
Kamil Yazıcı
Öğrencilik yıllarımdan beri hep başkalarına yardım etmeyi, topluma bir şekilde faydalı olmayı istedim. Çevremdeki kişiler de beni böyle görürlerdi. Birilerinin yardımına koşmak, elimden geldiğince yükünü hafifletebilmek beni mutlu ederdi. Bu yıllar Cumhuriyet’in kuruluş dönemine denk gelir.
Babamın bakkal dükkanında çalışmaya başladığımda 16 yaşındaydım. O zaman yoksulluğa, insanların ihtiyaçlarını nasıl zor karşıladıklarına, ayakta kalma mücadelelerine şahit oldum. Yoksulluğa tanık olmak beni rahatsız etti ve bunu değiştirmek için bir şeyler yapma isteği içime yerleşti. Bu hissiyat yıllar sonra gelişerek devam etti, daha sonra o hissi nasıl verimli bir şekle dönüştürebileceğimi anladım.
İstanbul’a geldiğimde İzzet Özilhan ile birlikte sanayiciliğe başladım. İşimizi yoluna koyduktan sonra hayır işleri yapalım dedik. Çevremizde Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı gibi idoller vardı. Onların vakıf hayatına sundukları katkılar bize ilham verdi. Biraz da onların örneğini izleyerek İzzet Özilhan ile birlikte bir vakıf kurmaya ve o zamana kadar yürüttüğümüz hayır işlerini kurumsallaştırmaya karar verdik. 1979’da Anadolu Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı’nı kurduk. Vakfa isimlerimizi vermedik. Kendimizi hep Anadolu çocukları olarak gördük ve öyle anılmak istedik.
Bize göre o günlerde memleketin en fazla okuma-yazma oranının yükseltilmesine ve öğrenim görmüş kişi sayısının arttırılmasına ihtiyacı vardı. Bu yüzden biz de öğrenci okutma işine öncelik verdik. Vakfımızın ilk yoğunlaştığı alan burs tahsisi oldu. Ardından sosyal yardımlaşma ve sağlık boyutu eklendi. Bu güne kadar verdiğimiz burs sayısı 20.000’e ulaştı.
Vakfın nereye gitmesi gerektiği ile ilgili fikir zamanla aklımızda olgunlaştı. Annemin yanlış ilaç kullanmaktan dolayı hayatını kaybetmesinin verdiği derin üzüntü ve genel olarak halkımızın sağlığa erişiminin ve sağlık bilgisinin kısıtlı olması nedeniyle zaten sağlık konusunu önemsiyor ve üzerinde gidilmesi gerektiğini düşünüyordum. Ancak bizim için gurur kaynağı olan Anadolu Sağlık Merkezi’ni kurma fikri kalp ameliyatı için Amerika’ya gitmemden sonra oluştu. Oradaki hastanenin şartları beni çok memnun etti ve ‘neden aynı kalitede hizmet veren hastaneler Türkiye’de olmasın’ dedim. Örnek olabilecek, bilimsel bir hastane kurulması için çalışmaları başlattık. Son 19 yıldır ABD’nin en iyi hastanesi seçilen Johns Hopkins ile işbirliği yapıyor, burada geliştirilen en yeni uygulama ve araştırmaları halkımızın hizmetine sunuyoruz.
Bu hastanenin yanı sıra Türkiye’nin farklı yerlerinde sağlık ocakları kurulmasını sağladık. Amaç halkımızın temel sağlık ihtiyaçlarını sağlayacak merkezlere erişimini kolaylaştırmak ve hizmetin olmadığı yerlerde kamu yükünü hafifletmekti.
Anadolu’ya sık sık ziyaretlerde bulunurum. Farklı ihtiyaçlardan başkalarının bildirmesi üzerine değil, kendim giderek görerek yerinde haberdar olurum. Vakfın misyonu ile örtüştüğü ve kaynaklarımız yettiği ölçüde o ihtiyaçların giderilmesine yardımcı olmaya çalışırım. Memleketim olan Aksaray’ın benim için özel bir önemi vardır. Orada öğrenci yurdu, spor salonu, sağlık ocağı, okul, burs, memleketlimin ihtiyacı neyse, o yönde, daha fazla sosyal yatırım yapmaya gayret ederim.
Sadece kendi vakfımız yoluyla değil başka girişimleri de destekleyerek Türkiye’de toplumsal gelişime katkıda bulunmaya çalıştım. Türkiye Aile Planlaması Vakfı kurulacağı zaman Vehbi Koç, yakınındakilere bir çağrıda bulunmuştu. Ben de bu çağrıya ilk yanıt verenlerden oldum. Kuruluşta, 500 bin lira vererek ve ilk Mütevelli Heyeti Üyelerinden biri haline gelerek bu çok önemli kuruluşun hayata geçirilmesinde payım olduğunu bilmek gurur verici. Bağışçıların zaman zaman, birebir çalışamasalar bile, inandıkları girişimlerin yaşam bulmasını desteklemeleri gerekiyor. Bu bizim üstümüze düşen görevlerden birisi.
Daha yapılacak çok iş var. Johns Hopkins Üniversitesi ile kurmak istediğimiz tıp fakültesi bunlardan bir tanesi. Bu projelerin hepsi çok heyecan verici. Bizleri ayakta tutuyor ve birbirimize daha çok bağlıyor.
Yıllar geçtikçe düşüncelerimiz değişiyor. Başladığınız yerdeki ideallerle, aynı yaklaşımla ilerleyemezsiniz. Günün koşullarına ve ihtiyaçlarına kendinizi uydurmanız, vakfınıza ona göre yön vermeniz gerekir. Ben deneyimlerimden katı olmamayı, gençlere alan ve imkan tanımayı öğrendim. Şirketlerimizde olduğu gibi, vakıflarımızda da profesyonel kadroların yetişmesine öncelik vermeli ve günlük işlerin yönetimini onlara devretmeliyiz. Biz kurucular ise vizyona bağlılık, strateji belirleme gibi konularda daha fazla etkili olmalı; ihtiyaç duyduklarında profesyonel kadronun ardında durarak destekleyebilmeliyiz. Diğer yandan aile üyelerini vakıf faaliyetlerine çekmek, sorumluluk almalarını sağlamak önemlidir. Ben de aileme hayırseverlik duygusunu aşılamaya çalışıyorum.
