
Hakan Habip
Bilim Kahramanları Derneği çatısında dokuz senedir 9-16 yaş arası çocuklar için bir robot turnuvası düzenliyoruz. Çocuklar turnuva öncesinde ekip kurup 10-14 hafta birlikte çalışıyor, ön hazıklık yapıyorlar. Turnuva sırasında ise Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce akranlarıyla 1-2 gün geçiriyorlar, mekanik görevleri çözen robotlar tasarlayıp ve o yıl için belirlenen tema kapsamında kendi seçtikleri sorunlara çözümler üretiyorlar. Burada beni heyecanlandıran ve gelecek için umut veren kavramlar var. Küresel sorunları önemsemeleri, ekip haline çözüm üretmeye çalışmaları, fikirlerini başkalarıyla paylaşmaları… Bu turnuvaya bir kez gelmek alışkanlık yapıyor, yenilerini görmek istiyorsunuz. Benim için de aynı şey geçerli. Bunca emeğimiz sonrasında tünelin ucundaki ışığı gördükten ve çocukların heyecanını yaşadıktan sonra artık mali kaynak, bağlantı, zaman, uzmanlık, fikir vs. neyim varsa her şeyimi vererek bu turnuvaların gerçekleştiğini görmek istiyorum. Peki ben bu noktaya nasıl geldim ve şu anda yaptığım şeyi neden yapıyorum?
İnsanlık olarak büyük resimde bir dizi büyük başarısızlıklarımız var. Bazı şeyler aşırı derecede çoğalırken diğerleri ise eriyerek yitiriliyor. Aşırılaşan şeyler gücün aynı kişilerde birikimi ve eşitsizlik… Yitirdiğimiz şeyler ise ekoloji – enerji – gıda politikalarımızın dengesi… Hepimizin yaşamın anlamıyla ilgili, belki de önceki zamanlara kıyasla, daha fazla sorusu ve sorunları var. Benim de vardı.
On iki sene önce bilişim sektöründe çalışırken bir internet servis sağlayıcı (İSS) iş planı tasarlıyordum. Küresel finans sektörü İSS’nin finansal ederini kurumun sadık müşterileriyle orantılı olarak hesaplıyor. Sadık topluluk kavramı üzerine düşündüğümde sadık topluluğun değer üretimine eş olduğu sonucuna vardım ve tokat yemiş gibi oldum. Bu eşitlik beni çok etkiledi. ‘Bu çizgiye ulaşmanın aşamaları nedir’ diye kafa yorarken karşıma yedi basamaklı bir yapı ortaya çıktı: sadık topluluk, topluluk, öğrenme, dinleme, konuşma, yaşam, samimiyet. Başka bir ifadeyle, iki insan arasındaki samimiyetten yaşam ortaya çıkıyor; yaşam konuşuyor, dinliyor, öğreniyor, topluluk oluşturuyor; bu topluluklardan bazıları sadık topluluğa dönüşüyor ve nihai olarak sadık toplum değer üretiyor. Bu basamakları başka kavramlarla eşleştirdim: sadakat-sebat, topluluk-paylaşım, öğrenme-etkileşim, öğrenme-alma, konuşma-ifade/verme, yaşam-herkese saygı, samimiyet- niyet/amaç.
Bana göre yaşamın amacı üretimdir. Bu evrensel ara yüzdür ve herkes bununla doğar. ‘Tüm yaşam formlarına olumlu etki yapacak değerler inşa etmek’ hedefini temel aldığımızda her şeyi buna göre kurguladığımızda büyük başarısızlıklarımıza çözüm üretebiliriz. Rekabet yerine el ele vermeyi öne çıkartır; sonuç yerine sürece odaklanır; kültürün olunan bir şey yerine yapılan bir şey olarak algılayarak bunu yaşama geçirebiliriz. Ben bu kurallara uygun hareket etmeye ve içinde bulunduğum kurumları değiştirmeye çalışıyorum.
2001 yılında bu kavramların çok değerli olduğunu düşündüm ve herkesle paylaşmam gerekiyor dedim. Dünyada bilişimle ilgili ciddi bir insan kaynağı eksikliği bulunuyor. Türkiye’nin genç nüfusu olduğu için bu eksikliği tamamlayıcı rol oynayabilir. Bu da bilişim becerili insan kaynağı geliştirmekten geçiyor. Bu konulara değinen ‘İnternet Vadisi’ isimli bir yazı yazdım. İnternet vadisi toplumda az sayıda insanın zenginleşmesi değil, mümkün olan en fazla sayıda insanın zenginleşmesini sağlayan bir yoldur. Konuyla ilgili bir web sitesi oluşturdum. Kapı kapı dolaştım, insanlara ülkeyi böyle kalkındırabiliriz diye anlatmaya başladım. Ekonomik krizin başladığı dönemdi. İnsanları yeni bir şeye ikna etmek zordu.
