
Nuri Has (Babası Kadir Has’ı anlatıyor)
Kadir Has Ailesi’nin bir ferdiyim. Halen Kadir Has Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanlığını yürütüyorum. Üniversite yıllarından beri, ailemizin ticari şirketlerinin yanı sıra, Vakıf Müessesesinde görev aldım. Vakfımızın kurmuş bulunduğu Kadir Has Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkanlığını dört yıl boyunca üstlendikten sonra, kurucusu olduğumuz Vakfı yönetmeye başladım. Aslında, hem Kadir Has Vakfı, hem de Kadir Has Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı’nı, babamız merhum Kadir Has Beyefendi’nin arzuları istikametinde, ağabeyim Can Has’la dönüşümlü olarak yürütmekteyiz.
Babamız hayatta iken, hem Vakfın, hem de Üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanlığı, uhdelerinde bulunuyordu. 2007 yılında ebediyete intikal etmeleri üzerine, Vakıf yönetimine ağabeyim Can Has geçti. Üniversite yönetimini de benim üstlenmem gerekti. Nitekim, söz konusu görevi, 2011’e kadar sürdürdüm ve dördüncü yılın sonunda ağabeyime devrettim. Aynı dönemde ağabeyimden de Vakıf yönetimini devraldım.
Aile reisimiz, babamız, merhum Kadir Has’ın hayat felsefesini benimseyerek, kendimi donanımlı bir birey olarak yetiştirebilme gayreti içinde oldum. Rol modelim, şüphesiz babamız Kadir Has’tı. Bugün, bir yandan Kadir Has Vakfı’nın sorumluluklarını yerine getirirken, bir yandan da Vakıf Senedi kapsamında yeni atılımlara girişiyoruz. Bütün bu hizmetlerimiz çerçevesinde, hem mali hem de hukuki sorumluluğumuz altındaki Kadir Has Üniversitesi’nin mükemmel bir şekilde yönetilmesi için çaba harcıyoruz. Kadir Has Vakfı vasıtasıyla yapmış olduğumuz bağışlar, ailemize büyük bir mutluluk kaynağı oluyor. Söz konusu bağışlardan toplumumuz yararlandıkça, bu mutluluğumuz kat be kat artıyor.
Ülkemizde, kalkınabilmenin tek yolu eğitimden geçiyor. Ancak, eğitim için altyapı ve fırsat eşitliğine şiddetle ihtiyaç duyuluyor. Bu ihtiyacı yıllar önce fark eden babam Kadir Has ve annem Rezan Has, hayır işlerine 1982 yılında başladılar; bu hizmetlerini kurumlaştırmak amacıyla, 1991 yılında Kadir Has Vakfı’nı kurdular. Vakfımız, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla 1992’de, “Kamu Yararına Çalışan Vakıf“ statüsünü kazandı.
Ailemiz, yaklaşık 30 yıldan beri, önce bireysel olarak, daha sonra da “Kadir Has Vakfı”nın çatısı altında, ülkemizin öncelikle eğitim ve sağlık alanındaki eksiklerinin giderilmesi için kendi imkanlarımız ölçüsünde kalıcı hayır eserleri yapıp, milletimize armağan ediyor. Babam Kadir Has, hayır işlerine başlarken, dedem merhum Nuri Has’ın, “Bir okul yaptırmak, bin kişiyi hapishaneye düşmekten kurtarır” öğüdünü rehber edinmişti. Kadir Has, bu uğurda harcadığı büyük servetiyle üniversiteler, ilk ve ortaöğretim okulları, hastaneler, müzeler, kültür ve kongre sarayları, ibadet kurumları, spor ve sosyal yardım tesisleri yaptıktan sonra, 1997 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirilirken, şunları söylüyordu: “Babamdan bana kalan belki de en güzel miras, hayırseverliktir.”
1980’li yıllardan günümüze kadar, yaptırdığı yaklaşık 50 adet kalıcı hayır eserini “Türk milletinin hizmetine sunulması şartıyla” kamu kurum ve kuruluşlarına armağan etti. Günümüzde ilham verici bir nitelik kazanmış olan bağış öykülerini anlatırken, şunları söylüyordu:
Çalışmaya genç yaşta başladım. Belirlediğim hedef ve ideale ulaşabilmek için, gece-gündüz çaba harcadım. Türkiye’nin zor bir döneminde çalışma hayatına atılırken; başarılı bir işadamı kimliği ile ortaya çıkıp, gençlere ve gelecek nesillere model olmam gerektiğini biliyordum. Bugün, bu idealime kavuştuğum, kamuoyu tarafından ifade edilmektedir. Elde etmeye çalıştığım bu başarı da, bana, tarifi imkansız bir bahtiyarlık vermektedir.
Geçen zaman içinde, değerli babamdan kalan servetle yetinmedim. Kimsenin gölgesinde kalmadan, kendi işimi kurup, sürekli geliştirmeye çaba harcadım. Parasız adamın, ‘oksuz yay’ gibi olduğunu, genç yaşımda anlamıştım. Ben de, her insan gibi huzur ve mutluluk arıyordum. Hayatın nimetlerinin değerini, hayatın zahmetlerinden öğrenmiştim.
Sadece çalışmak ve kazanmak yetmiyor; kazanmayı olduğu kadar, harcamayı ve paylaşmayı da bilmek gerekiyor. Çünkü, insanoğlunun sadece kendisi için yaşamasının mümkün olmadığı bir gerçektir. Doğup büyüdüğümüz topraklara, bize çalışma ve kazanma imkanı sağlayan ülkemize borçlu olduğumuz da, unutulmaması ve göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.
Eşim Rezan Has’la birlikte, hayatta olduğumuz sürece hayır işlerini kesintisiz sürdüreceğiz. Bizlerin ebediyete göçünden sonra ise, bu kutsal görevin devam ettirilmesi için Kadir Has Vakfı’nı kurmuş bulunuyoruz. Ülkemize, devletimize ve yüce milletimize ‘hayır’ olarak kazandırdığımız eserlerle, adlarımızın ilelebet yaşayacağı inancında içinde çok mutluyuz.
