunlarını çözdü. Biz de onun bıraktığı bu mirası başarılı bir şekilde devam ettirmeye çalışıyor ve onun yaptıklarından feyz alıyoruz.
Bilgi-araştırma, yenilikçilik ve fırsatları kovalama gerek iş yaşamımda gerekse sosyal girişimlerimde benim kılavuzum olmuştur. Bilmediğim konuları öğrenmeye, bildiklerimi paylaşmaya gayret ettim. Başkalarının potansiyel görmediği, desteklemediği, risk almak istemediği alanlara girdim. Bilgi birikimimi ve araştırmacı ruhumu ticaretin yanı sıra sosyal alana da uyguladım. Böylece iyi sonuçlar aldığımız, Bolu’yu hep bir adım ileri götüren projeleri hayata geçirebildim.
Yönetim Kurulu’nda yer aldığım Rotary Kulübü, Bolu Kalkınma Vakfı üzerinden de Bolu’nun kalkınmasına yönelik yürüttüğümüz başka çalışmalar da var. Ancak burada şu anda en büyük tutkum haline gelen ve liderliğini üstlendiğim Bolu Bağışçılar Vakfı’ndan bahsetmek istiyorum.
2006’da, Ahmet Baysal Bey ile birlikte TÜSEV’in düzenlemiş olduğu Sosyal Yatırım Konferans’ına katıldık. Öğleye kadar kalıp Bolu’ya geri dönmeyi düşünüyorduk. Ancak dünyada gelişmekte olan bu yeni vakıf anlayışı ve farklı ülke örnekleri o kadar ilgimizi çekti ki tüm günü orada geçirip bugün ‘bağışçılar vakfı’ olarak adlandırdığımız o modeli tanımak istedik. Küçük katkıların bir araya gelerek yerel projeleri finansa etmesi fikri bizi çok heyecanlandırdı. İzzet Baysal Vakfı’nın kendi mal varlığı vardır, başkalarından bağış talep etmez, konuları bellidir, eğitim ve sağlık alanının dışına çıkmaz. Bağışçılar vakfı modeli bize İzzet Baysal Vakfı’nı tamamlamaya aday bir yapı olarak göründü. Dolayısıyla bu modeli Bolu’da hayata geçirmek için hemen harekete geçtik. Beş kişilik çekirdek bir ekip oluşturduk. Kurucu ekibe katılacak kişileri birlikte belirleyip arkadaşlarımıza modeli anlattık, ikna olanlar ekibe dahil oldular. Herkese katılım için mektup göndermeyi ihmal etmedik, böylece kuruluş sürecinde kimseyi kasıtlı olarak dışarıda bırakmadık, katılmak isteyen herkese kapıyı açık tuttuk.
Anadolu insanın fevri tutumu birlikte hareket etmeyi engelliyor, söylenen her şey lafta kalıyor. Ancak biz bunu kırabildik. Bu modele inanmış ve Amerika’da bu tip oluşumların içinde yer almış olan Bolulu dostumuz Haldun Taşman Bey de memleketine bir hediye yapmak istedi ve bu süreci destekledi. Onun ‘siz ortaya ne koyarsanız ben de dört katını vereceğim’ demesi bizleri daha da teşvik etti ve süreci hızlandırdı. 32 kişiden oluşan kurucu ekip olarak her birimiz 5.000 dolar vererek vakıf anavarlığını oluşturduk. Vakfın kuruluşu pek çok kesimde tepkiyle karşılandı. İzzet Baysal Vakfı varken böyle bir vakfa gerek olmadığı söylendi. Motivasyonumuzun düşmesine izin vermedik, azimle ve sakinliğimizi koruyarak yolumuza devam ettik. Bu tepkiler, eğitimi temel faaliyet alanı seçene kadar devam etti. Ne zaman Üniversite ve Bolu Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortak bir çalışmanın içine girdik ve erken çocukluk dönemi eğitim merkezi oluşturduk, o zaman halkın, medyanın ve diğer kurumların bize bakış açısı değişti, bir sahiplenme ve kabullenme oluştu. Vakıf böylece rüştünü ispat etmiş oldu.