Bu sırada eşim Smart Kids isimli okul sonrası etkinlik merkezi kurdu. Ben bilişim ile kalkındırmak üzerine fikirlerimi yazarken, eşim bunu eylem haline getirebildi. LEGO’nun robot platformunu derslerde kullanıyordu. Bir gün bu robotların uluslararası turnuvasının yapıldığını öğrenip, neden Türkiye’de olmasın dedik. Amerika’da yapılan bu etkinliği gidip yerinde gördük. O günden beri ekip olarak bu turnuvaları Türkiye’de gerçekleştiriyoruz. Şu anda 9. sezondayız. Turnuvalar için bağışçı desteği yetmediğinde açığı aile olarak biz kapatıyoruz.
Türkiye’de katma değer üretimi ve bilişim eğitimini destekleyen süreçlerin eksikliği var. Çocukları erken yaşta temel bilimlere çeken, onların sınıfta severek bilimle ilgilenmelerini sağlayan bir yapı bulunmuyor. Bizim sistemimizde ise çocuklar bunu severek uyguluyorlar. Bilimin kolay erişilebilir ve eğlenceli olduğunu görüyorlar, yaşıyorlar. Bugüne kadar toplam 6.400 çocuk turnuvalara katıldı. 10. senemizde 2.000 çocuğa daha ulaşmayı hedefliyoruz.
Bahsettiğim yedi basamaklı evrensel ara yüz dernek çalışmalarının hiçbir yerinde geçmiyor. Ama çocuklar bunu kendiliğinden yaşıyor. Takım arkadaşlarına ve diğer takımlara saygı duyuyorlar; rakibine destek olduğu için ödül kazanıyorlar; kendilerini ifade ediyor, fikirleri etrafından topluluklar kuruyorlar. Çocukların üzerindeki değişim fark edilir düzeyde. Bu çalışmalarına katılımlarından dolayı eğitim bursu alan çocuklar var. Özgüven artışı, olumlu enerji, kaynaşma, bilim sevgisi de cabası.
Bilim en evrensel birleştirici; herkesin yaşamını olumlu etkiliyor ve sonuçları hemen paylaşılıyor. Bir baba ve dünyada sıkıntıları görmüş biri olarak bu çalışmanın benim için değeri bu çocukların dünyanın olumlu yönde değişmesinde rol oynayacaklarını bilmek; böyle hissettiriyor olmaları. Bu da her gün inşaata devam etmem için yeterli bir sebep.

Haldun Taşman
Başarılı bir tahsil ve iş hayatından sonra son sekiz senedir filantropi dünyasında çalışıyorum. Filantropi kelimesini ilk duyduğum zaman sorup “ insan sevgisi” demek olduğunu öğrendim. 35 sene önce müstakbel eşime hayallerimden bahsederken, ileride maddi ve manevi imkanlarım müsait olursa hayır yapmak istediğimi, bu konuda küçükken Allaha verilmiş sözüm olduğunu söyledim. O da beni destekleyeceğine söz verdi. Yıllar sonra iş hayatım iyi gitmeye başlayınca bir gün eşim ve kızlarımız “Niye hayatta iken hayır işleri ile uğraşmayıp da vasiyet yoluyla bu işi bize yüklemek istiyorsun, hem biz senin kadar iyi yapamayız“ dediler. Ben de düşünüp, onlara hak verdim. Böylece başlama kararı aldık ve çok da iyi oldu.
Hayattayken vermenin doğru olduğuna inanıyorum çünkü yokluk değil, bolluk kavramı hayatımı zenginleştiriyor. Hayatta ve gücüm yerindeyken vermenin sayısız faydasını gördüm. En başta bağış yapmaktan derin bir haz aldığımı söyleyeyim. Vaktimi ve diğer kaynaklarımı da kullanarak hedefe ulaşmalarında desteklediğim kişi ve kuruluşlara yardımcı oluyorum. Bağışlarımı stratejik şekilde verebiliyorum; ABD’deki vergi avantajından maksimum derecede faydalanarak, ödemeleri gerektiği şekilde bölerek, başka kurum veya şahıslarla ortak şekilde çalışarak, ‘donor–advised’ denen şartlı fonlarda bağışlarımızı tutarak bunu yapmamız mümkün oluyor. Bağışlarımızla kızlarımıza ve diğer gençlere örnek oluyoruz. Bu vesile ile benzer biçimde düşünen başarılı kişiler ve ailelerle tanışıyoruz. Bu benim için paha biçilmez bir kazanım. Başka türlü bu insanlara erişmek, onlarla dostluk kurmak mümkün olmayabilirdi.
Birçok milyoner ve milyarder malvarlıklarının çoğunu yaşarlarken bağışlama taahhüdünde bulunarak ‘Giving Pledge’ kampanyasına katılıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, varlıklarının bir kısmını değil çoğunu bağışlıyorlar! Bill Gates ve Warren Buffett ABD’de milyarderler arasında bu akımı başlattılar. Son duyduğuma göre 81 kişi varlıklarının en az yarısını bağışlama sözü verdi. Yaşamın anlamı yarattıklarımızla, geride bıraktıklarımızla artar. Bu insanlar gibi ben ve eşim de hayatta iken bağış yapmanın doğru olduğuna inanıyoruz. Çocuklarımızın çalışarak hayatlarını kazanmasını, asla mirasyedi olmamaları için onları mesuliyet sahibi ve başkalarını düşünür şekilde yetiştirdik, haklarını da verdik. Herkes bağışçılığın yaşamına neler getirebileceğini düşünmeli bence.