Vakıf faaliyetlerimizin ardında yatan bir düşünce var, o da gelecek için paylaşmak. Yaptığımız tüm bu vakıf çalışmalarının içerisinde beni kalıcı eserler yaratmış olmak mutlu ediyor. Hem yaptığımız katkıları ve insanların bu eserlerden yararlandıklarını gözlerimle görebiliyor hem de gelecek nesillere somut bir şeyler bırakmanın gönül rahatlığını hissediyorum. Verdiğimiz burslarla çocuk ve gençlerin eğitimlerine devam edebilmeleri ve kazandıkları başarılar da ayrı bir duygusal tatmin yaratıyor.
Vakfın çalışmalarını yakından takip edenler bizim katkılarımızı bilirler. Hiçbir zaman yaptığımız çalışmaları kamuoyuna duyurmaya öncelik vermedik ve bunun için özel bir çaba sarf etmedik. Hatta kendimizi basın yoluyla tanıtmaktan kaçındık. Ancak şimdi vakıf tanıtımının bir gösteriş olmadığını, bu iletişimin kurulması gerektiğini anlıyorum. Bağışçılar yaptıklarını topluma doğru anlatacak ki başkalarına örnek olacaklar. Yapılan katkılar fark edilecek ki kamu tarafından teşvik edilecek, daha fazla bağış yapılmasının önü açılacak. Sayın Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı zamanında topluma katkılarından dolayı Üstün Hizmet Madalyası almış biri olarak yaptıklarımızın takdir edilmesinin bağışçıları teşvik ettiğini, topluma daha da fazla geri verme, hizmet etme güdüsü yarattığını söyleyebilirim.
Benim vakıf kurucularına tavsiyem sağlıkları yerindeyken vakıf resmi senedine şirketlerin yıllık katkısını zorunlu hale getiren bir düzenleme eklemeleri. Bu şekilde vakfın sürdürebilirliği sağlanabilir, başka kaynaklar aramak yerine vakıf, şirketlerin katkısı ile bağımsızlığını ve faaliyetlerini devam ettirebilir. Bu oran şirketlerin yıllık gelirlerinin %2 ila %5’i orasında olabilir. Aileler büyüyor, şirketler genişliyor. Kurucuların vakfı kurarken duydukları heyecan ve bağlılığı daha sonra gelen nesiller hissetmeyebilir ama resmi senedinize böyle bir düzenleme eklerseniz, bunu kimse değiştiremez ve vakfınız nesiller boyu mali güçlük çekmeden ayakta kalır. Şirketler devam ettiği sürece, hayır da devam eder.

Mehmet Selim Baki
Barış için Müzik Vakfı, ‘bu adaletsiz dünyada neleri değiştirebiliriz, gücümüz neye yeter’ diye düşünürken ortaya çıkan bir proje. Müziğin gücüne olan inancım bu hareketi tetikledi. Müzik, en büyük hayalim olan adalet ve barış için bir araç diyebiliriz.
Teknik üniversite eğitimi tamamladıktan sonra mimarlık ve inşaat üzerine çalıştım. 10 senedir ticari hiçbir faaliyet yapmıyorum. Şu anda tüm zamanımı vakfın işlerine adamış durumdayım. Vakıftaki rolüm vizyonu çizmek, doğru insanları bir araya getirmek, organizasyonu sağlamak. Sırtımda enstrüman taşıdığım günler de oldu, inşaat sırasında ustaların başında durduğum da. Zamanımı, ideallerimi, kişisel varlığımın hepsini vakfa bağladığımı söyleyebilirim. Aynı anda pek çok şeyle uğraştığınızda ve hayatınızı kompartımanlara böldüğünüzde hiçbirinden istediğiniz verimi tam olarak alamıyorsunuz. Benim için gemileri yakma zamanı geldiğinde gençlik hayalimi takip edip Edirnekapı’daki çocuklara yönelik müzik eğitimi çalışmalarına başladım.
Bundan yaklaşık 20 sene önce, ÇEKÜL vakfının 25 kurucusundan biri olarak, bir buçuk sene boyunca vakfın kurulması için çabalamıştım. Vakfın genel sekreterliğini yaptım. Sivil topluma girişim ve bir vakfı kurma-yönetme, ortak bir ideali gerçekleştirmek için başkalarıyla birlikte yürüme deneyimini böylelikle yaşamış oldum.
Adaletsizlik, gizli savaş durumu ve gerçek toplumsal barışı yaşayamamak beni hep rahatsız etmiştir. Çatışma ve şiddetin illa savaş alanında olması gerekmiyor. Şiddet aile içinde, trafikte, okulda, hastanede, sokakta, her yerde farklı formlarda karşımıza çıkıyor. Barış için Müzik Vakfı ise ‘öyle bir şey yapalım ki bu gidişatı değiştirelim, biz değiştiremesek bile, o ateşi yakalım’ fikri ile ortaya çıktı. Burada bütüncül bir yöntem uygulamaya koyuyor, hümanizmi üst başlık olarak kabul ediyoruz. Bu, ekolojik bilinci de kapsıyor, bireylerin birbirine karşı saygılı olmasını da, mahallelinin içerilmesini de. Bu yöntemi başka kuruluşlarda görmüş olsaydık onlarla işbirliği yapabilirdik, ancak kendi doğru bulduğumuz yöntemi uygulayarak hayalimizdeki değişimi yaratmak istedik. Uyguladığımız yöntemden sonuç almaya başlayınca bunun başka yerlerde de işleyebileceğini düşündük ve başka kuşaklara bunu aktarmanın yolunun vakıf olduğuna karar verdik. Bu bir deneme idi, iyi sonuç verdi; tekrarlanabilir, yaygınlaştırabilir, başka yerlere adapte edilebilir.