Bilgiye verdiğim önemden dolayı bu vakıf söz konusu olduğunda da ‘her şeyi biz biliriz’ tavrı takınmadık, kişi ve kuruluşlara danışarak programlarımızı oluşturduk, danışma kurulları kurduk. Bir nevi TÜSEV’in verdiği eğitimlerden geçtik. Bunların da etkisiyle değişim teorimizi oluşturduk ve her basamakta geriye dönüp sağlamasını yaptık. Örneğin daha yaşanılır bir Bolu için eğitim seviyesinin yükseltilmesi gerektiğine düşündük. Bolulu gençlerin yüksek öğrenime katılımının arttırılması hedefine ulaşmak için buna ket vuran nedenlere baktık ve öncelikle bu sorunu çözmeye çalıştık. Bolu’da gençlerin üniversiteye giriş sınavındaki başarı oranının düşük olması her zaman Milli Eğitim Müdürlüğü ve eğitim kurumlarına eleştiri oklarının çevrilmesine neden olmuştur. Bolu İzzet Baysal Üniversitesi bir tespitle ortaya çıktı. Okul öncesi eğitime katılım oranının %5 olduğunu ve erken çocukluk eğitimi almamış bireylerin yaşamının geri kalanında başarılı olamayacaklarına dikkat çekti. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin başka yerlerine örnek olabilecek, tekrarlanabilecek, üniversitenin vizyonu ve uzmanlığı ile şekillenen, Milli Eğitim Müdürlüğü ile işbirliğinde güçlenen, bağışçılar tarafından desteklenen bir eğitim merkezi kurduk. Bu üçlü işbirliğinin içinden çıkamayacağımız, özel bir girişimin kamuya devredilmesinin verimsiz olduğu vb. uyarılar, eleştiriler aldık. Yine de yolumuza devam ettik. Çok da güzel geri dönüşler aldık. Artık yaygınlaştırmak istediğimiz model için elimizde somut ve yaşayan, başarısı kanıtlanmış bir örnek duruyor.
Burada ortaya koymaya çalıştığım birkaç şey vardı: bağışçıları ortak bir amaç için bir araya getirmek ve birlikte neler yapabileceklerini göstermek; sadece bina inşaatı yapmak değil binaların içine de, yani öğretmenlerin kapasitelerinin arttırılması, eğitimde alternatif metotların kullanılması, aile-çocuk iletişiminin geliştirilmesi vb. konulara yatırımı yapılmasını sağlamak; üniversite, kamu kuruluşu ve bağışçıların birlikte çalışabileceğini kanıtlamak. Şimdi kamu bütçesinde erken çocukluk dönemi eğitimine daha fazla yer açılması için milletvekillerine baskı yapıyoruz, bu alandaki politikaları etkilemeye çalışıyoruz. Diğer illerdeki bağışçıları bu tip çalışmalar yapmaya yönlendiriyoruz. Böyle bir bütüncül anlayışla başlangıçta koyduğumuz hedefe yaklaşabiliriz. 10 sene içinde Bolu’da erken çocukluk dönemi eğitimi almamış çocuğun kalmamasını ve çocukların hayatlarının her alanında başarılı olarak, toplumsal bir bilinç ile yetişmelerini ümit ediyoruz.
Değişim teorimizi nasıl uyguladığımıza dair verebileceğim bir diğer örnek de tarım alanından geliyor. Vakfın vizyonu olan ‘daha yaşanılabilir bir Bolu’ için ulaşmamız gereken hedeflerden bir diğeri de Bolu’nun sürdürebilir bir şekilde kalkınmasını sağlamak. Halkın yediği ürünlerin sağlıklı olması da bağlantılı bir diğer konu. Bunun yollarından biri tarımda verimliliğin arttırılmasıdır. Tarımda verimlilik nasıl arttırılır? Toprağınızın yapısını bilmeden verimliliği arttıramazsınız. Öncelikle toprak verimlik haritası çıkartmak gerekir. Sonuçlara istinaden gübreleme pratiklerini değiştirmeli, onu bitkisel çeşitliği arttırmak takip etmeli ve daha sonra organik tarıma geçilmeli. İşte bu mantıksal döngüyü adım adım takip ediyor ve hedeflerimize yakınlaşmaya çalışıyoruz. 50 yıldır elmacılık yapan ama kendini yenileyemediği için pazardaki değeri düşen Seben ilçemizde sulama tekniklerini değiştirerek ve adaptasyon bahçeleri kurarak bireysel bağışçıların katkısıyla uygulamaya koyduğumuz proje bu temelde ele alınabilir.
İzzet Amca’nın bir sözü vardı “Türkiye’de benim mali durumumda en az bir milyon insan var. Bu bir milyon insanın yarısı benim yaptığımın yarısı kadar hayır işi yapsa, bu memleket dünyanın en güçlü ülkesini geride bırakır”. Buna atfen ben de şöyle diyorum. “Ben tarım alanında uzmanlaşmış teknik bir adamım, benim gibi her teknik adam Bolu’da 3 köyün kalkınması için proje yapsa ve uzmanlığını kırsal kalkınma için bağışlasa, biz sürdürülebilir tarımda çığır açarız”.