2002 yılından itibaren, benim 1968 mezunu olduğum, Columbia Üniversitesi İşletme Okulunda Türk kökenli lisans öğrencilerine burs vermeye başladık. Şu ana kadar burs verdiğim yirmi iki kişi oldu. Her biri ailemizin bir ferdi haline geldi. Karşılıklı olarak kuvvetli bağlarımız oluştu. Hepsi çok akıllı ve potansiyelleri çok yüksek gençler. Onların hayatlarının bir parçası olmak bana büyük bir zevk veriyor. “Sizin de zamanı gelince içinde bulunduğunuz topluma geri vermenizi bekliyoruz“ diyerek, beklentimizi işin başında ifade ediyoruz. Bazıları daha şimdiden New York’taki Turkish Philanthropy Funds (TPF) kanalıyla hayır yapmaya başladılar.
ABD’de yaşayan ve Türkiye’deki vakıf, dernek ve üniversitelere bağış yapmak isteyenlere hizmet vermek üzere 2007’de, Yönetim Kurulu başkanı olduğum, Turkish Philanthropy Funds’ı 15 kurucu arkadaşımızın maddi ve manevi katkılarıyla kurduk. Şu anda TPF performansı, şeffaflığı, vergi avantajları ile itibarı yüksek bir kuruluş olarak New York’ta faaliyet göstermeye ve büyümeye devam ediyor.
1.4 milyon dolar ve binlerce saatimi verdiğim başka bir girişimim de Bolu Bağışçılar Vakfı’dır. Bu türde Türkiye’de bir ilk olan bu vakfı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ile yaptığımız işbirliği sayesinde Bolulu otuz iki liderin katılımıyla kurduk. Bu vakıf türünü Türkiye’nin başka il ve ilçelerinde yaygınlaştırmaya yönelik TÜSEV ile çalışmalarımız var.
Hangi konulara bağış yapacağımızı seçerken hem tutkularımızı hem de ihtiyaçları takip etmeye çalışıyoruz. Örneğin uzun zamandır yaşadığımız şehir olan Phoenix, Arizona’da iki sene önce Enstrüman Müzesi açıldığında, cılız bir Türkiye bölümü görmek eşimle bana epey dokundu ve burayı zenginleştirme ihtiyacı hissettik. Türkiye’deki kişi ve kuruluşlarla birlikte buraya enstrümanların getirilmesine çalıştık. 18 Nisan 2012’de yapılan açılış töreninde Türkiye sergisi diğer bütün ülkelerin sergisi arasında en zengin ve metrekare olarak en büyük sergi durumuna geldi. Yine yüzlerce saat ve para vererek bu işi yaptık. Daha önce hiç aklımızda yokken, karşılaştığımız bir ihtiyaç bizi harekete geçirdi.
Neticede bu deneyimlerimden sonra insana yapılan yatırımın ne kadar verimli olduğunu gördüm. Yüksek lisans tahsilim için 1966-67’de bana ABD devletinin verdiği 30,000 dolar Fulbright bursu en azından bin misli ile ABD ve Türkiye toplumuna geri döndü diyebilirim. Bana verilenlere duyduğum derin şükran hissi beni geri dönüşüm potansiyeli yüksek projelere ve başka vakıflarla beraber çalışmanın doğru bir yol olduğuna inandırdı. Bunu da hayatta ve sağlıklı yaslarda iken sonuçlandırmak istiyorum.

İbrahim Betil
İlkokul birinci sınıfta okula yürüyerek veya at arabasıyla giderdim. Annem sefer tasının içinde her gün yemek verirdi. Bir gün muz koymuş. Ben o muzun kabuğunu soyup yemeden önce ilkokul öğretmenim kulağıma eğilip ‘burada muz yiyemeyen çok arkadaşın var, onlarla paylaşırsan tadına varırsın’ demişti. Birinci sınıfta o öğretmenimin bana yaptığı uyarıyla paylaşmanın daha fazla mutluluk verdiğini fark ettim ve yaşayarak da bunun doğruluğunu öğrendim.
Ortaokulu yatılı öğrenci olarak okudum. Bazen hafta sonunda okulda kalırdım. Bir hocamız bizi kamyonetinin arkasına koyar, köylere götürürdü; okul binalarının inşaatı, bahçe düzenlenme gibi işlere yardımcı olurduk. Oralardan edinilmiş kazanımlar bugünkü sosyal sorumluluk anlayışımın şekillenmesinde mutlaka etkili olmuştur. Sosyal sorumluluk iyi huylu bir virüs gibi, ne kadar erken yaşta insanın kanına girerse birey ve toplum için o kadar faydalı oluyor. Gerek lise ve gerek üniversitedeyken öğrenci birliklerinin içindeydim. Okulun gelişimi ve öğrencilerin sesinin idareye duyulabilmesi için yönetimle öğrenciler arasında köprü oluşturmak gibi rollerimiz vardı.