Vakfımız, bugün, ülkemizin köklü ve saygın vakıfları arasında yer alıyor. Bunu da kuruluş felsefemiz sağlıyor. Kadir Has, Vakıf Senedi’ni hazırlatırken, her ayrıntıyı düşünmüş, böylesine bir hayır kurumunun sürekliliğini koruması için maddi kaynaklarını da hazırlamıştı. Vakfımız, yurdun dört bir köşesine inşa ettirdiği yeni hayır eserleriyle hizmetlerini, merhum Kadir Has’ın arzu ettiği istikamette sürdürmektedir.
Merhum Kadir Has’ın yapmış olduğu bunca bağış arasında, kendisini en çok heyecanlandıran ve mutlu eden kuruluş, şüphesiz Kadir Has Üniversitesi’dir. Üniversitenin kuruluş çalışmaları 1992’de başladı ve 1997 yılında resmiyet kazandı. Üniversitenin Merkez Kampüsü’nün bulunduğu eski Cibali Tütün Fabrikası restore edilerek, üniversite binasına dönüştürüldü.
Kadir Has Üniversitesi, Kadir Has’ın yolundan yürüyerek, kurumsal, sosyal sorumluluk uygulamalarına ayrı bir önem veriyor. Bu arada, içinden çıktığı topluma faydalı olma vizyonu ile çeşitli projeleri hayata geçirirken, faaliyet gösterdiği Cibali bölgesinin kalkınması için üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor.
Kurucumuz Kadir Has tarafından başlatılan eserler sayesinde, binlerce gencimiz ilkokuldan üniversiteye kadar tüm eğitim ve öğrenim hizmetlerinden kolaylıkla yararlanırken, yine binlerle ifade edebileceğimiz derdine derman arayan vatandaşımız da, onun yaptırdığı hastaneler ve sağlık kurumlarından istifade imkanına sahip bulunuyor.
Merhum Kadir Has’ı ve ailemizi heyecanlandıran eserlerin ikincisi ise, İstanbul’un Tuzla semtinde kurulan “KASEV Kadir – Rezan Has Öğretmen Dinlenme Evi” idi. 12 Aralık 1996 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in katıldığı bir törenle açılan bu sosyal yardım tesisinde, on altı yıldan beri emekli öğretmenler kalıyor. Tesisin sakinleri, yaşamlarını adeta bir ev ortamında sürdürüyor. Kadir Has, sağlığında, söz konusu tesisin, emekli öğretmenleri huzur ve mutluluk içinde misafir edebilmesi için her türlü maddî desteği sağlamaktaydı. Vakfımız, KASEV tesislerine aynı duyarlılığı sürdürüyor.
Kadir Has Vakfı, bir yandan Türkiye’nin her köşesine inşa ettirdiği kalıcı hayır eserlerinin finansmanını sağlarken, bir yandan da kurucuları arasında yer aldığımız Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEG) ile Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ve üyesi olduğumuz Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV), Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı’nın (MAG) yanı sıra, Kayserililer Derneği İstanbul Şubesi’ne maddi destek veriyor. Özellikle Kayserililer Derneği aracılığıyla, her yıl 100’ün üzerinde öğrenciye öğrenim bursu sağlıyor.
Vakfımız, Kadir Has’ın başlatmış olduğu hayırseverlik geleneğini devam ettirme kapsamında, halen, sadece “Kadir Has Üniversitesi’nin kurucusu” sıfatıyla sorumluluk üstlenmiş bulunuyor. Diğer kalıcı hayır eserleri kamuya bağışlandığı için, onların yönetim ve bakımı, bağış yapılan kuruma bırakılıyor.
Kadir Has Vakfı, şimdi, kuruluşunun yanı sıra yönetimini de üstlenmek üzere olduğu yeni bir eğitim hizmeti başlatıyor; bu bağlamda, İstanbul genelinde ilk ve ortaöğretim kurumları açma hazırlığına girişmiş bulunuyor. Söz konusu projenin hayata geçirilmesiyle birlikte, okuma çağındaki çocukların, arzu ederlerse, ilkokuldan üniversiteye kadar “Kadir Has” adını taşıyan eğitim ve öğretim kurumlarında yetişmelerine imkan oluşturuluyor.
Bağış, bir gönül işidir. Ailemizin reisi, Vakfımızın ve Üniversitemizin kurucusu, merhum Kadir Has’ın deyimiyle, “ödenmesi gereken bir vatan borcu”dur, biz de bu ödevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz.

Ömer Faruk Boyacı
1967’den beri ailece Sirkeci’de yaşıyoruz. Ailem 1988 yılında Sirkeci bölgesinde bir otel yaptırmaya karar verdi. Benim de üniversiteden yeni mezun olduğum bu dönemde, sürece beni de dâhil etmek istediler. Ancak karşılaştığımız önemli bir sorun vardı: kimse otele gelmek istemiyordu. Sirkeci kimse tarafından bilinmeyen ve kabul görmeyen bir çöküntü alanıydı. Hatta kötü otelleri tanımlamak için ‘Sirkeci Oteli gibi’ yakıştırması bile yapılırdı o zamanlar.
Dernek işleyişinde katılımcı yönetim
Bölgeyi ayağa kaldırmak ve Sirkeci’yi dönüştürmek için bir mücadele başlatmamız gerekiyordu. Öncelikle burada bir dernek kurulmasına öncülük ettim, Sirkeci Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği. Derneğin işleyişinde katılımcı bir yönetim uygulamak amacıyla bölgedeki esnafı, manavı, emlakçıyı kısacası burada yaşayan bütün Sirkeci sakinlerini sürece dâhil ettik Uluslararası toplantılar ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla beraber yaptığımız çalışmalar sonucunda bir Sirkeci vizyonu geliştirme ve kamuoyunu bilinçlendirme yolunda sonuçlar almaya başladık. Hocapaşa gibi tarihi bir alanı bir projeyle ayağa kaldırdık, bu bölgenin kalkınmasına destek olduk. Şu anda da oldukça popüler bir yer olarak hayatına devam ediyor.
|
“Değişen dünya düzeninde daha katılımcı, daha dinamik hareket eden bir sivil toplum anlayışına ihtiyacımız var.” |
İki tane kırılma noktası yaşadık. 2010 Kültür Başkenti kapsamında Sirkeci için ciddi bir kaynak aldık ve altyapıyı geliştirdik. Süreç içerisinde Eminönü Platformu, Tarihi Yarımada Platformu ve Sirkeci’deki farklı çalışmalarda aktif olarak yer aldık. Üç sene önce bu birikimi insanların bilgisine sunmak için Küçük Oteller Derneği’ni kurduk. Kurucusu ve Başkanı olduğum bu Birlik kapsamında 32 bölgeden 300’e yakın üyemiz var. Bölgelerinde liderlik vasfı taşıyan, değişime aracılık yapacak insanların yer almasını amaçlarken, turizm sektöründeki yerleşmiş sivil toplum anlayışını değiştirmek istedik. Bu çalışmalarda katılımcı bir mantıkla yola çıktık, başkanlık süresini kısıtlı tuttuk, Türkiye’nin her yerinden katılımcılar nasıl bir dernek istediklerini söylemek için İstanbul’a geldiler ve bu fikirlerin tamamını sürece dahil ettik.