Sosyal girişimlerimin başlangıcında genellikle olumsuz düşünmeyi alışkanlık haline getirmiş kişiler beni yapmak istediğim şeylerden vazgeçirmeye çalışmıştır. Eleştiri ve uyarılara rağmen bildiğim konularda geri durmadım ve bu da beni pek çok girişimin lideri yaptı. Bağışçı veya sivil toplum lideri olarak, başkalarının girmek istemediği alanlara girmeye, risk almaya, uzmanlığımızı ve bilgimizi toplumun yararına kullanmaya ve bir sonraki adımı önceden düşünerek hareket etmeye mecburuz. Pozitif yaklaşım ve sürdürülebilir değişim anlayışı bizi ileriye taşıyacaktır. Bağışçı olarak bir diğer sorumluluğumuz da yaşadığımız yerin gelişimine katkı sunmaktır. Bu, hem bizi yetiştiren topluma geri verme sorumluluğumuzun gereğidir hem de yaşadığımız yerin koşullarını, ihtiyaçları, dinamikleri aktörlerini en iyi tanıyan kişiler olarak (uzaktan kalkınma programları yürüten bir vakfa kıyasla) en fazla fark yaratabileceğimiz yeri işaret etmektedir.

Şule Kurt
2011 yılından beri iki ablamla birlikte, eskiden yaşadığımız yer olan evimizi dönüştürerek başlattığımız Çağdaş Yaşam Dila Kurt Eğitim Evi’nin çalışmalarında yer alıyoruz. 2008’de kızım Dila’yı kaybettikten kısa bir süre sonra ‘ben cebimde onun harçlığını tutamam, bununla bir şey yapmam gerekiyor’ diyerek Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) gittik ve onun aylık harcamasını üniversite öğrencilerine burs olarak vermek üzere bir aile fonu oluşturduk. Orada Prof.Dr. Türkan Saylan ile tanıştık. O bizim derdimizden anladı, biz onun söylediklerinden etkilendik. Türkan Hanım sizden birşey istemeyen ama sizde her şeyinizi verme duygusu yaratan bir kişiydi. O günden itibaren ÇYDD ile aramızda güzel bir ilişki oluştu ve yapmak istediklerimizi ÇYDD çatısı altında yapabileceğimize dair bizde güven duygusu pekişti. Daha sonra Dila’nın arabasını satıp geliriyle ÇYDD bünyesinde iki kütüphane yaptırdık.
Yaşadığımız evde daha fazla kalamayacağımızı anlayınca ‘bu evle ne yapabiliriz’ diye düşünmeye başladık. Burası 200 yıldır ailemize ait olan, çok keyifli günlerimizin geçtiği bir yerdi. Satmak ve geliriyle bir şey yapmak, maddiyata dönüştürmek istemedik. Dila’nın odası dokunulmadan kalmalı, bizler gelip vakit geçirebilmeliydik. Çocuklarımızdan ‘vakıf kuralım’ diye bir öneri geldi. Ama bizim öyle bir donanımımız olmadığı için bu fikirden hızla uzaklaştık. Çocuklarımız ‘burası Dila’nın evi olarak kalsın ve Dila’nın istediği gibi çocuklarla dolsun’ dediler. Biz de onları dinledik, iyi ki de dinlemişiz. Şu anda burada 200’e yakın çocuğumuz var.
Evlerin sosyal amaçlı kullanımı fikri üzerine kız kardeşlerim ve annemle uzlaştık ve bunu yaşama geçirmek için ÇYDD’yi seçtik. Daha önceden ÇYDD ile bir tanışıklığımız yoktu. Kızım, vefatından 15 gün önce bize ‘buradan çıktığımda sizi ÇYDD’ye götüreceğim, orada gönüllü çalışmalara başlarsınız’ demişti. Bize ilk yol gösteren onun bu sözleri oldu. Onun düşüncelerine, ideallerine en fazla uyuşan, onu en çok mutlu edebilecek şeyin ne olduğunu düşündük ve sonunda ÇYDD yönetimi ile birlikte buranın bir eğitim evi olarak kullanılmasına konusunda anlaştık. Böyle duygusal bir nedenle yola çıktık ama ne kadar isabetli ve mantıklı bir karar verdiğimizden kısa sürede emin olduk.
Daha önce böyle bir projede yer almamıştık. İşi bilen kişiler olarak ÇYDD yöneticileri, çalışanları ve gönüllüleri bu alanın oluşturulmasında ve içeriğinin geliştirilmesinde temel rol oynadılar. Tek başımıza böyle bir eğitim evi kurup koordinasyonunu yürütemezdik. Onların deneyimi ve uzmanlığı sayesinde merkez oluşabildi. Biz çorbanın içinde tuz gibiyiz ve öyle olmaktan da çok mutluyuz. İlk günden itibaren görev ve sorumlulukları paylaşarak etkili bir işbirliği ortaya koyduk. Aile olarak biz de yürütme kurulunda yer alıyor ve merkezin işleyişi ile ilgili kararlara katılıyoruz.
Dila genç yaşına rağmen, sosyal sorumluluk bilinci gelişkin bir kişiydi. Özellikle Lions Kulüplerinde aktif olarak sosyal hizmet çalışmalarında yer alırdı; vaktinin önemli bir bölümünü hastaneler, huzurevleri, çocuk esirgeme kurumlarında gönüllülük yaparak geçirirdi.