Aldığım mimarlık eğitiminin projeyi şekillendirmeye kuşkusuz faydası oldu. Mimarlığın vermiş olduğu lensler ile topluma ve şehre başka türlü bakabiliyorsunuz. Gerçekleştirilen faaliyeti vuku bulduğu çevreden bağımsız olarak düşünmedik. Oranın dokusunu ve dinamiklerini anlayarak projeyi geliştirmeye çalıştık. Bir yanımızda Kariye Müzesi diğer yanımızda Mihrimah Sultan Camisi; Anadolu’nun dört bir yanından iç göçle gelmiş aileler ile burası hem demografik hem tarihsel açıdan büyük bir çeşitlilik arz ediyor. Temellerini atmak istediğimiz kişilerarası diyalog ile seçtiğimiz mekanın ne kadar uyuştuğundan zamanla daha da emin olduk.
Burada yaşayanlar ilk önce yaptığımız işe şüphe ile yaklaştılar. Muhafazakar bir çevrede müzik yapmak uygun görülmüyordu. Üstelik biz nereden gelmiştik ve amacımız neydi? Şu anda kara çarşaflı bir anne çocuğunu müzik eğitimine göndermekle kalmayıp çocuğun evde yaptığı tekrarlara yardımcı olabilmek için hocalardan tavsiye alıyor. Hayatını Nişantaşı veya Beyoğlu’nda geçirmiş bir hoca ile muhafazakar diyebileceğimiz bir kişi birlikte vakit geçiriyor ve hiçbiri bir diğerine ‘sen neden böylesin’ demiyor. Bizim için toplumsal barış böyle gerçekleşir.
İlk olarak müzik eğitimine akordeon ile başladık. Çünkü akordeon çok sesli müzik eğitimine imkan tanıyor, sokağa taşınabiliyor, her yerde çalınabiliyor. Bando kurup o bandoyu sokakta yürütebilmek insanlara ulaşabilmek adına güzel bir şey, ama yeterli değil. Bandonun içinde her çocuğun çevreye ve toplumsal olaylara duyarlı, öz güveni gelişmiş, başka oluşumlara liderlik edebilecek duruma gelmesi gerekiyor. İşte o zaman, bando çocukların sahip oldukları özelliklerle yarattığı enerji sayesinde insanları etkileyebilir. Yedi senedir böyle bir bütüncül anlayışla çocuklara müzik eğitimi veriyoruz ve değişimi gözlemleyebiliyoruz.
Toplumsal barışın temellerini oluşturduğunu düşündüğümüz konuları çocuklara ders işler gibi anlatmıyoruz. Onun yerine çocuklar buradaki ilişki biçimi ve insanların yaşam şeklini görüyor ve kendilerine pay çıkartıyorlar. Burada bir yaşam alanı oluşturmaya çalışıyoruz. Bunu ne kadar genişletebiliriz diye bakıyoruz. Buranın hepimizin ortak malı olduğunu, onu korumanın yetmeyeceğini, birlikte geliştirmemiz gerektiğini söylüyoruz. 12 yaşında bir çocuğa sınıf teslim ettiğinizde kendisine verilen değeri görüyor ve sorumluluğunu sonuna kadar götürüyor. Yaşanılan değişim o kadar aşikar ki. Örneğin çocuklar başta sevgilerini şiddet ile ifade ediyorlardı. Bunu bir şekilde değiştirebildik. Artık bizlerin müdahalesine gerek kalmadan hepsi birbirini ve çevresini etkiliyor.
Hiyerarşik bir ilişki biçimini veya üstten bakan bir yaklaşımı asla benimsemedik. Mahallelinin katılımı ve onlarla birlikte bir şeyleri değiştirebilmek bizim işimizin temelinde yer alıyor. Sizi kabullenmedikleri, inanmadıkları, sizinle birlikte bir şey yapmadıklarını hissettiklerinde katılımlarını sağlamanız mümkün değil. Onların katılımı olmazsa bu iş eksik kalırdı. Vakfın işleyişi ve faaliyetleri ile ilgili ailelerin, çocukların, esnafın, mahallelinin, kısacası herkesin fikri alınır.
Çocuklar konser verdiklerinde, otobüs tutulur, veliler de konseri izler. Sizin için sıradan olabilecek bir olay onların hayatını değiştirebiliyor. Bunun sıradanlaşması ve farklı kesimlerden kişilerin aynı sırayı paylaşarak bir konseri izleyebilmeleri gerekiyor. ‘Sadakamı vereyim ama asla aynı mekanı paylaşmayayım’ anlayışını doğru bulmuyorum. Bunu kırabilmek için yaşam ve ilişki biçiminizi değiştirmelisiniz. Mahallenin klasik müziği kucaklaması kolay oldu ama asıl zor olan güç sahiplerinin bu eşiği aşmasını sağlamak. Dikkat ederseniz klasik müzik konserlerinin dinleyicileri de, o enstrümanları çalabilenler de hep aynı kişilerdir. Bu azınlığın azınlığa verdiği bir şov olmamalı. Biz bunu değiştirmeye çalışıyoruz.
Yıllarca yaptığımız katkılar ile ilgili konuşmamayı tercih ettik. Halbuki karşılıksız eğitim verdiğimiz bu okulu işletmenin bir bedeli var. Bunlardan bahsediyor olmak işin değerini azaltacakmış gibi geldi ve her şeyi kendi çabalarımızla karşılamaya gayret ettik. Ama bir an geldi ve ‘ben bunu kendi birikimlerimden veriyorum’ demem gerekti. Başkalarının desteğine güvenerek bir girişim başlatmak yetmiyor; insanların güçleri ölçüsünde kendilerinden de bir şeyler vermeleri gerekiyor. Sahip olduklarımın neredeyse tamamını okula aktararak başkalarına da örnek olabileceğimi düşünüyorum.