İş ve eğitim hayatım boyunca pek çok kişiden feyz aldığımı söyleyebilirim ancak Robert Koleji’ndeki Amerikalı müdürümüzün bendeki yeri başkadır. Biz gencecik insanlarla müthiş bir diyalog kurardı. Asla baskıcı değildi. Bizi dinler, görüşlerimize önem verirdi. Her şeyden önemlisi bize güvenirdi. Bunlar toplumumuzda çok az rastladığımız kavramlar. Oralarda bir takım ilkeler edindim. Gençlere güvenmek, onların karar süreçlerine katılımını sağlamak benim için birer önceliğe dönüştü. Biz bunu yapabilirsek sosyal değişime de yön verebileceğimize inandım.
İşletme eğitimi aldıktan sonra sanayicilik deneyimim oldu ve daha sonra bankacılık sektöründe çalıştım. Meslek yaşamım boyunca bir takım vakıfların içinde oldum. Hep kafamın arkasında bu toplumda rahatsız olduğum, şikayet ettiğim, beğenmediğim konuların değişimine yönelik bir şeyler yapabilme dürtüsü oldu. İKSV ve TÜSİAD’da görev aldım, bir takım iş insanları derneklerinin kuruluşuna katkıda bulundum. Sadece mesleğime odaklanmak yerine ‘sahip olduğum birikimi paylaşarak nasıl çoğaltabilirim’ heyecanıyla sivil toplum çalışmalarına zaman ve kaynak ayırmaya çalıştım. Bankadaki yoğun tempoma rağmen niyet edince önemsenen konulara zaman ayırabileceğimi görmüş oldum. Bankacılık yaparken verdiğim röportajlarda söylediğim bir şey vardı: ‘bankacı olarak ölmek istemiyorum’. Hedefim hep eğitim projelerinin içine girebilmekti ve öyle de oldu.
1994’te, 50 yaşıma basmışken, bir karar alıp bankacılık sektöründen ayrıldım ve sivil toplum projelerine yöneldim. İlk çalışmalarım yeni okullar kurmak üzerine oldu. İnsanlar bana güvendiler, ben de o güveni boşa çıkartmamak için çok çaba sarf ettim. 3-4 okulun kuruluşuna önderlik ettim. Hala bir tanesinin sorumluluğunu yürütüyorum. İstanbul ENKA Okulları ile işe başladık. Daha sonra İzmir’de Işık Kent okullarını kurduk. Denizli’de bir Anadolu Lisesi ve pansiyonu ile devam ettik. 1999 Marmara Depremi’nin ardından Adapazarı’nda ENKA Okullarını açtık. Türkiye’nin eğitim sistemini eleştiren bir kişiyim. Eğitim kurumlarımız içinde insan beyni küçük yaştan itibaren formatlanıyor ve merkezi devletin doğruları ile dolduruluyor. Bunun yanlış olduğunu ve değiştirilmesi için bir yerlerden başlamak gerektiğini düşünüyordum. Sonuçta örnek bir okul oluşturmak istedim. ENKA Okullarını ele alacak olursak, o okullarda ‘öğretme yerine öğrenme merkezli olmak’, ‘toplumun bütün üyelerine saygı duymak’ gibi bir takım ilkeler temel alınıyor. Çocuğun kavramları sorgulaması teşvik ediliyor; kendi yeteneklerini keşfetmesi için fırsat tanınıyor; merak duygusu tetikleniyor. Böyle bir yaklaşım sonucunda çocukların yaratıcılığı ve özgüveni gelişiyor.
Bu iyi örneklerin yaygınlaşmasının tek yolu Milli Eğitim’den geçmiyor. Bana göre değişim öğretmenlerden ve yöneticilerden başlar. Siz ne kadar yeni bir çerçeve geliştirip uygulamaya koymak için uğraşırsanız uğraşın öğretmen bir felsefeyi içselleştirmezse bu çerçeve sınıflarda hayat bulmaz. Öğretmen Akademisi Vakfı da bu düşünceden ortaya çıktı. Öğretmenlerin interaktif iletişimi sınıflarına taşımaları ve çocuğun hareketliliğine, özgür düşüncesine, yaratıcılığına fırsat tanıyabilmeleri için mesleki gelişim seminerleri sunuyoruz. 4 yılda bu seminerlere 75.000’den fazla öğretmen katıldı. Öğretmenler ve öğrenciler geçirdikleri dönüşümden çok memnunlar. Şimdi okul yöneticilerine yönelik modüller geliştiriyoruz. Kapsamlı bir dönüşüm için zaman lazım ama bu şekilde bir yerden başlamış olduk.