31 Ocak 2011 günü Dila’nın doğum gününde eğitim evinin açılışını yaptık. ÇYDD ekipleri Ümraniye ve Üsküdar’daki mahalle muhtarlarını ve okul müdürlerini bilgilendirdi, onlardan çocukları merkeze yönlendirmelerini istedi. Eğitim evinin yürütme kurulunda sekiz ÇYDD şube başkanı yer alıyor. Genel merkez ve şubeler bu projeyi tamamen sahiplenmiş durumda ve sürekli olarak buranın nasıl daha iyi hale getirebileceği üzerine kafa yoruyorlar. Çocuklar tüm faaliyetlere herhangi bir ücret ödemeksizin katılıyorlar. Eğitim evinin gelir getirici faaliyeti bulunmuyor. Öğretmenler gönüllü olarak ders veriyorlar. Benzer şekilde bilgisayar laboratuvarı, kütüphane, dans stüdyosu, konferans salonunun bağışlar ve sponsorluklarla donanımı sağlandı. Biz de aile olarak gerektikçe eksiklikleri gideriyoruz.
Bugün eğitim evimize Üsküdar ve Ümraniye’nin farklı mahallelerinden 200 çocuk devam ediyor. Burası çok yönlü bir merkez. Çocuklara ve ailelerine yönelik eğitsel, sanatsal ve kültürel etkinlikler düzenleniyoruz. Çocuklar burada sosyalleşiyor; yüzme öğreniyor; dans ediyor; resim-müzik eğimi alıyor; satranç oynuyor; müze gezileri, yaz okulu projesi, okuma günleri gibi çeşitli faaliyetlere katılıyorlar. Gençler için sınav hazırlıklarına ve derslerine destek, rehberlik, bilgisayar eğitimi ve kişisel gelişimlerine katkı sunuluyor. Kadınlar ve yetişkinlere yönelik sertifikalı okuma yazma, el becerilerini geliştirme programları, bilgisayar eğitimi, seminer, konferans, panel, sergi çalışmaları gibi etkinlikler yürütülüyor.
Çocuklar buraya gelmekten ve faaliyetlere katılmaktan çok mutlu oluyorlar. Her gün buraya daha fazla bağlanıyor, buranın amacını anlıyorlar. ‘Ben de büyüdüğümde ÇYDD’de çalışacağım’ diyen çocuklar var. Veliler çocukların hem akademik başarısı hem sosyalleşmeleri açısından çok değiştiğini söylüyor. İçine dönük olan çocuklar akranlarıyla daha iyi iletişim kurup kendini ifade ediyor. Çocukların bakışlarının bile değiştiğini görüyoruz. Aileler açısından da burası özel bir yere dönüştü. Muhafazakar bir aileden gelen annenin, bale yapan erkek çocuğunun fotoğrafını çektiğine tanık oluyorsunuz. Hem çocuklarının gelişimlerini görüyor hem diğer ailelerle birlikte sosyalleşiyor, gönüllülük yapıyor, seminerlere katılıyorlar.
Bizim bu çalışmalarımızı gören dostlarımızda da bir şeyler yapma istediği oluşuyor ve hemen katkıda bulunmak için harekete geçiyorlar. Onlara teşekkür ettiğimizde, ‘hayır, asıl biz teşekkür ederiz, siz bize bu yolu açtınız’ yanıtını sıklıkla alıyoruz.
Gönüllü çalışmalar insanın ruh temizliği, mutluluk kaynağıdır. Bunun verdiği mutluluğu başka hiçbir şey vermiyor. Şurası olmasaydı çocuğunu kaybetmiş bir anne olarak benim yaşama dönmem çok zordu. Çağdaş Yaşam Dila Kurt Eğitim Evi’nin çocuklarla dolup taşması ve burada onların bir şeyler öğrendiklerini görebildiğim için olabileceğimin en iyi durumdayım. Kayıp veren birinin acısıyla başa çıkmak için yapabileceği en güzel şey toplumsal bir çalışmanın içerisinde yer alması ve elinde ne varsa onu vermesidir.

Tangül Sınav
Sanatçı bir ailede doğdum. Annem halı desinatörü, babam etnografya profesörüydü. Akademi yani şimdiki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi’nin ve Tatbiki Güzel Sanatlar şimdiki Marmara Üniversite, içinde geçti çocukluğum. Hoş bir çocukluktu, sanat ve sanatçılarla içiçeydi. Önce konservatuarda tiyatro sonra felsefe eğitimi aldım. Her şekilde okumaya devam ediyorum, şu an da işletme okuyorum mesela. Uzun bir süre senaristlik yaptım. Şu anda senaryo ve yapım hocalığı ile senaryo danışmanlığı yapıyorum. Sonra kendimi sanatçı bir ailenin annesi olarak buldum.