Bu zamana kadar kaynak geliştirme çalışması yürütmedik. Öncelikle işin ilkelerini oturtmak istedik. Yedi yıl sonunda bunu yapabildiğimiz için artık proje temelli sponsorluk alabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun dışında vakfa sürdürülebilir gelir sağlamak için pet şişelerin dönüşümünü yapacak bir şirket kurdum. Ticari faaliyetlerimi durdurmuş olmama rağmen, vakfın işleri büyüdüğü için son kalan fonlarımla böyle bir yatırım yapmaya karar verdim. Ayrıca yine hedeflerimizle uygun bir şekilde vakfın iktisadi işletmesini kuruyoruz. Klasik müziğin elit bir şey olmaktan çıkmasının önündeki engellerden biri enstrümanların pahalılığı. Bu noktadan hareketle iktisadi işletmemiz uygun fiyata, iyi enstrümanlar bulup bunların piyasada teminini sağlayacak. Bu ticari girişimler ile bir yandan vakfın mali sürdürebilirliğini sağlamaya çalışırken diğer yandan vakfın misyonunu oluşturan saç ayaklarını da farklı araçlarla yaşama geçirmiş oluruz.
Bugün vakfımızda 7-14 yaş arasında 700 çocuk düzenli müzik eğitimi alıyor, ulaşılan toplam öğrenci sayısı ise 3000. Enstrüman çalmak dışında, solfej, armoni bilgisi, müzik tarihi gibi dersleri de içeren çok sesli müzik eğitimi, vakıf ve İlköğretim okullarının binalarında sürdürülüyor. Barış İçin Müzik Vakfı ve El Sistema öğrencilerinin katılımıyla 200 kişilik Venezuela-Türkiye Çocuk Orkestrası kurulması için işbirliği yaptık. Proje kapsamında, Barış İçin Müzik öğretmenleri, El Sistema’da staj yapmak üzere Venezuela’nın başkenti Karakas’ta bulundular. 2013 ise Türkiye ve Venezuela’da ortak konserler düzenlediğimiz bir yıl.
Vicdan diye bir şey varsa insanların adaleti sağlamak için bir şeyler yapması lazım. En büyük güvenlik adaleti sağlamaktır. Herkes bir şey yaparsa dünya değişir. Böyle bir girişim çocuklarınıza bir apartman bırakmaktan çok daha değerlidir.

Mehmet Arca Akalın
Rahmetli dedem Salih Şükrü Baysak benim için çok önemli bir rol modeliydi. Kendisi hayatı boyunca çok çalışarak ve iş hayatında türlü başarılar elde ederek İzmir’de saygı duyulan iş adamlarından biri olarak hayatını sürdürmüştü. Beni sekiz yaşımda çalışma hayatı ile tanıştıran dedem, belkide bugün ki kişiliğimi oluşturan en önemli faktörlerden biriydi. Onun torunu olarak yaşamış olmam genç yaşta çalışmaya başlamamın yanı sıra toplumsal konulardaki farkındalığımın artmasına da katkı sağladığına inanıyorum. Ben, çevresine destek olmayı seven ve bu özelliği nedeniyle de Baba Salih diye anılan bir dedeyle büyüdüm. Bu da çocukluğumdan beri kendime çizdiğim yardım edebilmek için başarılı olmak amacını şekillendirdi.
Ne yazık ki adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz; herkes şanslı doğmuyor. Ekonomik durumu iyi sayılabilecek, çevresine ise son derece duyarlı bir aileye doğduğumu düşünüyorum. İnsana saygı ve sevgi duymanın ve toplumsal farkındalığın önemini hep ailemden öğrendim. Çevreme yetme ve yardım etme duygusunu her zaman içimde hissettim. Bununla birlikte ailemin yaptığı maddi ve manevi bağışlardan da her zaman gurur duydum. 90’larda Bosna Savaşı devam ederken ailem savaş bölgesine gıda ve giyecek yardımları gönderirdi. Her gün kolilerce yardım giderdi. Ailem olanakları çerçevesinde savaştan kaçanlara iş ve sığınma imkânı sağladı. Sığınmacıların evlerimizde kaldıklarını dahi hatırlıyorum o dönemde.
Yapılan yardımların devamlılığını ve yarattığı etkiyi önemli buluyorum. Örneğin; eğitim burslarıyla bir çocuk okutulduğunda bu eğitimin devamlılığını sağlamak önemli; yoksa yaptığınız yardımın bir etkisi olmuyor maalesef. Annemin öğretmenlik yaptığı zamanlarda desteklediği ticaret meslek liseli bir kız öğrenci lisenin bitimiyle Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandı ve şuanda da uluslaraarası bir firmada danışmanlık görevi yürütmekte. Bu süreçte de kendisiyle iletişimimiz devam ediyor, hatta yakın gelecekte kendisiyle bir çalışma yürütmemiz son derece olası gözüküyor. Okuttuğumuz öğrencilerin başarı öykülerini daha birçok örnekle çoğaltabilirim.
Dedemi ben üniversitedeyken kaybettik. Ailem, ölümünün ardından dedem adına bir okul yaptırmaya karar verdi. İzmir’de bulunan Atakent Aysel-Salih Baysak okulunu yaptırarak dedemin adını yaşatma imkânı bulduk. Okulun doğduğumuz yerde yapılması, ailemiz içinde çok güzel bir bağ oluşturdu. Okulun inşaatından işletilmesine kadar bütün süreçlere aktif olarak katılmamız ve takip etmemiz okuldan faydalananlar tarafından da çok takdir edildi. Özelikle babamın bu süreçteki yoğunluğunu hiçbir zaman unutamayacağım. Ailemin bu tavrı belkide bağışçılık konusunda bana en güzel dersi vermişti. Bu okulda emeği geçen bütün aile fertlerimle her zaman gurur duydum ve duymaya devam edecğim.