Sirkeci’de sürdürülebilir bir anlayışın var olmasını amaçlıyoruz. Sirkeci’nin kültürel bir kesişme noktası olması için, yabancı misafirler ve kentlilerin bir araya gelmeleri ve paylaşımda bulunmaları gerektiğini gördük. “Bölgeyi nasıl anlatırız” sorusunu kendimize sorarken, Tarih Vakfı’yla bir “Sözlü Tarih” çalışması yapmak istedik. İki nedenle bu projeye başladık. Birinci neden, bölgedeki insanları bilinçlendirmek, duygusal bağlarını artırmak ve yaşadıkları yeri tanımalarını sağlamaktı. İkinci neden ise kamuoyu ile paylaşacağımız “Sirkeci hikayeleri” oluşturmaktı. Bu kapsamda, Sirkeci’de doğup büyüyen insanların hikayelerini anlattığımız 35 video çektik. Çok farklı sosyoekonomik çevrelerden gelen kişilerden bölgenin hikayesini dinledik. Bölge tarihiyle ilgili tarihçiler ve arkeloglarla konuştuk. Tüm çalışmaları bir belgesele dönüştürmek ve bölgede yaşayanlara, “Burası sizin Sirkeci’niz” demek istiyoruz.
Kuşaklararası aktarılan sivil toplum bilinci
Başlattığımız mücadeleyi baba oğul olarak da devam ettirmek hatta sonraki nesillere de aktarmak istiyoruz. Çocuklarımızı da böyle bir anlayışla yetiştirmeye çalıştık. Nerede olursa olsunlar, hangi alanda çalışırsa çalışınlar, bu mücadeleyi benimsemeleri için çaba gösterdik. Toplumda rol modeli olacak insanların benimsedikleri misyonu geniş bir alana yaymaları oldukça önemli. Oğlum Semih, kendi ekibiyle beraber küresel bir proje olan ‘Impact Hub’ı İstanbul’da uygulamak için çalışmalara başladı. Sosyal girişimcilere ve gençlere bir mekan ve ortam yaratmak isteyen bir oluşum bu. Ben de bir sosyal yatırımcı olarak bu oluşumu destekliyorum. Aynı zamanda 180 Derece adında, öğrencileri ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren bir oluşumunda kurucu ekibinin içinde yer alıyor Semih. Bu da öğrencilerin potansiyellerini ortaya koyma amacıyla hayata geçirilmiş sosyal amaçlı bir oluşum. Ayrıca diğer oğlum Melih, Sinema Festivali düzenliyor ve Dem Derneği kapsamında aktif gönüllülük yapıyor. Böyle bir ortamda, sivil toplum kültürünü öğrenerek büyümenin çocuklarımızı etkilediğini düşünüyorum.
Bir tarafta Küçük Oteller Derneği, diğer tarafta Sirkeci Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği ve Impact Hub ile beraber yeni modeller ortaya koymaya çalışıyoruz. Üçünün birlikte ilerlediği doğrultuda çemberi büyütüyoruz. Değişimin gücüne inanıyoruz ve bu yolda çalışan sivil toplum kuruluşlarını destekliyoruz. Impact Hub üzerinden tanıdığımız Enes Kaya ve onun başlattığı Sinemasal Kültür Sanat Derneği’ne bağış yapmak bunun bir parçasıydı. Bir sosyal şirket kurma amacındayız, bunun gelir modelleri üzerinde fikirler yürütüyoruz. Kar amacı güden ancak karın tamamını sosyal gaye için harcayacağımız bir proje ortaya koymak istiyoruz.
Değişen dünya düzeninde daha katılımcı, daha dinamik hareket eden bir sivil toplum anlayışına ihtiyacımız var. Sivil toplum kuruluşlarının başına gelecek kişilerin bu konudaki uzmanlıklarına, geçmiş zamandaki başarılarına bakmak gerekiyor.

Rahmi Koç (Babası Vehbi Koç’u anlatıyor)
Vehbi Bey, çok gençken iş hayatına atılmış ve 30 yaşında o günkü değerlerle milyoner olmuştur. Bu memlekette kazandığı paranın bir kısmını tekrar memlekete geri vermek istemiştir. Diğer taraftan devamlı gelen yardım talepleri arasından hangilerini seçeceğinin sıkıntısını çekmiştir. Başlangıçta bölük pörçük yardımlarla başlamış ama bunu bir an evvel kurumsallaştırmak istemiştir.
Genel Müdür Hulki Alisbah, Hukuk Müşaviri Cafer Tüzel ve İş Bankası Genel Müdürü Ahmet Dallı’dan oluşan üç kişilik komisyon kurmuş ve büyük bir bağış yapmaya karar verdiğinde onlardan görüş istemiştir. Cami projesi, hastane projesi, okul projesi, bir yere su getirme projesi arasından heyet, üniversiteli talebelerin kalacağı bir mekan olmadığı için bir talebe yurdu yapılmasını salık vermiştir. İşte bunun üzerine Vehbi Bey, vergisi ödenmiş para ile Ankara’da, Koç Talebe Yurdu’nu yapmış ve Üniversite’ye hibe etmiştir. Yardımlarda hukuki bir alt yapının olmaması Vehbi Bey’i endişelendirmiştir.
Dedem Koçzade Mustafa Bey, Ankara’da bulunan İbadullah Vakfı’nın mütevellisiydi. Vehbi Bey’in çocukluğundan itibaren vakıf müessesesine aşina olmasının bir nedeni de budur. Dinine bağlı bir kişi olması ve İslam’da hayırseverliğin her vesileyle teşvik edilmesi de kendisine mutlaka ilham vermiştir.