Çocukları büyütürken gençlerle çok yoğun bir şekilde beraber oluyorsunuz. Ailemizde yaşları 4 ile 27 yaş arasında değişen 16 genç var. Belki babamın da eğitimci olmasından dolayı gençler ve eğitim bizim için çok önemli. Toplumdaki gençler beni çok ilgilendiriyor çünkü toplumu yapılandıran, geleceğimizi belirleyenlerin gençler olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de sonuç odaklı, diploma almayı son hedef haline getiren bir eğitim anlayışı var. Gençler geleceklerini garanti altına almanın yolunun diplomadan geçtiğini düşünüyorlar. Ama aldıkları eğitim sanattan ve hayattan kopuk. Bu elbette onların suçu değil. Yaşamı boyunca türlü sınavları geçmek zorunda kalan, master ve çeşitli sertifika sahibi işsiz insanlar yaratıyoruz. Eğitimde ciddi bir reform yapılması gerekiyor. Eğitim sistemi gençlerin ne olacağını belirliyor. Size ne olacağınızı söylemeyen bir sistem oluşturulmalı ki istediğiniz yerde olamazsanız bile bunun sorumluluğu size ait olsun.
Siz nasıl bir toplum ideali kurarsanız kurun olması gereken oluyor, değiştiremiyorsunuz. Önemli olan farkındalığı daha yoğun olan, neyi-neden yaşadığını bilen bireylerden oluşan bir toplum. Bizler etrafımızda gördüğümüz her şeyden sorumluyuz. Fakat gördüklerimizi gereğinden fazla içselleştirip dışardan bakma yeteneğimizi de kaybetmemeliyiz. Tam tersine gördüklerimiz, farkındalığımızı arttırmalı.
Son dönemde artan bir öfke hali, her şeye muhalefet olma ve kuşku ile yaklaşma var. Olumlu hiçbir şey alkışlanmıyor. Bu, elimizdekini görmemize ve bütünü algılamamıza engel oluyor. Hem farkındalığı olan gençler yetiştirmek, hem de formal eğitime alternatif gelişim olanakları sunmak için bizler birikimlerimiz doğrultusunda sivil toplum kuruluşları içinde yer almalı, kendimize uyan şekillerde onları desteklemeliyiz.
Benim sivil toplumla ilk tanışıklığım önce Çekül sonra Türker İnanoğlu Vakfı (TÜRVAK) ile başladı. TÜRVAK’da senaryo hocalığı yaptım. Sinema konusunda eğitim alma olanakları sınırlı Türkiye’de. TÜRVAK’ta “Tren kaçtı ben sinemacı olamayacağım” diyen insanlar için gerçekten çok büyük bir olanak sağlanıyor ve çok büyük bir özveri ile çalışmalar sürdürülüyor. O çalışmanın içinde olmak da çok hoşuma gitmişti, Çekül de öyle. Gerçekten ikisi de çok idealist çalışmalardı.
Genç Hayat Vakfı ile çocuklarım sayesinde tanıştım. Vakfın kuruluşu sırasında, gençlerin sorunları, ihtiyaçları ve gelecek beklentilerini belirlemek amacıyla bir çalışma yapılmıştı. Çocuklarım, özellikle küçük oğlum, bu çalışmayı bayağı önemsemiş ciddiye almıştı. Eee sizde annesiniz çocuklarınızı etkileyen çalışma sizin de dikkatinizi çekiyor. Hele gençlik alanında çalışan bir vakfın varlığının çocuklarınızın ilgisini çekmesi doğal olarak sizi de etkiliyor. İlk önceleri vakfa maddi bağışçı olarak katıldım, düzenli bağışlar yapıyordum. Daha sonra çektikleri tanıtım filmlerinde gönüllü danışmanlık, seslendirmeler için sanatçı ve stüdyo ayarlanması gibi mesleğin getirdiği avantajlardan yararlanarak yardımlarda bulundum.
Genç Hayat Vakfı’nın genç bir kadrosu var bu yüzden onlarla çalışmak heyecan verici. Genç kadronun dinamizmi ve bir şeyleri gerçekleştirme hali bu zamana kadar alışık olduğum çalışma biçimlerinden çok farklı. Vakıf beni Yönetim Kurulu’na davet etmeden önce eğitimlerine çağırırdı. Bir etkinlikte bütün öğrencilere “neden geldiniz?” diye soruluyordu, bana da soruldu. Ben de “bu vakıfta çalışanlara gıpta ettiğim için geldim” diye yazdım. Bu şekilde dâhil edilmek çok güzel, böylece vakıf hakkında bilgi edinince gönüllü oluyorsun. Bu, seni orada yaşatıyor ve sonra yeni bir ufuk açıyor. Genç Hayat Vakfı seni içine alıyor dışarda bırakmıyor. Sadece bağış yaptığın bir yer değil, daha canlı olarak dâhil oluyorsun.
Genç Hayat Vakfı’nın hoşuma giden taraflarından bir diğeri de doğrudan gençlerle çalışmanın yanı sıra onlara değenleri de hedef grup olarak kapsamına alması. Önce öğretmenlere sonra velilere en son talebelere gidiliyor çünkü sadece gençleri bilinçlendirmekle bu iş olmuyor; onları çevreleyen şartları iyileştirmeniz ve onlara dokunan kişilere de ulaşmanız gerekiyor.