Bağış Toplamanın Zorlukları
18 yaşıma kadar İzmir’de ailemin yanında okudum. Bu zaman zarfı içerisinde ailemden öğrendiklerimi üniversiteye taşıyarak, kendi arkadaş grubumla devam ettirmeye karar verdim. Yakın arkadaşım Arda Ferizoğlu ile birlikte yaklaşık 40 kişilik arkadaş grubumuzu yılda iki defa bir araya getirip kendi aramızda yardım topluyorduk. Arda ile birlikte bir vakıf seçiyor, o vakıfla konuşup ihtiyaçlarına göre arkadaşlarımızı yönlendirerek bağış yapıyorduk. Bu çalışmalar hem bizim hem de arkadaş grubumuzun farkındalığını arttırdı, bize aynı zamanda bağış toplamanın zorluklarını da öğretti. Küçük rakamlar da olsa bağış toplamak zor olabiliyor. Yine de bu sayede arkadaşlarımız arasında çok güzel paylaşımlar oluştu. Bu buluşmaları her sene devam ettirmeyi düşünüyoruz.
İşim gereği katıldığım bir etkinlikte Vehbi Koç Vakfı Özel Projeler Yöneticisi ve Koç Üniversitesi Mezunlar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sn. Seçil Kınay ile tanıştım ve Mezunlar Derneği Yönetim Kurulu’na dâhil oldum. Bu grupla yaptığımız çalışmalarda hem mezunları bir araya getiriyor hem de Koç Üniversitesi Anadolu Bursiyerleri projesine bağışta bulunuyoruz. Seçil Kınay’ın aracılığıyla Aralık ayında gerçekleşen Destekle Değiştir etkinliğine, kız arkadaşımla birlikte katıldık. Etkinlik hakkında pek bir şey bilmesek de büyük bir merak ve heyecanla orada bulunmak istedik. Etkinlikte, sivil toplum kuruluşlarının tanıtılması ve destek sağlanması için çok güzel bir ortam vardı. Diğer katılımcıları tanımamamıza rağmen; sivil topluma destek olan insanlarla birlikte olmaktan çok keyif aldık ve kendimizi güzel bir oluşumun parçası olarak hissettik.
Bağışlarımızı Sorgulamamız Gerekiyor
Bağışçılık konusunda çevremden ve ailemden duyduğum genel bir çekince, yapılan bağışların nereye gittiğinin ve nasıl kullanıldığının bilinmemesi oldu. Şans eseri karşılaştığım Destekle Değiştir etkinliği sırasında Sinemasal Kültür Sanat Derneği’ni ve Tarlabaşı Toplum Merkezi’ni yakından tanıma fırsatı buldum. Benim de çocukluğumda sinemanın önemli bir yeri olmuştur; bu yüzden Sinemasal’ın başka çocukların hayatına sinema ile dokunması beni çok etkiledi. Aynı şekilde Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin çocuklarla yaptığı ritim atölyeleri ve Tarlabaşı’ndan bir çocuğun gelip bunu anlatması gerçekten çok etkileyiciydi. Hem kız arkadaşım hem de ben desteğimizin nereye gideceğini etkinlikte yapılan sunumlarda öğrendik. Desteğimizin nasıl kullanıldığını ise etkinlik sonrasında gönderilecek raporlarla takip edebileceğiz. Bu tür bir yaklaşımın Türkiye’de bağışçılığın gelişmesi için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de bağışçılık ve yapılan bağışlar hakkında fazla konuşulmuyor. Ben ailemin ve benim yaptığım tüm desteklerle gurur duyuyorum. Genç bir profesyonel olarak akranlarımı da bu konularda bilinçlendirmeyi çok isterim. Geçmişte ülke çapında toplanmış ve kaybolmuş ya da nereye gittiği bilinmeyen yardım ve bağışlar da oldu. Bu çok umut kırıcı bir durum ve bunu engelleyebilmek için bağış yaptığımız kurumları sorgulamamız gerekiyor. Bu konuda profesyonellerle çalışılabilir ya da bağış yapan herkes kendi sorgulamasını kendisi yapabilir. Bence tüm bağışçıların yapması gereken şeyler bunlar.
Her bir bireyin çok değerli ve yüksek bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Bireylerin bu potansiyellerini en üst seviyeye taşıması ve o seviyeye göre yaşaması gerekiyor. Türkiye’nin de potansiyeli çok yüksek ve bu potansiyele ulaşılması için bireysellikten uzaklaşıp bir takım olarak çalışmamız gerekiyor. Küçük bağışlarla da fark yaratılabileceğimiz, insanların hayatlarına dokunulabileceğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Eğer enerjimizi verebilirsek birlikte çok güzel şeyler başarılabiliriz.

Nazire Dedeman Çağatay
Kayserili bir ailenin ortanca ve tek kız çocuğu olarak 1949 yılında Ankara’da doğdum. TED Ankara Koleji mezunuyum. Babam Mehmet Kemal Dedeman’ın kurduğu Dedeman Topluluğunun yönetiminde çeşitli görevler aldım. 1993 yılında geleceğin garantisi olan gençlerimizi hukukun üstünlüğünü benimsemiş, çevreye ve insanlığa duyarlı, uyuşmazlıkların çözümünde barışçıl yolları yeğleyen, yurttaş olma bilincine sahip bireyler olarak yetiştirmek amacıyla Umut Vakfı’nı kurduk.
Yirmi yıldan bu yana da çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Umut Vakfı Kurucu Başkanlığı görevimin yanı sıra Dedeman Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği görevimi de halen yürütüyorum.