Suna Kıraç ve Prof. Dr. Tahir Özgü ile bu konuları bankacılık dönemimde de tartışırdık. ‘Eğitimin kalitesini arttırmak için neler yapabiliriz’ diye düşünürken ‘okul içi değil okul dışı faaliyetlere yoğunlaşmayı deneyelim’ dedik. Pek çok kişinin katkısıyla Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nı kurduk. Eğitim sistemi 7-14 yaş çocukların okul saatlerin içinde yeteneklerini geliştirebilecekleri kendilerini keşfedebilecekleri ortamlar sağlamıyor. Biz okul saatlerinin dışında bunu sunalım, dedik. Sanat, spor, kültür vb. faaliyetlere katılabilecekleri merkezler oluşturduk. Bunu da çocuklar ile gönüllüleri buluşturarak yaptık. Böylece gönüllü çalışmalarına katılmak isteyen kişiler için de bir alan oluşturmuş olduk. Çocukların okuldaki baskıcı ortamlarının dışında farklı öğrenim imkanlarının olduğunu gösterebildik.
Bu arada gözlemlediğim ve rahatsız olduğum şeylerden biri de gençlere güvenilmemesi, onların sorumluluk almasına imkan sağlanmaması idi. ‘Öyle bir gençlik kuruluşu kuralım ki gençler yönetsinler, gençler projelerini uygulasınlar, gençler faydalansınlar; biz de yetişkinler olarak ihtiyaç duyduklarında onların yanında olalım’ diyerek Toplum Gönüllüleri Vakfı’nı (TOG) kurduk. Benim buradaki rolüm gençlerin istemesi halinde onların bazı kapıları açmasına destek sağlamak, çağırırlarsa üniversitelerde sivil toplumla ilgili konuları anlatmak, dönemsel projelerde yaptıkları çalışmaları gözlemlemek vb. Her isteyen bana kolaylıkla ulaşır, ben de elimden gelen her türlü paylaşımı yaparım.
Değişim gençlerden başlayarak topluma nüfuz ediyor. Gençler sosyal sorumluluk projelerinin içinde yer alarak önce kendileri bir değişim sürecinden geçiyor, sonra bulundukları yeri dönüştürüyorlar. Toplum Gönüllüsü gençlerin TOG’da geçirdikleri zamanın etkisiyle nasıl ilerlemeler kaydettiklerini yaptığımız izleme-değerlendirme çalışmaları ile de tespit ettik. Gençlerdeki özgüven artışı, sosyal sorumluluk bilinci, kendini ifade edebilme becerisi buradaki deneyimleri sayesinde çok büyük gelişme gösteriyor.
Bir yandan da gençlerle ilgili toplumun algısını değiştirmeye çalışıyoruz. Belki tüm toplumun alışkanlıklarını ve düşünce yapısını bir elden değiştirmek mümkün değil ama Toplum Gönüllüsü gençler ile temas etmiş, bir şekilde onların çalışmalarında yer almış, faydalanmış, desteklemiş, işbirliği yapmış olan kişilerin bakış açıları değişiyor. Gençler yılda 900’den fazla proje üretiyorlar. Bu, kurulduğu günden bu yana çok çeşitli konularda binlerce projenin gençler tarafından tasarlanmış uygulanmış olması demek. Bu projelerin yarattığı etki ve sağladığı fayda kuşkusuz önemli. Ancak bizim için asıl başarı, ayrımcılığın bu kadar fazla hissedildiği bir ülkede bizim akıntının tersine doğru giderek, Türkiye’nin dört bir yanından gencin birbirinin farklılıklarına saygı duyarak birarada çalışmasını sağlayabiliyor olmamız. Bu gençler okullarından mezun olup beş sene sonra farklı konumlara geldiklerinde, bu bakış açısıyla topluma yön verecekler. Şimdiden yaptıklarıyla sosyal değişimin öncüsü durumundalar.
Bu çalışmaların yanı sıra bir afetler ülkesi olan ülkemizde, mahalle düzeyinde afete hazırlık birimleri oluşturmak amacıyla kurulan Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı – MAG’ın kuruluşunda yer aldım. Hrank Dink Vakfı Yönetim Kurulu üyesiyim, TOG bünyesinde de Hrant Dink fonu oluşturdum. Son olarak “Birleşmiş Milletler Bin Yıl Hedeflerine sadık kalarak ve özellikle en az gelişmiş ülkelerin sorunlarını gözeterek yapılandıracağı projeleri hayata geçirmek” için Sosyal ve Ekonomik yaşamda Nitelikli Değişim ve Gelişime Destek” Sen-De-Gel derneğinin önderliğini üstlendim. Profesyonel yaşamımı sürdürmemin nedeni bu tür çalışmaları destekleyebilmek. Çeşitli kuruluşlara danışmanlık yapıyorum, kazandığım paranın bir kısmını çeşitli sivil toplum projelerine katkı sağlamak için kullanıyorum.