Vehbi Bey 30’lu yaşlarından itibaren bilhassa Ankara’da toplum da tanınan, başarıları örnek gösterilen, itibarlı bir kişi olmuştur. Ticaret Odası Başkanlığı’na getirildikten sonra bu mevkii ona daha da örnek olma mesuliyeti yüklemiştir. Yalnız iş hayatında değil, aile hayatında ve sonra da yaptığı yardımlarla daima örnek teşkil etmiştir. Başkalarına bir rol model olmuştur. Bunu gayet iyi bildiği için de attığı her adıma dikkat etmiştir.
Kendisine örnek olarak ekonomisi gelişmiş ülkelerde ve bilhassa Amerika’da uzun yıllar başarı ile faaliyet göstermiş vakıfların (Rockefeller ve Ford Vakıfları gibi) yapılanmalarını ve çalışmalarını incelemiş, bu yönde uzmanlara araştırmalar yaptırmıştır. Ayrıca Avrupa’da Peter von Siemens’in kurduğu vakfı da yakından etüt etmiş ve bazı konularda örnek almıştır.
Vehbi Bey yurtdışına gittiğinde görmüştür ki, meşhur üniversitelerin, büyük hastanelerin ve dünyaca tanınmış müzelerin arkalarında hep vakıflar vardır. Bu vakıflara bağışta bulunanlar vergiden istifade etmişlerdir. Dolayısıyla Türkiye’de bağışçılık ilerleyecekse, kurumsallaşmış bir vakıf kanalı üzerinden olması için Vakıflar Kanun’unun oluşturulması ve çıkması için Aydın Bolak Bey ve Kemal Oğuzman Bey ile birlikte bıkmadan, usanmadan 15 sene uğraşmıştır.
Nihayet Vakıflar Kanunu çıkmış, Vehbi Koç Vakfı kurulmuştur. Merhum Vehbi Koç, %8 Koç Holding hissesini vakfa bağışlamış, vefatından sonra %2 Koç Holding hissesini de vakfa hibe edilmesini vasiyet etmiş ve bununla birlikte toplam % 10’a ulaşmıştır. Ayrıca bazı gayrimenkullerini ve ciddi miktarda bir nakdi de vakfa bağışlamıştır.
Bu şekilde Vehbi Koç Vakfı, eğitim, sağlık, kültür alanlarında faaliyet göstermektedir. Senelik bütçesi dahilindeki muhtelif fonlarla çalışmaya başlamış ve aynen bir şirket gibi idare edilerek bu güne gelmiştir. Önceleri biz duygusal hayırseverdik. Vakıf kurulduktan ve kurumsallaştıktan sonra stratejik bir bağışçı olduk. Başka bir deyimle büyük meblağları bulan yatırımları aynen yeni bir fabrika veya tesis kuruyormuşçasına enine boyuna tetkik ederiz, ekonomisini ölçeriz, ne getiriyor, ne götürüyor, bunun hesabı yapılır. Orta ve uzun vadede faydaları göz önünde tutulur ve de ona göre idaresini üstleniriz.
Vehbi Bey öncelikle eğitime eğilmiştir. Çünkü iyi eğitilmiş kaliteli insanların memleketi daha ileri götüreceğine inanmıştır. Dolayısıyla vakıf kurulmadan evvel dahi Vehbi Bey, istikbal vaat eden, çalışkan gençlere burs vermiştir, birçoğunu yurt dışına göndermiştir, bazılarını dönünce işe almıştır. Kendisi tahsilini yarıda bırakmak mecburiyetinde kaldığı için eğitilmiş insan gücüne olağanüstü inanmıştır.
1970’lerde Türkiye’nin geçirdiği o fırtınalı dönem, grevler, lokavtlar, talebe hareketleri, gerek sanayinin gelişmesine, gerekse iyi eğitilmiş talebelerin mezun olmasını engelledi. Eğitimde kalite düştü, duraklama devri başladı. İşte o zaman Vehbi Bey, önce bir lise kurma fikrini geliştirdi, sonradan da bir üniversite kurmaya rahmetli Prof. İhsan Doğramacı’nın teşviki ile karar verdi. Uzun çalışmalardan sonra Koç Üniversitesi kuruldu ve ilk dersi de bize kendisi verdi.
Eğitimden sonra sağlık konusuna öncelik vermiştir. Vehbi Bey, 30 yaşında çok çalıştığı için depresyona girmiştir. Bundan kurtulmak için Viyana ve Budapeşte’de doktoralara muayene olmuştur. Daha az çalışması, daha çok spor yapması konusunda tavsiyeler almıştır. Ondan sonra sağlığın ne kadar önemli olduğuna kalpten inanmıştır. O devirlerde insanların hayat standardı arttıkça sağlıklarına daha önem verdiklerini, yurtdışındaki emsallerinden görmüş ve Türklerin de bir gün sağlıklarına daha dikkat edeceklerini öngörmüştür.
Kültür meselesi ise babam Vehbi Bey’den ziyade annem Sadberk Hanım’dan gelmiştir. Babamın geceli, gündüzlü çalıştığını gören annem, kendine göre bir koleksiyon yapmaya başlamış, yurtdışına gittiği zaman müzeleri ziyaret etmiş, Atina’daki Benaki müzesinden esinlenmiş ve özel müze kurmayı planlamıştır. Ne yazık ki, ömrü vefa etmemiştir. Ama vasiyetinde bu arzusunu dile getirmiş, koleksiyonunun müzede kendi adına teşhir edilmesini bizlerden istemiştir. Bayrağı ondan alan kardeşim, müteveffa Sevgi Gönül, annemin arzusunu bırakın yerine getirmeyi, fazlasıyla daha da ileri götürmüştür.
Vehbi Bey, TEV fikrini İsveç’ten almıştır. Cenazelerde çiçek yerine bağış yapan kişilerin plaketlere isimlerini yazdırmaları ve buradaki gelirin eğitime harcanması onu fevkalade cezbetmiş ve etkilemiştir. Sahip çıkılsın diye de tek başına değil bir grup kurucu arkadaşla birlikte Türkiye Eğitim Vakfı’nı kurmuştur.