Yaşam içerisinde beni etkileyen,öğretmenlerimden ve iş hayatımda tanıdığım çok kişiler olmuştur ancak sosyal sorumluluk bilinci ile ilgili beni en çok etkileyen ve rol modelim olan kişi sevgili babam rahmetli Mehmet Kemal Dedeman’dır. Babam hayatı boyunca eğitim, sağlık, inanç alanlarında topluma pek çok sosyal katkıda bulundu. Ülkesi için hep ‘bir değer yaratma’ amacıyla çalışan babam Mehmet Kemal Dedeman vatanına, milletine hizmet etmeyi amaç edinip, bizleri de bu doğrultuda yetiştirmiştir. Vatanını sevmek, iş ahlakına bağlı kalmak, yılmadan çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek, insana saygı duymak, sosyal sorumluluk bilinci ile davranmak ve memleketten aldığını memlekete vermek, yakınmadan yekinmek kendisinden bize miras kalan en önemli değerlerdir. Annem de Çocuk Esirgeme Kurumuna giderken beni de yanında götürürdü. Annem bunun haricinde huzurevlerine de giderdi. Ben de küçük yaşlardan itibaren ailede bu kültürle büyüdüm. İlerleyen yaşlarımda da bunu yaşamımın bir parçası haline getirdim.
TED Ankara Kolejinde, daha ilkokul sıralarındayken bayramlardan önce Kızılay için sarı zarflar dağıtılırdı. Biz de harçlıklarımızdan küçük paraları bu zarflara koyar Kızılay’a bağış yapardık. Daha sonra okulumuzda durumu iyi olmayan öğrencilere para toplayabilmek için düzenlenen piyangolarda bilet satın almaya başladım. Bu kültürü edinmemde okulum da etkili oldu.
İlk sosyal sorumluluk çalışmalarım çocuklarım okurken TED Ankara Koleji Aile Birliği, Koruma Derneği Başkanlıkları ile oldu. Dedeman Topluluğu’nun sosyal sorumluluk projeleri, Umut Vakfı faaliyetleri dışında da birçok diğer sivil toplum kuruluşuna da destek verdim. TED Ankara Kolejliler Derneği, TED İstanbul Koleji Vakfı, Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD), Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB), Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), Türk Kalp Vakfı ve Kayseri İli Yardımlaşma Derneği İstanbul Şubesi (KYD)üyesiyim.
Benim hayatta en endişe duyduğum konu, her geçen gün giderek artan şiddet haberleridir. Bu sadece ülkemize has bir durum değil. Bulunduğumuz coğrafya ile de sınırlı değil. Tüm dünyada giderek artan bir şiddet sarmalı görüyorum ve bu beni çok üzüyor. Mümkün olsa dünyada şiddeti sona erdirmek isterdim.
Umut Vakfını kurmadan önce 1991’den itibaren bir grup arkadaşımla “barış” ile ilgili bir dernek oluşumu içindeydik. Hatta Ortadoğu Barış Süreci için konferanslar düzenledik.
Oğlum Umut’un silahla öldürülmesi neticesiyle, kaybettiğimiz evlatlarımızın adlarını yaşatmak, aynı zamanda anlaşmazlıkları uzlaşmacı ve barışçıl yollarla çözmek, hukukun üstünlüğüne inanmak ve hukuku var etmek, sorumlu yurttaş olma kavramlarını toplumsal bilince yerleştirebilmek için Umut Vakfını kurdum. İşte tam burada acıları toplum yararına olumluya dönüştürmeyi başarma yolunda ilerlediğime inanıyorum.
Kurucusu olduğum Umut Vakfı çalışmaları ile şiddetin en uç noktası ve tek işlevi öldürmek olan silah şiddeti ile mücadele etmektedir. Ülkemizde ne yazık ki gerektiği kadar üzerine düşülmeyen önemli bir problemdir. Avrupa Birliğine uyum sürecinin bir parçası olarak dağınık halde bulunan silah kanunu, kuru sıkı silahlar kanunu (ki bu kanunun yenilenmesi sırasında çok emeğimiz geçmiştir) ile avda ve sporda kullanılan silahlar kanunlarının tek bir kanun altında birleştirilmesi gerekiyor. Umut Vakfı olarak bu birleştirme sırasında silahlanmayı zorlaştırıcı hükümlerin yeni yasaya girmesini arzu ediyoruz. Bu yüzden son üç yıldır bu konu üzerine daha bir yoğunlaştık.
Vakfımız ilk kurulduğunda “bireysel silahsızlanma” terimi hiç bilinmiyordu. Bireysel silahsızlanma “aynı toplum içinde yaşayan bireylerin herhangi bir ideolojiye ait olmaksızın, ateşli silahlar ve bıçaklar ile diğer aletlerle donanması” olarak tanımlanır. Bireysel silahlanmada örgütlenme söz konusu değildir. Devletlerin birbirlerine karşı veya savunma amaçlı silahlanmaları “Bireysel Silahlanma” kapsamında tutulmaz. Bugün bu terim medya, akademik camia ve geniş bir kesim tarafından benimsenmiş durumda. Umut Vakfı, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi ile Özel Danışmanlık Statüsüne hak kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur. Bireysel silahsızlanma konusunda mücadele eden IANSA (Küçük ve Hafif Silahlar Karşıtı Uluslararası Eylem Ağı)’nın da aktif bir üyesidir. Aynı zamanda NATO tarafından da Türkiye’deki bireysel silahlanmanın durumu hakkında delegelere bilgi vermesi Umut Vakfı konusundaki uzmanlığıyla bilimsel çalışmalarda danışılan kaynak olarak gösterilen güvenilir bir vakıf konumundadır.2007 yılında Kuru Sıkı Silahlar Kanunu yenilenirken çok emeğimiz geçti. Bunlar beni gururlandırıyor. Elbette bu kadarla bitmiyor, daha fazlasını yapmak gerekiyor.