Geçen sene Eşitlik İçerde Şiddet Dışarda diye bir proje yapıldı ve o proje kapsamında kısa metrajlı film çekmeye karar verdiler. Dolayısıyla yaptıkları benim alanıma ciddi bir şekilde girmiş oldu. O projenin içinde gönüllü olarak bulunduğum zaman daha farklı bir platformla karşı karşıya kaldım. Önce bir kere bir projenin vakıf içinde işleyişine daha yakından tanık oldum. Diğer türlü bir proje yapılmış, sonuçları şu olmuş şeklinde istatistiki bir bilgiyle karşı karşıya kalıyorsun. Ama bu şekilde birfiil içinde olmak daha farklı bir heyecan verdi. Üstüne üstlük saha çalışmasına da katılma şansım oldu.
“Şiddetsiz bir Toplum Nasıl Olmalı?” konusu üzerine önce öğretmenlere, velilere ve öğrencilere bir eğitim verildi; sonra öğrencilerden konu ile ilgili bir kısa metrajlı film çekmeleri istendi. Bu çekim ekiplerinin başına da Üniversiteli ağabeyler ve ablalar getirildi. Gönüllü gençlerin öğrencilerle çalışması ve film çekimlerinde onlara yardım etmelerini kolaylaştırma noktasında ben projeye dahil oldum. Ama gönüllü gençler yeterli sayıda olmayınca gidilmeyen birkaç okula ben gittim. Bu okullar İstanbul’un epey dışında kalan okullardı. Orada gençlerle bir araya gelmiş oldum. Gençlere nasıl dokunduğumuzu daha iyi anladım. Şiddet konusunun onların beyinlerinde nasıl bir değişime uğradığının, nasıl bir gelecek kurmak istediklerini, bu projenin onları nasıl etkilediğini canlı olarak gördüm. Senaryo hocalığı yapmaya başladıktan sonra ben daha çok şey öğrendim aslında. Bu gençlerle karşı karşıya kaldığım zaman çok profesyonel ekiplerle çalışıp da bu kadar amatör grupların arasında neler yaşanabileceğine tanık oldum. O pür duygu ve bilgi ile şiddetsiz bir toplum için düşünmek, tartışmak ve bir orta yol bulmak durumunda kaldılar. Onların beyinlerindeki fikir fırtınalarına yakından tanık olmak gerçekten çok heyecan vericiydi. Aslen sadece eğitim kısmına dâhil olacakken kurgu ve müzik gibi konularda daha çok kafa yordum ve katılım göstermek durumunda kaldım. Bu bana daha çok heyecan verdi.
Bu sayede senelerce biriktirdiğiniz bilginin bir yararını görmüş ve bunu bir yere aktarmış oluyorsunuz Aktarırken de kendinizi geliştiriyorsunuz, çünkü kendi ezberlerinizi bozuyorsunuz.
Gönüllü çalışmanın böyle bir tarafı var. Bambaşka bir bakış açısı getiriyor, bambaşka bir pencereden bakmak durumunda kalıyorsunuz. Biz kendi yaşadığımız şeylerle kendimizi kapatıp “benim doğrum bu, yanlışım bu, ben siyah giyerim, ben beyaz giyerim” gibi şeylerle kendimizi sınırlıyoruz, ama gençlerin böyle bir duruşu yok. Onlarla çalışırken nasıl kendilerini yenileyebildiklerini gördüm. Eşitlik İçerde Şiddet Dışarda Projesi’nden alınan sonuçlar gayet iyiydi. Kimi gençler yaptıklarını beğenmeyip hayal kırıklığı yaşadılar, kimi yaptıklarını yeterli bulmayıp yeni fırsatlar, olanaklar tanınmasını istediler. Yapılan proje sadece bununla kalmadı, şiddet konusunda onların kafasında yeni bir tanım oluştu.
Kişilerin bağışçılığa nasıl yaklaşacağı kendilerine bağlı. Ben Genç Hayat Vakfı’nda başlangıçta o kadar aktif değildim, sadece düzenli bağışçıydım, ama projeler geliştikçe, yaptıklarını duydukça vakıf daha çok ilgimi çekti. Bence bilerek, doğru yere bağış yapmak gerekiyor. Mesela alışverişten çıkıyorsunuz bir vakıf veya dernekten bir genç size çalışmalarını anlatıyor, bağış istiyor. Bazen düşünmeden o anda veriyorsunuz. Nereye bağış yaptığının araştırmasını yapmak kişinin kendi sorumluluğu. Diğer türlü sadece vicdanınızı rahatlatıyorsunuz. “Ben gerçekten yararlı olabilecek miyim” diye düşünmek lazım. Hepimiz kendi alanımızda bilgi sahibi oluyoruz. Beni şu an Tangül yapan bir bilgi kaynağı var. Bu bilgiyi paylaşmazsam bir anlamı yok. Amaç sadece para kazanmak değil, yararlı olmak olmalı. Ben güzel yemek yapıyorsam komşum onun tadına bakabilmeli. Bir şekilde insanlara dokunmamız gerekiyor.