Bir kuruluşu desteklemek için illa yönetim kurulunda yer almam gerekmiyor. Ama yönetim kurulunda olduklarımı iyi tanıdığım ve yakından takip ettiğim için bağış yapmam daha kolay oluyor. Diğerlerini desteklemeye ikna olmam için onların yaptıkları işi yerinde görmem, kurumun yöneticileriyle sohbet edip felsefelerini anlamam lazım. Kuruluş, varlıklarının ne kadarını idari giderler, ne kadarını amaca yönelik giderler için kullanıyor bilmek isterim. Destekleyeceğim kuruluş senelik olarak bağımsız denetimden geçiyor, mali tablolarını ve faaliyetlerini web sitesinde veya yıllık raporlarında kamu ile paylaşıyor olmalı. İdeolojik ve gizli gündemi olmamalı. Elimde bir kriterler listesi ile gidip sahada kontrol etmem, gidip yaşamakla da kuruluş hakkında pek çok şey öğrenebilirim.
Desteklediğim tüm projelerin gelişimini takip etmek gibi rahatsız edici bir saplantım vardır. Sadece paranın nereye nasıl harcandığı değil, çalışmaların nasıl ilerlediğini, kimin nasıl faydalandığını, nasıl bir etki yaratıldığını da bilmek isterim. Rapor alma ve bilgi edinme bağışçıların bir hakkıdır; hatta bunun da ötesinde toplumda sivil anlayışı ve girişimleri geliştirmek için talep etmemiz gereken bir zorunluluktur ki STK’lar da şeffaflaşmak yönünde adım atsınlar. STK ve bağışçı arasındaki bilgi akışı son derece önemlidir. STK’ların talep edilmeden bağış makbuzlarını ve raporları sunmaları, bunu otomatik hale getirmeleri gerekiyor. STK’lar bu tür şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını ortaya koydukları ve sistemlerinin bir parçası haline getirdikleri sürece bağışçılarda herhangi bir kuşku oluşmasını önledikleri gibi bir sonraki sene onların gönül rahatlığıyla bağışlarını yapabilmeleri sağlarlar.

İbrahim Çeçen
İbrahim Çeçen Vakfı’nı kurmadan önceki yolculuğum bağışçılığımın nasıl şekillendiğini belirledi. 1941 yılında Ağrı’da doğdum. Zor şartlarda, zor bir bölgede büyüdüm. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllarda bütün ülkenin etkilendiği yoksunluk Doğu’yu, Doğu’da bizim ailelerimizi en fazla etkiledi. Böyle olunca yoksulluğun ne olduğunu, yardımın ne olduğunu içinizde hissediyorsunuz, o sizin bir parçasınız oluyor. Lise ve yüksek öğrenim için Ankara’ya geldiğimde durum pek değişmedi. 1960lı yıllarda Koç öğrenci yurdundan başka yurt yoktu. Her vilayetin ufak tefek apartı olurdu. Ağrılılar için de iki apartman dairesin tutulmuştu, her odada sekiz kişi kalıyordu. Zorluklara rağmen yükseköğrenimi bitirdikten sonra hiç aklımda yokken kendimi işadamı olarak buldum. Zamanla para ile tanıştım, mal varlığım oluştu. Ancak alışkanlıklarım, geleneklerim ve inancımdan dolayı yaşam biçimimi değiştirmek için çaba göstermedim. Yoksulluktan geldiğim için sosyal adalet arayışı beni terk etmedi ki bu dinimizin de bir gereğidir.
İlk olarak 1980li yıllarda yoksul ve başarılı beş öğrenciye burs vererek bağışçılığa başladım. on kişi, yirmi kişi derken bu sayı artmaya devam etti. 1986’da Ağrı Valisi Kutlu Aktaş beni bir ilkokul yaptırmaya teşvik etti. Okulun temel atma törenine dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren katılmıştı, çünkü o dönemde iş insanları doğuya okul yaptırmıyorlardı. Okul açıldıktan sonra öğrencilerin azim ve heyecanını görmek bende farklı duygular uyandı ve daha fazlasını yapmak için cesaretlendirdi. O zaman kazandığım paranın bir kısmını düzenli olarak sosyal sorumluluk çalışmalarına ayırmayı düşündüm.
Bu arada Ağrı’dan din adamları gelir, camilerin bakım ve onarımı için benden desteğimi isterlerdi. Ağrı’da el atmadığım cami kalmadı diyebilirim. Sonra şöyle düşündüm: Ağrı’da yeteri kadar cami var, isterlerse ibadeti her yerde yapabilirler ama halkın %35’i okuma yazma bilmiyor. Üniversiteye giden sayımız az, (yükseköğrenim)( Bazı yerlerde bitişik bazı yerlerde ayrı yazılıyor TDK karar verememiş) için başka illere gidenler pek çok sıkıntı çekiyorlar. Ben kendime bir alan seçmeliyim. Bu alan ne olmalı? Eğitim. Benim servetim, gücüm Türkiye’nin eğitim sorunu çözmeye yeter mi? Yetmez. O halde kendime bir bölge seçmeli ve oraya odaklanmalıyım. Dinimiz de öncelikle en yakınların ihtiyaçlarını gidermeyi uygun bulur. Doğup büyüdüğüm yer olan Ağrı’yı kendime hedef seçtim. O yıllarda yaptığım bağışların kaydını tutmuyordum. Kendime göre kriterlerim vardı: iyi bir üniversite kazanması, başarılı olması, ahlakının düzgün olması vb. Burs verdiğim kişi sayısı gün geçtikçe gittikçe arttı ve 1995 yılına geldiğimizde bu sayı 500 kişiyi bulmuştu.