Vehbi Bey, memleketin önemli sorunlarında biri olan nüfus artışı ile birlikte kişi başı milli gelir azaldığı için eğitim, bakım, giyim, beslenme ve barınmanın kalitesinin düştüğünü gözlemlemiştir. Nüfus artışının önüne geçme amacıyla yine işbirliği ile bir vakıf kurmak istedi. Bu onun 40 senelik ideali idi. Nitekim nüfus artışı %3’ten %1.3’e düşmüştür. Önceden projenin ismi ‘doğum kontrolü’ idi. Bunun ismi daha sonra Aile Planlaması olarak değiştirildi.
Vehbi Bey, yalnız kendi projelerinde değil başkalarının projelerine de yardımcı olmayı bir vazife edinmiştir. Memlekette her sene ortalama 743 milyon ton toprak kaybı olduğu için Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit Beylerle TEMA Vakfı’nın kurulmasında rol almış, mali katkıda bulunmuş ve uzun seneler vakfın gidişatını yakından takip etmiştir.
Kendisi Vehbi Koç Vakfı’nın açılışlar, törenler vs. etkinliklerinde iş hayatındaki başarıları kadar hatta belki daha fazla heyecan ve gurur duyardı. Bilhassa burs verdiği çocuklarla birlikte olmak, onların hayatlarındaki başarısını takip etmek ona büyük keyif verirdi. Hele hele mühim mevkide olan birisi gelip, elini öpüp, ‘ben sizin bursunuzla okudum’ dediği zaman, Vehbi Bey’in yüreği adeta yağ bağlardı.
Başlangıçta Vehbi Koç o zamanki koşullar ve ekonomik büyüklükler çerçevesinde mütevazi bir başlangıç yapmış olmasına rağmen Vehbi Koç Vakfı bugün 2.7 milyar TL. aktif değeri ve birçok alt kuruluşu ile Türkiye’nin en büyük vakfı olması yanında, Avrupa’nın da sayılı vakıflarından birisi konumuna gelmiştir. Bu alandaki gelişimimizi ve yolculuğumuzu en güzel bu rakamlar tarif edebilir.
Vehbi Bey babasından aldığı hayırseverliği bizlere devretti. Bizler de bu kültürü dördüncü jenerasyona aşıladık. Kendi ismini taşıyan vakfa başlangıçta %8 Koç Holding hissesini verirken, bizlerin muvafakatini ve imzasını aldı. İmzalarımızı attığımız gibi vakfın devamlılığı ve de ondan alacağımız bayrağı aynı şekilde götüreceğimiz sözünü de verdik. Kaldı ki, ondan sonra hisse senedi oranı %10’a çıktı. Ayrıca aile olarak her sene gelirlerimizin %5’ini vakfa hibe ediyoruz. Bu şekilde vakfın ana varlığını güçlendirdiğimiz gibi çizilen yolda (eğitim-kültür-sağlık) yeni yeni projeleri hayata geçiriyoruz. Bunların en mühimleri de Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Hastanesi, Sadberk Hanım Müzesinin yeni yerine taşınması, Amerikan Hastanesi, Hemşirelik Okulunun seviyesini yükseltmek ve Amerikan Hastanesini Türkiye’nin en seçkin sağlık kuruluşu haline getirmek ve binlerce talebeye verdiğimiz burslardır.
Üniversitemizin mezuniyetinde talebelerin keplerini havaya attıkları an, hastanemizden ağır yaralı veya ağır bir hastalıktan mustarip bir hastamızın iyi olup sağlığına kavuşması, müzemize gelen ziyaretçilerin defterimize yazdığı methiyeler, bizi gördüklerinde söyledikleri sitayişkar kelimeler, bizi fazlasıyla tatmin ediyor, yüreğimizi kabartıyor ve yaptığımız bütün harcamaları ve çektiğimiz sıkıntıları anında unutturuyor.
Türkiye gibi dünyanın sorunlu bir coğrafi bölgesinde yer alan bir ülkede, içerde ve dışarıda yaşanan her türlü soruna rağmen bıkmadan ve usanmadan neredeyse 50 yıldır memleketteki deprem, yangın, sel gibi afetlerde ilk yardıma koşan vakıf olduğunuz zaman elbette ki birileri bunu takdir edecektir. Nitekim birçok ödül aldık; ancak Hadrian Ödülü, Carnegie Madalyası ve en son BNP Paribas ödülünün yeri ayrıdır. Hemen hepsinde ‘öncü ve örnek olma’ hususunun altı çizilmiştir.
Yeni bağışçılara tavsiyem yapacakları bağışı çok iyi hesaplamaları, örneğin burs veriyorlarsa dört sene müddetçe verileceğini göz önünde bulundurmaları; inşaat yapılıyorsa bütçe içinde kalıp zamanında bitirmeye dikkat etmeleri; isimlerini taşıyan tesislerin zamanla yıpranmasını ilave bir yatırım yaparak önlemeleri veya başlangıçta bunu teminat altına almalarıdır. Küçük bir bağışçı ise yeni bir vakıf kurup, idare masrafları altında boğulmaktansa mevcut ve itimat edecekleri bir vakfa şartlı bağış yapmaları uzun vadede menfaatlerine olacaktır.

Dr. Servet Harunoğlu
2008 yılına kadar hayatımın merkezinde işim yer alırken Ümit Kıvanç’ın “Kızlar ve Kökler” adlı belgeselini tesadüfen izlemem ve belgesele konu olan o sosyal girişimciyi tanımamla yaşamım başka bir boyut kazandı. Hisar Anadolu Destek Derneği’ni Robert Kolejli arkadaşlarımla kurmadan önce normal bir iş adamının gelişim çizgisine uygun denilebilecek bir doğrultuda ilerliyordum.
Biz mezunlarının kişisel gelişiminde ve sosyal sorumluluk bilincinin yerleşmesinde büyük bir etkisi olan ve unutamadığımız yıllarımızı geçirdiğimiz Robert Kolejini (1968) bitirdim. Amerika’da elektrik mühendisliği üzerinde yüksek lisans ve doktora programları (Northwestern Üniversitesi, Şikago,1970, 1973) tamamladım. Yurda döndüğümde Boğaziçi Üniversite’sinde öğretim üyesi olarak çalıştım; ta ki 1978’deki siyasi olaylar ve çalkantılı dönem nedeniyle buradaki görevimi bırakana kadar. Daha sonra iş hayatına atıldım. Yurtiçinde ve yurtdışında operasyonları olan çok sayıda ticari ve sanayi girişim başlattım; ortaklıklar kurdum. Petrol, sanayi, inşaat gibi çeşitli alanlarda faaliyetleri olan bu şirketlerden bazıları Fintraco Construction and Contracting Co. Inc., Tarkim Tarimsal Kimya A.S., PimsaOtomotiv A.Ş., Donau Express Shiffarts GmBH, Matin JV, Polfin Consortium S.A. idi.