Ben Eşitlik İçerde Şiddet Dışarda projesi ile 30 çocuğa dokundum, bu benim iki haftamı aldı ama 50 senelik birikimimle o bireylere dokundum. Kişiler sadece maddi destek vermek istiyorlarsa bunda bir sakınca yok. Doğru yerler olduğu ve kendi prensiplerine ters düşmeyen yerler olduğu sürece sadece bağışçı olarak da katılabilirler çünkü hepimizin zamanı o kadar müsait değil. Ama gönüllü olarak çalışacaksak gerçekten destekleyeceğimiz kuruluşlar kendi değerlerimizin ne kadar örtüştüğüne dikkat etmemiz ve kendimizden neler verebileceğimizi iyi düşünmemiz lazım. İyi işlerin yapılmasında sadece sivil toplum kuruluşlarının değil bizlerin de sorumluluğu var. Yer aldığınız projeler sizin de projeniz olmalı ki olumlu sonuçlar alınsın.

Timur Erk
1980’den bu yana bağışçı ve toplum lideri olarak sivil toplumda çalışmalarımı sürdürüyorum. Bulunduğum kuruluşlarda, ilgili ekiplerle birlikte projeleri oluştururum, insanlara çalışmayla ilgili net mesaj verebilecek ve onları ikna edebilecek görsel materyalleri yaratırım, kendi yapabileceklerimi ortaya koyar, etkiyi arttırabilmek için işbirlikleri kurarım. Türk toplumunun bir şeye inanabilmesi için onu gözünün önünde canlandırabilmesi gerekiyor; ortaya ne çıkacağını bilmeli ki destekleyesin ya da bir parçası olsun. Etkili bağışçılık ve sivil toplum liderliği için elini taşın altına koymanın önemine inanıyorum. Bu doğrultuda her zaman maddi ve manevi olarak öncelikle üzerime düşeni yetine getirip çalışmanın temellerini attıktan sonra diğer kişi ve kuruluşları yapılan işe dahil etmeye gayret etmişimdir.
Kaynaklar kısıtlı olduğu için inandığım bir projeye başlamadığım veya yarıda bıraktığım hiç olmadı. Siz gerekli çalışmaları yaparsanız ve yakaladığınız başarıyı somutlaştırırsanız birileri bunu mutlaka görecektir ve arkası gelecektir. Zaten sosyal girişimci ruh eksikliklere takılıp kalmadan ilerlemeyi, fırsatları kendin yaratabilmeyi öngörür. Kaydettiğiniz ilerlemeyi görünür kılabildiğiniz ve yapılabilirliği kanıtladığınız sürece paydaşlarınızın nazarında güvenirliğinizi artırırsınız. Ben bunu yaşamamım boyunca ilke edindim, bu sayede çevremi harekete geçirebildim, büyük projeleri uygulamaya koyabildim.
Hem sanayici olarak hem sivil toplum lideri olarak topluma karşı sorumluluklarım var. Benim misyonum biraz da bu ikisini birleştirerek kolaylaştırıcılık rolü oynamak. Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği’nin, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Kimya Meclisi’nin, Sektörel Dernekler Federasyon’un yönetim kurulu başkanıyım. Tüm bu kuruluşlarla olan ilişkim birbirilerini besliyor. Bağışçıların sahip oldukları bağlantılarını iyi tartması ve sivil toplum için nasıl en faydalı şekilde kullanabileceğini düşünmesi gerekiyor. Önemsediğiniz konular hakkında konuştuğunuzda ve başarı hikayelerini anlattığınızda, insanlar kendiliğinden destekçi haline geliyorlar.
Başlangıçta kuruluşları geliştirmeye çalışırken, birebir mal varlığı ortaya koyarken, ilerleyen aşamalarda sistem oturduğunda kuruluşların bağışçı olarak bana olan bağımlılığı azalmış oldu. Artık başkalarının stratejik bağışçılığa adım atmasında ve onlara uygun projelerle eşleşmesinde bir nevi kolaylaştırıcılık rolü oynuyorum. Örneğin Bolluca Çocuk Köyü’nün Türkiye’de kurulması için gerekli olan büyük fonun temin edilmesi bu rolüm sayesinde mümkün olmuştur.
Ele aldığımız konular ile ilgili gündem yaratmak ve toplumda farkındalık oluşturmak benim için anlamlı olan bir diğer strateji. Bunun için basın iletişimi, kamusal etkinlikler, bilgilendirme kampanyalarının içinde birebir yer almaya çalışıyorum.