2004’e kadar bağışçılık faaliyetlerim daha çok hayırseverlik temelinde, resmiyete kavuşmadan devam etti. Arada bir kaç okul daha yaptırmıştım. Eğitimi tamamlayıp elimi öpmeye gelen gençler arasında milletvekilleri, bürokratlar ve önemli mevkilerde bulunan niceleri vardı. Gençlerin zor şartların içinden çıkarak aldıkları eğitim sayesinde kritik pozisyonlara gelmesi bu işin öneminin daha da farkına varmamı sağladı. İşler büyüyünce bunu kurumsal bir yapıya oturtmak gerekti. Başka bir deyişle vakıf fikri bir zaruretten ortaya çıktı. Öncelikle vakıf yapılarını inceledik, kendimize ve yapmak istediğimiz işlere uygun bir sistem oluşturduk. Aile fertleri vakıf kurucuları arasında yer aldı, gelinlerimin hepsi yönetim kurulu üyesi oldu. Bütün temennim çocuklarımın vakfı sahiplenip benden sonra da devam ettirmeleri ve hatta ileriye taşımalarıdır.
Vakfın kurulmasıyla birlikte eğitim konusuna yeni faaliyet alanları eklendi ve çalışmalarımız ihtiyaç temelli olarak ilerledi. Gelen taleplerin içinden karşılayabileceklerimizi belirleyerek önceliklerimizi oluşturduk. Seçtiğimiz bölge sorunlu bir bölge olduğu için ele alınması gereken sayısız ihtiyaç ve talep vardı. Biz bunların içinden spor, sağlık ve kültürü seçerek bir nevi vakfın faaliyet alanını genişletmek durumunda kaldık.
2009’da Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’ni kurdum. Şu anda üniversitenin dört fakülte, dört yüksekokul, iki meslek yüksekokulu ve iki enstitüsü bulunuyor. Kampüs çevre düzenlemesinden tutun da binaların inşası, altyapının oluşturulmasında kadar her noktasında emeğimin olduğu, nakış işler gibi özenle inşa ettiğimiz bu üniversite benim için paha biçilmez bir eser. Kampüsü oluşturmakla iş bitmiyor, eğitimin kalitesini, öğrenci ve akademisyenlerin sosyal, kültürel ve akademik gelişimlerine destek olacak yatırımları yapmak gerekiyor. Bu anlamda vakıf olarak üniversitenin diğer ülkelerle kurduğu işbirlikleri kapsamında gerçekleştirdikleri değişim programlarına akademisyenlerin katılımını kolaylaştırıyor, onları yurtdışında sempozyumlara gönderiyor, makalesi bilimsel kaynaklarda yayınlananlara TÜBİTAK kriterleri kapsamında teşvik sağlıyor, çalışmalarını vakıf yayını olarak yayınlıyor, sosyal içerikli projelerine katkı sağlıyor, akademik gelişim sempozyumları düzenliyoruz.
İnşaatın tamamlanmasından sonra üniversiteyi devlete devrettim ama elimi üniversitenin üzerinden çekmedim. Zira üniversite yönetimi de benim varlığımı istiyor. Bağışçıların aslında kurucu olarak üniversite yapısı içinde bir statüsü olması gerekir. Bu güzel eserin iyi korunması ve geliştirilmesi bir bağışçı olarak en büyük arzum. Bunun için bizlerin söz söyleme yetkisi olmalı.
Üniversite eğitimde, kültürde, sosyal alanda, ekonomik hayatın canlanmasında lokomotif olacaktır. Ağrı’nın yaşam biçiminin bu üniversite ile birlikte gelişeceğini düşünüyor ve İbrahim Çeçen Üniversitesi’nden mezun olacak gençlerimizin ülkemizin her köşesinde ekonomik, bilimsel, sosyal ve kültürel hayatı ileriye taşımalarını ümit ediyoruz. Hedefimiz bir tıp fakültesi ve buna bağlı olarak de bir hastane kurmak. Böylece bölgenin yanı sıra komşularımız olan Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve İran’a da hizmet edebileceğimizi düşünüyoruz.
Vakıf kurulduktan sonra burs verdiğimiz öğrencilerin daha iyi takibi yapılmaya başlandı. Bugün vakıf çatısı altında verdiğimiz toplam bursiyer sayısı 9000’e ulaştı. Bursiyerlerle mümkün olduğuna iletişimi koparmamaya çalışıyoruz. IC Bursiyer isimli web sitesi sayesinde bursiyerler birbiriyle iletişim kurabiliyor, eski bursiyerler yeni bursiyerlere tavsiyeler veriyor, onlar için bir nevi rol model oluyorlar. IC Holding’e bağlı şirketlerin yöneticileri ise bursiyerlerle birebir eşleşerek mentörlük ediyorlar. Yine şirket çalışanları çeşitli konularda eğitimler vererek gönüllü çalışmalarda bulunuyorlar. Bu şekilde hem gençlere en faydalı olacak sistemi kurduğumuz gibi hem de holding, vakıf ve üniversite arasındaki bağı da kurmuş oluyoruz.