Umut Vakfını kurduktan sonra da kuruluş amaçlarımız doğrultusunda hukukun üstünlüğü, yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi, barış ve uzlaşma üzerine Türkiye’de 24 ilde, yurtdışında 9 ülkede, toplam 133 faaliyet gerçekleştirdik. Bunların içinde bence akılda en kalıcı olanları “Yurttaş olmak için…” kitapları ile “Bireysel Silahsızlanma Çözüm Arama Konferansı”. Kitaplar 7. ve 8. sınıflar için 1998 yılında hazırlanmıştı. Vatandaşlık ve demokrasi derslerinde okutulmak üzere, aslında hukukla ilintili bir eğitim kitabıydı. Şimdi bu dersi 4. sınıfa indirdiler. Eğitici ve öğrenci kitap takımı olarak Türkiye’de bir ilkti ve hala da öyledir. Bu kitap sonrasında da 3 bin öğretmene kitabın eğitimini verdik. Arama konferansına gelirsek, 2002-2005 yılları arasında bir dizi sempozyum ve konferanslar serisinin sonuncusuydu.Disiplinler arası bir bakış açısı ile Türkiye’de bireysel silahlanma sorununu irdeledik. Akademisyenler, medya mensupları, barolar, emniyet, tabipler odası, yani konuyla ilgili her kesimden katılımcılar eşliğinde konuyu masaya yatırdık. Hatta 2005 yılında görüşmeler sırasında çok ölümlü katliamlarının olabileceğini öngördük. Bu ve benzeri olayların Türkiye’de artacağını, yapılması gerekenleri sunduk. Silah Kanununu yenilemek için hala çok geç değil.
7 yaşımdan beri skolyoz hastalığı ile mücadele ediyorum. İlkokula başladığımda bedenim alçılıydı. İki yıl bu şekilde okula devam ettim. İlk zorlu ameliyatımı da 13 yaşımda geçirdim.O zaman tıbbın elverdiği koşullarda ameliyat sonrası yedi ay alçıda hareketsiz yattım.Çocukluk ve gençlik dönemim büyük zorluklar içinde geçti. 17 yaşımda ağabeyimi kaybettim. Hastalığıma rağmen 5 çocuk sahibi oldum. Onların da üçünü kaybettim. Önder’i üç yaşında hastalık neticesinde toprağa verdim. Onur doğumundan hemen sonra yatırıldığı hastanenin hatası sonucu benden alındı. Ve son olarak oğlum Umut’un 17 yaşında ateşli silahla öldürülmesi…
Yılmadım. Hayata tutunmak için çok mücadele verdim.Ve yaşama sevincimi hiç kaybetmedim. Hayatımın olumlu yanlarıyla mutlu olmayı, acı yanlarıyla da baş edebilme gücümü hiç yitirmedim. Acıları ve yaraları olumlu hale dönüştürüp, kendime, aileme ve topluma yararlı bir birey olabilmeyi başardığımı düşünüyorum.

Nüket Ersoy Alevli
Merhum Cemil ve Mehlika Alevli’nin iki kız, bir erkek çocuğunun ilki olarak Gaziantep’te dünyaya geldim. İlkokulu Gaziantep’te okuduktan sonra, on bir yaşında kayıt olduğum Robert Koleji’ne bağlı Amerikan Kız Kolejinden, dokuz sene yatılı öğrenimin ardından, “BA-Bachelor of Arts” lisans derecesiyle mezun oldum. Robert Koleji’nde aldığım eğitim, hayatta en önemli rehberim olmuş, bu sayede gelişime daima açık bir tutum sergiledim.
Babam Cemil Alevli’nin çok yönlü kişiliği, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa’da eğitim alması, yabancı dil öğrenmesi, girişimcilik ruhu, düzenli yaşamı, ileri görüşlülüğü ve Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet değerlerine içten bağlılığı benim yaşamımı olumlu yönde etkileyen faktörlerdir. Babamın okul sevdası ve bir bağışçı olması beni aynı yola yöneltti. Onun eğitime verdiği önem ve gayreti beni de ateşledi ve bu yolu yaşam felsefesi olarak seçmemde etkili oldu. Öte yandan, batı kültürüyle yetişen annemin ve benim gibi Robert Kolej mezunu olan ve ABD’de yüksek lisans eğitimi alan eşim Celal Ersoy’un da bu yaşam felsefemi güçlendirmeme katkıları olmuştur. Annem ve babamın aydın kişiliklerden kaynaklanan öğretileri yaşamım boyunca doğru tercihler yapmamı ve güçlüklerle sonuna kadar mücadele etmemi kolaylaştırmıştır.
28 yaşında iken, Yardım Sevenler Derneği Gaziantep Şubesinin Kongresi’ne davet edildim. Kongrede yeni yönetim için aday gösterildim ve en fazla oyu alarak başkan seçildim. Başkan olduktan sonra ‘kuruluşa ne farklılıklar getirebilirim’ diye düşünmeye başladım. Genç kızlığımdan beri pasta yapma merakım vardı, evimizde üç-dört genç kız ile hemen her gün yeni pasta tarifi denemeleri yapıyordum. Bu işlemi dernek yararına dönüştürmeye karar verdik ve Kara Kedi adlı bir pastane açarak, gelirini Yardım Sevenler Derneği’ne bağışladık. Ailevi nedenlerle İskenderun’a yerleşmemiz gerektiği için dört yıllık başkanlık görevimden ayrıldım.