Bağışçı, aynı zamanda yenilikçi çözümler üretebilmelidir. Alzheimer bakıcılarına eğitim verilmesiyle ilgili yeni bir çalışmaya başladım. Huzurevi değil farklı branşlarda poliklinik hizmetleri verecek bir ileri yaşam merkezi kurmak üzereyiz. Gözden kaçırılan konuların üzerine eğiliyorum. Örneğin organ bağışçılığının yaygınlaştırılması ve bu konuda tabuların ortadan kalkması için farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Obezite ile mücadelemiz dokunulmamış alanlarda yürüttüğümüz çalışmaların bir diğeri.
Bağışçının küresel bir misyonu olmalı; ele aldığı yerel konuları uluslararası platformlara taşıyabilmeli, uluslararası gelişme ve akımların kendi bölgesini nasıl etkileyebileceğini takip etmeli ve daha güçlü etki için desteklediği kuruluşların uluslararası hareketin bir parçası haline gelmesini sağlayabilmeli. Bizler dünya vatandaşı olarak sadece yaşadığımız yere değil ihtiyacı olan tüm toplumlara karşı sorumluyuz. Başkanı olduğum Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu üzerinden bu konuyla ilgili bir örnek vermek isterim. Özellikle Güney Asya ülkelerindeki sağlık kurumlarının ve sağlık alanında çalışan STK’ların proje tasarlama ve uygulama kapasitelerini güçlendirmelerine, koruyucu sağlık tedbirlerinin yaygınlaştırarak kıt kaynakları verimli bir biçimde kullanmalarına yardımcı oluyoruz. Bu ülkelere tek başına insani yardım sağlamak sorunları çözmediği gibi bağımlılığı arttırabiliyor. Bağışçıların bu konuda bilinçli hareket etmesi, kendilerinden başka neler verebileceklerini düşünmeleri ve özellikle yerel kapasite gelişimine öncelik vermeleri gerekiyor.
İlgi alanlarımın çeşitli olması ele aldığım konulara holistik çözümler getirebilmemi sağlıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse ‘madde bağımlısı çocukların suça yönelimini nasıl azaltabiliriz’ diye düşünürken bir kimyacı, sağlık ve sokak çocuklarının korunması konularıyla ilgili bir kişi olarak aklıma tiner paket boylarını büyütmek geldi, bu şekilde bunların hem temini hem kullanımı zorlaşacaktı ve öyle de oldu. Stratejik bağışçılığı uygulamak isteyen kişiler bu özelliklerini geliştirmeli ve sorunu kökünden çözebilmek için farklı açılardan yaklaşarak bütünsel bir yöntem takip etmeli. Kendilerinin farklı alanlarda uzmanlık ve deneyimleri yoksa çeşitli uzmanlardan görüş alarak bunları sentezlemeye çalışabilirler.
Trakya’nın en eski ailelerinden sayılırız. 1917 doğumlu olan babam, Ethem Erk, topraktan gelen zenginliği pekiştirmek için önce liseye sonra Almanya’ya kimya tahsiline gitmiş, savaş çıktığı zaman Türkiye’ye geri dönmüş. Sağlık veya ekonomi ile ilgili herhangi bir sıkıntısı olan babama başvururdu. Türkiye’nin ilk kauçuk sanayicilerinden biri olan babam o yoğunluğuna rağmen onların Marco Paşası olarak sorunlarıyla ilgilenirdi. Onun genleri bana geçmiş. Ben de aynı şekilde hem kendimi topluma karşı sorumlu hissediyor, hem de insanların ve kuruluşların önünü açacak işler yapmaktan müthiş keyif alıyorum.
Kızım 19 yaşında rahmetli olduğunda, evlat acısı bizleri haliyle çok etkiledi. O zaman her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu ve ortamdan ne elde etmişsek onu topluma geri vermemiz gerektiği düşüncesi bende doğdu. 45 yaşlarındaydım ve maddi manevi verecek bir şeylerim vardı. Kızım lisedeyken sınıfında sosyal sorumluluk etkinlikleri organize ederdi. Onun ideallerini gerçekleştirmek için kendimi hayır işlerine ve beyin zekatına verdim. Bir şekilde başarılı oldum herhalde ki farklı farklı yerlerden yönetim kurullarında yer almam için teklifler geliyor. Etkili rol oynayabilmek için bu tekliflerin hepsini elbette kabul etmiyorum. Nerede fark yaratabileceksem, orası ile kendimi sınırlı tutmaya çalışıyorum.
Yardımdan ziyade hizmet projelerini desteklemeyi tercih ediyorum. 1985 yılında Lions Kulübü Başkanlığı yaparken benimsediğim ‘balık vermek yerine balık tutmasını öğretmek’ prensibini kalkınma projelerinde hayata geçirmeye gayret ediyorum. Stratejik bağışçılığın temelinde bir seferlik yardım yapmak yerine kalıcı etki yaratacak, sorunu kökünden çözecek müdahaleler yatar. Belki daha fazla yatırım yapmanız gerekir ama böylesi inanın, uzun vadede çok daha ekonomiktir, çünkü kaynaklarınızı doğru yere koymuş olursunuz.