Bu yıllarda sivil toplum kuruluşları (STK) ile tek yakınlığım meslek ve iş örgütlerinin yönetim kurullarında aldığım görevlerle sınırlıydı. Bunların içinde Türk- Kazak İşadamları Derneği, Dünya Ekonomik Forumu, Şikago Yöneticiler Kulübü Uluslarararası Danışmanlık Konseyi yer alıyor.
2008’de yurtdışındaki girişimlerimi satma, yurt içindekileri tutma kararı alıp yarı tekaütte geçince “bu memlekete yatırımlardan başka ne katkım olabilir” diye düşünmeye başladım. İşte o zaman Ümit Kıvanç’ın “Kızlar ve Kökler” isimi kısa filmi karşıma çıktı. Filme konu olan Enver Özkahraman, Van’da çok sevilen bir “Yol, Su, Elektrik” emeklisi. Hakkari’de Köy Hizmetleri’nden emekli olduktan sonra Van’a yerleşmiş. Aynı zamanda bir fotoğrafçı ve ressam olan Enver Bey Van’ı ilçe ilçe, köy köy dolaşmış. Kilimin çok ucuza mal edildiği, kalitesiyle, renkleriyle, motifleriyle özünden uzaklaştığı ve değerini yitirdiği günümüzde kaybolmakta olan yöresel kilim motiflerini ve dokuma-kök boyama usullerini bulup ortaya çıkarmış ve hatta bunları kitap haline getirmiş. Bununla da yetinmeyip Van’da küçük bir atölye kurmuş ve okula gidemeyen, köylerinden göç etmek zorunda kalan ailelerin, maddi durumu iyi olmayan genç kızlarına atölyesinde eğitim vermeye ve kilim dokumayı öğretmeye başlamış.
Filmi izledikten sonra hemen bir mektup yazarak Enver Bey’le temasa geçtim. Ardından Van’a gidip kendisiyle tanıştım, birbirimize kanımız kaynadı. Bu atölyenin genç kızlara sadece gelir yaratmadığını aynı zamanda okuma yazma, anne-çocuk sağlığı eğitimleriyle verildiğini gördüm ve çok etkilendim. Bunun içerisinde ben de olmak ve mümkün olan her şekilde destek vermek istedim.
Ortada bir sürdürebilirlik sorunu olduğunu tespit ettim ve “atölyenin ürettiği kilimleri nasıl daha geniş kitlelere ulaştırabilirim” diye kendi kendime sorarken Robert Kolejli arkadaşlarımı da işin içine katmanın yararlı olabileceğini düşündüm. Onlar da bu fikre inandılar. Projeyi daha sürdürebilir hale getirmek için bir dernek kurduk ve derneğin okulumuzun sembolü olan hisar ile anılmasına karar verdik. Bu ülkede doğmuş, iyi eğitim almış, meslek sahibi olmuş, büyük şehirlerde yaşamış, çeşitli konularda kendi geliştirme imkanı bulmuş kişiler olarak bizlerin bilgimizi, tecrübemizi ve birikimlerimizi zor hayat şartlarında yaşayan insanların yaşamında bir şeyler değiştirmek için kullanmamız gerektiği inancı ile yola çıktık. Şimdi de hepimiz tecrübemizi, zamanımızı, paramızı ve bağlantılarımızı beliren ihtiyaçlar doğrultusunda derneğe aktarıyoruz.
Derneği kurduktan sonra topladığımız fonlarla 1990 ile 95 yılları arasında Van’da köyleri boşaltılan ve çeper mahallelere yerleşmek zorunda kalan ailelerin kızlarının faydalanabileceği 5 atölye kurduk. Enver Bey’in tanınan ve güvenilen bir kişi olması dolayısıyla aileler gönül ferahlığı ile kızlarını atölyelere gönderiyorlar. Enver Bey’in kurduğu mekanizmayı genişleterek 2010-2012 arasında 120 genç kıza bu atölyelerde kilim örmeyi öğrettik. Ürettikleri kilimler dernek tarafından satın alınıyor ve daha sonra ‘KILIMWORKS’ markasıyla kermeslerde satılıyor. Genç kızlar dokudukları metrekare kilim karşılığında bir gelir elde ediyorlar. Kilimleri İslam – Türk Sanatları Müzesi, Topkapı Sarayı gibi önemli yerlerdeki stantlarda satışa sunuyoruz. Santa Fe International Folk Art Market ve Washington D.C. Textile Museum gibi yerlerde de kilimlerimizi görücüye çıkarttık. Ben bu bağlantıların yaratılmasına ve markanın daha fazla yerde alıcı ile buluşmasına yardımcı oldum.
Van Depreminin ardından 3 atölyemiz kullanılamaz hale geldi ve çalışmalar bir nebze sekteye uğradı. Kalan 2 atölyede ise 55 kız hem çalıştılar hem de deprem sonrası yardım seferberliğinde rol aldılar. Önce depremden etkilenen ailelerin ihtiyaçlarını tespit ettiler, sonra da bu doğrultuda bizim temin ettiğimiz yardım paketlerini deprem mağdurlarına ulaştırdılar. Şu anda bu atölyelerden biri onarıldı. Belediyenin verdiği arazi üzerine ise iki prefabrik atölye yapılıyor. Bunlar da tamamlandıktan sonra eski üretim seviyesine dönmeyi ve hatta yararlanıcı sayısını arttırmayı hedefliyoruz.
Deprem atölyelerimize zarar vermiş olsa da sonrasında bu bölge üzerinde oluşan ilgiyi sürdürebilir çalışmalara yönlendirerek durumu artıya çevirmeye çalıştık. Türk Filantropi Fonu, International Woman of İstanbul, ODTÜ Mezunları Derneği, Genel Enerji, ENKA, Turkish Cultural Foundation gibi bağışçı gruplarının desteğini aldık. Bunun için tüm bu gruplarla temasa geçip katkılarını istedim.