1990-91 yılları arasında Lions 118-U Yönetim Çevresi Başkanlığı yaptığım dönemde pek çok etkinliğin yanı sıra, ana proje olarak “Konuk Öğretmen Programı”nı gerçekleştirdim. Bu projenin amacı dünya öğretmenleri arasında kardeşlik, dostluk, bilgi ve görüş alışverişi sağlamak, ülkemizin öğretmenlere verdiği önem ve değerin bir kanıtı olan 24 Kasım Öğretmenler Günü’nün dünya çapında kutlanması için Lions camiasında kamuoyu oluşturmaktı. Bu çalışmalar sonucunda 24 Kasım, ABD’nin Illinois, Illinois/Danville, Oregon, California, Kentucky, Louisiana, Alabama, New Mexico ve Texas eyaletlerinde, eyalet valilerinin resmi bildirileriyle resmen kabul edilerek Öğretmeler Günü olarak ilan edilmiştir. Bu benim için çok anlamlı bir projedir. Ayrıca uluslararası karşılıksız bir hizmet kurumu olan ve dünya çapında örgüt yapısı bulunan Lions Kulüp’ün imkanlarını ülkemin tanıtımında kullandım.
Lions Kulübü Başkanı olarak Gaziantep’in ileri gelen doktorlarının da yardımıyla geçici bir klinik oluşturarak sekiz hafta süreyle 5.000’den fazla insana ücretsiz diyabet tarama hizmeti vererek, tedavi ve ilaç yardımı temin edilmesini sağladık. Bu etkinlik uluslararası Lions Kulüpleri Birliğince dünya genelinde binlerce proje içinde ilk üç arasına seçilmiş, kulübe Top Ten ödülünü kazandırmıştır.
1976’dan bu yana Mütevelli Kurulu Başkanı olduğum Gaziantep Koleji, 1963 yılında “Kolej Yapma Derneği” olarak tarafımızdan kurulmuş, 1973 Bakanlar Kurulu kararıyla “Gaziantep Kolej Vakfı” adıyla vergiden muaf, kamu yararına hizmet veren kurum statüsü kazanmıştır. Gaziantep halkı tarafından benimsenmeyeceğini düşünerek vakfa ismimizi vermedik. Bugünkü hali ile Gaziantep Kolej Vakfı Gazianteplilere mal olmuştur. Öte yandan Nüket -Celal Ersoy Vakfı adıyla kendi vakfımızı yeni kurmuş bulunuyoruz. Bu vakfın amacı şahsi mal ve nakdimizi şimdi ve bizden sonra tamamen Gaziantep Kolej Vakfı Özel Okullarına ve eğitim hizmetlerine nakletmektir.
Şu anda 1.800 öğrencisi bulunan Gaziantep Kolej Vakfı Özel Okulları Anaokulu, İlkokul, Ortaokul, Fen Lisesi, Anadolu Lisesi ve uluslararası IB aday okulu Cemil Alevli Koleji’nden oluşan ve her türlü modern, teknolojik donanımı olan 23.000 m² kapalı alana sahip dev bir kampüsü vardır. Bu yıl 50. kuruluş yıldönümünü kutlayacağımız Gaziantep Kolej Vakfı Özel Okulları kar amacı gütmez, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlıdır, ticari veya siyasi doktrine hizmet vermez, ülkemize aydın, çağdaş gençler yetiştirmeyi hedefler. Okulumuz bağışlarla yaşar ve binalarımızın tümü Gaziantepli hayırseverlerin bağışlarıyla yapılmıştır ve 225 başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrenciye ücretsiz eğitim hizmeti vermektedir.
Ben kendimi stratejik bağışçı olarak nitelendiriyorum. Klasik hayırseverliğin özünde kişisel tatmin yatar. Hayırsever vatandaş kısa dönemdeki bir takım ihtiyaçları karşılar ve kendi kişisel hazzını ön planda tutar. Stratejik bağışçılıkta ise tek bir hedef değil, geniş bir vizyon temel alınır. Bağışın çarpan etkisi yaratması ve yaygınlaştırılması esastır. Gaziantep Kolej Vakfı Okulları da işte bu anlamda kısa dönem yararlarından çok öte, yaygın toplumsal fayda sağlamayı hedefleyen bir abidedir.
Başarılarımızın somut çıktıları olan öğrencilerimiz toplumun her kesiminde hizmet vermektedir. Bizler kendimize veya yakınlarımıza bir yarar beklentisi içerisinde değiliz ve hiçbir zaman da olmadık. Tek hedefimiz ülkemize hizmet etmek ve bunu her kademede yaygınlaştırmaktır. Mezunlarımızın ülkemize yaptıkları hizmetler de bu misyonumuzun gerçekleştiğinin en somut örneğidir.
Bağış ve bağışçılık adına en büyük tatmini her öğretim yılında okulumuza başlayan minik öğrencilerimizin gözlerindeki ışıltıda ve liselerimizi ülkemizin saygın üniversitelerine girmeye hak kazanan öğrencilerimizin yaşadığı gururda buluyorum. Bugünümü ve her şeyimi borçlu olduğum ülkeme borcumu bu şekilde ödüyor olmanın mutluluğu içeresindeyim.
Dünyada beni en çok endişelendiren konu, dünya savaşlarını yaşamış insanlığın bu acı tecrübelerden hiç ders almaksızın gittikçe daha çok savaş ve kaos ortamlarına sürüklenmesidir. Barış bir tolerans ve tahammül kültürüdür ve ancak bütün toplumda bu yönde bir bilinç gerçekleştirilmesiyle yaygınlaştırılabileceği kesindir. Bu yüzden eğitimin önemine inanıyor ve eğitimin kalitesini arttırmak için elimden gelen tüm çabayı gösteriyorum.
Biz bağışçılığın sadece maddi unsurlardan oluştuğunu düşünmüyoruz. Eğitim ormanına köklü çınarlar yetiştirmek ve bu çınarların gölgesinde barış kültürünü yeşertmek bilinciyle çalışıyoruz. Bu tam bir gönül işi ve bizler gönül işçileri olarak kesintisiz ve karşılıksız hizmet sunmaktayız. Bu anlamda okulumuzun ve dolayısıyla bağışlarımızın bu amaca doğru ve en doğrudan yararı sağladığı düşüncesindeyim.