Sonuçta kilim atölyelerinde yörenin geleneksel dokuma tekniklerini koruyarak kilim üreten genç kızlarımıza el ve iş becerisi kazandırarak ve evlerine gelir getirmelerine yardımcı olarak ekonomik ve sosyal gelişmelerine katkı sağlayacak bir platform oluşturduk. Genç kızlarımıza öğrettiklerimiz sadece kilim örnekleri ile kısıtlı kalmadı. Kızlar, Türkçe, anne ve çocuk sağlığı, bilgisayar, seramik yapımı ve hijyen gibi bir çok alanda ders görüyorlar. Şehir ve ülke dışındaki kermeslerle farklı dünyalarla tanışıyor, vizyonlarını genişletiyorlar. Herşeyden önce evlerinden dışarı çıkıp başkalarıyla birlikte birşeyler yapma deneyimini yaşayarak sosyalleşmiş oluyorlar. Kendilerine güvenleri ve insanlarla ilişkileri gelişiyor. Pek çok konuda farkındalıkları artıyor. İki yıl gibi kısa bir süre içerisinde bu genç kızlarımızın hayatında meydana gelen değişikliklere baktığımda yaptığımızın ne kadar doğru bir iş olduğunu görüyorum ve daha da fazlasını yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bundan sonra Van’da bu tür kalkınma çalışmalarına devam etmeyi istiyorum. Genç kızlarla olan kilim çalışmalarımız bundan sonra kendi kurdukları kooperatif çatısı altında devam edecek. Hisar Anadolu Destek Derneği kooperatifin bir üyesi olarak üretilen kilimlere piyasa bağlantısının kurulmasında yardımcı olmaya devam edecek. Diğer yandan bu bölge için başka planlarım da var. Mikro-kredi yoluyla arıcılık ve tiftik keçisi temelli hayvancılığı geliştirmek ve gençlerin güvenli bir şekilde sosyalleşebileceği ve bilgilenebileceği internet merkezleri oluşturmak yakın dönemli planlarımız arasında yer alıyor. Birşey koydukça daha çok şey alıyor olmak insanın vermeye olan isteğini arttırıyor. Van’daki çalışmalar bana hem böyle bir tatmin hem de bu katkılara devam etmek için bir motivasyon kazandırdı.
Girişimcilik hayatımda, Sovyetler birliğinde yoğun çalışmalar yürütmüş biri olarak 1990’lı yılların başında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşüne bire bir tanıklık ederken, kendime Kapitalizmi dengelemek için ileride nasıl bir dinamik ortaya çıkacağını sorup duruyordum. O zamanlar STK’ları gittikçe önem kazanacak ve değişimin sürükleyicisi aktörler olarak hayal ettim. Yıllar içinde STK’ların bu noktaya gelemediğini görünce bu öngörümde yanıldığımı sanmıştım. Bugün bu projelerin içinde yer alarak ve yaratılan somut etkiyi gözlemleyerek STK’ların değişimi yaratmaktaki gücüne tekrar inanmaya başladım. Bu sefer bir beklenti veya öngörü olarak değil, STK’ların insanların yaşamında nasıl farklar yarattığını gördüğüm için bunu çok daha emin olarak söyleyebiliyorum. O yüzden insanları STK’ların potansiyeline inanmaya ve onları desteklemeye çağırıyorum.

Sina Afra
18’li yaşlarımda annemle kariyerim hakkında yaptığımız konuşmaları hatırlıyorum; sağlam bir eğitim ve garantili bir işin ne kadar önemli olduğunu tekrarlardı. Sanat tarihçisi bir anne ve diplomat bir babanın oğlu olarak kendimi hiç girişimci olarak hayal etmemiştim. Ailemde girişimcilik kültürü aşılanmamasına rağmen daha sonra girişimciliği besleyen yerlerde bulunmam ve karşıma etkileyici bazı girişimcilerin çıkmasıyla girişimcilik yaşamıma girdi. Benim hikayeme bakıldığında genç girişimcilerin ortaya çıkmasını sağlamak için uygun ortam ve gerekli bağlantılar yaratmanın önemi anlaşılıyor. Bu saptamadan hareketle, kendi deneyim, bağlantı ve kaynaklarını gençlerin girişimci olarak yetişebilmelerine katkıda bulunmak için kullanmak isteyen kişilerle biraraya gelerek Girişimcilik Vakfı’nı kurduk.
40 yaşıma kadar Almanya, İsviçre ve Amerika gibi bir dizi farklı ülkede yaşadım. 1993’te stajyer olarak KPMG ile kurumsal hayatıma başladım. KPMG’de 12 yıl kaldıktan sonra ebay’e geçtim. Burada ilk defa çok sayıda başarılı girişimciyle tanışma fırsatı buldum. O zaman dünyanın en fazla masaüstü kurulumu yapılan yazılımı olan, değeri 2,8 milyar doları bulan, Skype’ın kurucusu Niklas Zennström’ün bakış açısından çok etkilenmiştim. 2006’da melek yatırımcı olarak girişimcilere yatırım yapmaya başladım. Daha çok internet şirketlerine yatırım yaptım. 5.5 sene de 12 tane şirket kurdum, 24 şirkete yatırım yaptım. Girişimcilik virüsünü kapmıştım. 2008’de ortaklarımla kurduğumuz Markafoni beklenilenin üzerinde bir başarı gösterdi.
Toplumumuzda girişimcilik aileler tarafından teşvik edilmiyor. Aile içinde girişimciliği besleyen bir eğitim almasa bile kişi girişimcilik ekosisteminin içine girildiğinde girişimcilik yaşam tarzı haline gelebiliyor. 2008’den bu yana 48 kez üniversitelerde konuşma yaptığım düşünülecek olursa gençlerin girişimcilik konusunu sevdiklerini ve benim Markafoni maceramdan ilham aldıklarını söylemek yanlış olmaz. Girişimci olma fikri onları heyecanlandırıyor ama nereden başlayacaklarını bilemiyorlar. Halbuki artık şirket kurmak eskiye göre çok daha kolay. Mobil ve internet teknolojileri ile 50 yılda yapılacak şeyler bir yıl içerisinde yapılabiliyor. STK’lar hali hazırda girişimci olmaya karar vermiş insanlara destek veriyorlar ama tabanda bu çalışmaların eksikliğini duyuyoruz. Yani var olan girişimciler güçlendiriliyor ama girişimciliği yaygınlaştırmaya yönelik çok fazla organize çaba bulunmuyor. Vakıf kurma düşüncesi bu boşluğu fark etmemizle doğdu.
Ben 20 yaşımdayken bir girişimci olarak şansımı deneseydim başarılı olur muydum veya bugünkünden daha farklı sonuçlar ortaya koyar mıydım bilemiyorum. Ama girişimciliği erken yaşta denemek isteyen gençlere şans vermek gerektiğini düşünüyorum. Vakıf girişimci olmayı hedefleyen gençlere 12 ay süresince burs verecek. 24 yaşının altındaki üniversite öğrencileri burs programına başvurabilecek ve bunların arasından beş aşamalı sınavı başarılı olarak geçenler burs almaya hak kazanacaklar. Her sene vakfa belli bir miktar fon aktararak ilk 40 bursunun fonlanmasını ben kişisel olarak üstleneceğim. Bunun üzerine verilecek burs sayısı ise vakfın geliştirdiği kaynağa göre belirlenecek. Vakfın amacı girişimci olmak isteyen gençleri sadece finansal olarak desteklemek değil, aynı zamanda onların özgüvenini geliştirmelerine yardımcı olmak ve motivasyonlarını arttırmak. Bunun için yapacağımız şeylerden biri bursiyelerimizin katılımıyla sene boyunca enformal toplantılar düzenlemek olacak. Bu toplantılarda deneyimlerini paylaşmak üzere ulusal ve uluslararası girişimcileri davet edeceğiz. Mütevelli heyetimiz Türkiye’nin önde gelen girişimcilerinden oluşuyor. Bursiyelerimizin mütevelli heyeti üyelerine erişimlerini kolaylaştırmak ve mentörlük almalarını sağlamanın yanı sıra Kaufmann Vakfı, Schwab Vakfı, Dünya Ekonomik Forumu gibi ağlarla temaslarımız sayesinde onların uluslararası girişimcilik ekosistemin de bir parçası olmasını sağlayacağız.
Gençlere girişimciliğe dair ilham verirken diğer yandan da “toplumdan aldığını topluma geri vermek” anlayışını onlara erkenden kazandırmak istiyoruz. Vatan tanımı herkese göre değişse bile kendinizi ait hissettiğiniz topluma katkıda bulunmanız lazım. Benim için “topluma geri vermek” sadece belli bir sosyal projeye fon aktarımı yapmak değildir; hem maddi ve hem manevi bir değer sistemini içerir. Para verip sorumluluğunuzdan kurtulmak yerine, kendi dünya görüşünüzü, tutkunuzu, deneyiminizi işin içine kattığınızda yaratacağınız etki çok daha büyük olur. Örneğin bir okul kurmak istiyor olabilirsiniz ama sadece okulun inşaatına katkıda bulunmak yerine yaratıcılık, eleştirel düşünce gibi sizin değerlerinizi de yansıtacak bir eğitim modelinin uygulanmasına odaklanabilirsiniz. Ya da sporun bir dalı sizin tutkunuz ise spor kompleksi kurup işin içinden sıyrılmak yerine o tesiste yapılacak sporların hangi ekole daha yakın olacağının belirlenmesi, bu akımdan en iyi eğitmelerin bulunması gibi içeriğe yönelik alanlarda da kendinizden birşeyler ortaya koymanız gerekir. Bill Gates, Warren Buffett veya Hüsnü Özyeğin gibi girişimcilerin de yaptıkları budur. Bu konuda onlara ilham verecek bir girişimci-bağışçı ile gençleri senede bir kez biraraya getirerek belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra topluma değer kazandırma, geri verme misyonunu yüklenmelerini teşvik edeceğiz. Böylece bundan 20 yıl sonra bu toplantıları hatırlayıp sosyal sorumluluklarını düşünecekleri uzun vadeli bir projenin tohumlarını ekmiş oluyoruz.
Ebay’in kurucusu Pierre Omidyar “toplumdan aldığını topluma geri verme” konusunda beni en çok etkileyen kişilerden biri. Omidyar erken yaşta büyük başarılar elde etmiş olmasına rağmen çok mütevazı bir yaşam sürüyor. 10 milyar dolarlık servetinin her sene %1’irini bağışlıyor ve nereye ne kadar verdiği ile ilgili bilgileri açıklıyor. Başarı elde eden girişimciler neden bağış yapar? Benim için şöyle bir gerekçe var: Markafoni’yi Türkiye’de kurdum, şirket burada başarılı oldu, şimdi topluma geri verme ihtiyacı duyuyorum. Ya çılgın şeyler yapacağım ya da şansı daha az yaver giden kişilere yardımcı olacağım. Misal Türkiye’de bağımsız basın ihtiyacını karşılamak için şeffaf bir bilgi ağı kuruldu. Ben de benzer bir noktadan hareket ediyorum; somut bir ihtiyacı karşılayacak bir kurum yaratmak daha büyük bir ev, ikinci bir araba almaktan daha anlamlı. Sizin yolunuzdan gidebilecek insanlara yol açmak için inandırıcılığınız olmalı, bildiğiniz bir alan üzerinden gitmelisiniz. Ben kişisel hikayemle paralellik kurarak bildiğim ve inandığım bir alanda vakıf kurmakla topluma katabileceğim değeri arttırmış oluyorum.
Toplumdan aldığını topluma geri vermek insana mutluluk verir. Topluma kattığınız değerler bu dünyadaki varlığınızın ötesine geçerek yarınlara ulaşır. Nejat Eczacıbaşı ve Kadir Has gibi kişiler yarattıkları anlamlarla yaşıyor ve nesiller boyu yaşamaya da devam edecekler. Türkiye’de köklü bir hayırseverlik kültürü bulunuyor. Bu kültür olmasaydı bugün birçok üniversite ayakta kalamaz, pekçok önemli festival gerçekleşmezdi. Toplumda dönüşüm yaratabilmek için hayırseverliği belli bir hedef doğrultusunda, stratejik bir temele oturtmak gerekir. Filantropi en çok yeni iş alanları yarattığında ve insanların kapasitelerini güçlendirdiğinde gerçek potansiyelini ortaya koyabilir. Biz de Girişimcilik Vakfı ile ülkede farklı bir alternatif yaratıyor olmanın ve ilerisi için iyi bir şey yapmanın heyecanını duyuyoruz.