Bağışçılığın Türkiye’de yeterince gelişmediğini düşünüyorum. İnsanlar sosyal sorumluluklarının bilincine vardıkça sosyal adalet hedefine yaklaşabiliriz. Kendi eksikliklerimizi görmeden, yapabileceklerimizi yapmadan sistemi suçluyoruz. Halbuki her kişinin kendinden katabileceği bir şeyler vardır. Bunu yaparken de dikkat edilecek pek çok husus bulunuyor. Bir vakıf kurmak veya başka şekillerde sosyal sorumluğunu yerine getirebilmek meziyet ve özen ister. Tek bir doğru olmadığı gibi herkesin bağışçılık uygulaması kendi özel koşulları, bakış açısı ve deneyimleriyle şekillenir ve bu çeşitlilik de toplumsal gelişme başlı başına değer katar. Örneğin varlığın içine doğmuş bir kişinin yapacağı sosyal yatırımlarla yoksulluktan geleninki mutlaka farklı olacaktır, çünkü parayla olan ilişkisi ve problemleri tespit etmesindeki yaklaşımı farklıdır.
Bu dünyadan ayrıldığımızda yanımızda bir şey götürme imkanımız olmadığını biliyoruz. Çoluk çoğumuza ise vereceğimiz en kıymetli varlık eğitim ve ahlaktır. Biz bunlara ilave olarak biz bir de müessese bırakıyoruz. İnsanlar arasında eşitliği sağlamak için kendimize ben ne yapabilirim diye sormalı ve gerekeni hakkıyla yerine getirmeliyiz.

İzzet Özilhan
Kayseri’nin Develi İlçesine bağlı Pusatlı köyünde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yerlerde yokluk çoktu. Ailemin ve çevremin hangi şartlar altında yaşadığını, çekilen sıkıntıları bugün hala hatırlarım. Herkesin, hayatın olağan akışı içinde üzerine düşen bütün görevleri bıkmadan, usanmadan yerine getirmeye çalıştığı günleri hiç unutmadım. Kendimi bildim bileli hep çalıştım. İlkokul yıllarımda hem okuyor, hem ev işlerinde anneme yardım ediyor hem de para kazanma peşinde koşuyordum. Aslında çok şeyi ikinci anneme borçluyum. Rahatsızlığı nedeniyle evde birçok işi bana yaptırırdı. Hiç yakınmadım. Hatta bana çok yararı olduğuna inanıyorum. Onun sayesinde şımarık, lapacı, elinden iş gelmeyen biri olmadım.
Bizim oralarda bol olan kayısıları toplar, çekirdeklerini kırıp içindeki bademleri satarak para kazanırdım. Biriktirir, ihtiyaçlarımı karşılardım. Kalem, defter ve kitap alırdım. Okumaya karşı büyük tutkum vardı. Okula gitmek ve bitirmek; sonra başka okullara da gidip onları da bitirmek istiyordum. Yaz tatillerinde yardım etiğim babamı okulların açıldığı dönemde yalnız bırakamayınca eğitimimi tamamlayamadım. Demiryolları kaderim oldu. Babamla birlikte Sivas – Erzurum hattında açtığımız markette çalıştık; para kazandık. Ticareti, para kazanmayı ve tutumlu olmayı o günlerde öğrendim..
Askerlik hizmetimi tamamlayıp İstanbul’a göçtüm. Yarısı bakkal, diğer kısmı büfe olan bir yer açıp, ticarete kaldığım yerden devam ettim. Çok çalıştım. O yıllarda Kamil Bey (Yazıcı) ile tanıştım. İki ortak birlikte çok başarılı işler yaptık. Bize ‘efsane ortaklar’ denilir. Tahtakale’de kurulu dükkanla başlayan işlerimiz zaman içinde Çekoslovak Jawa motosikletleri ile Skoda kamyonetlerin mümessilliği ile gelişti. ADEL’i kurduk, kırtasiye işine girdik. Biracılığa başladık çok başarılı olduk. Bir dünya markası yarattık. Coca-Cola’nın şişeleyicisi olduk. Sonuçta geniş bir coğrafyada iş yapan büyük bir holding haline geldik. Yıllar sonra, kazandıklarımızı insanlarımızla paylaşmanın zamanının geldiğine inandık ve bir vakıf kurduk.
İçinde bulunduğumuz iş dünyasında hayır işleri yapan eş, dost vardı. Yaptıklarını gıpta ile izliyor, kendi adımıza dersler çıkartıyorduk. Ancak, Vehbi (Koç) ve Sakıp (Sabancı) Beyler bizler için bu konuda en iyi örnektir. Nejat (Eczacıbaşı) Bey de öyle. Onların vakıf anlayışı, hayır işlerinin daha kurumsal ve organize biçimde yapılabilmesi açısından önemli olmuştur.
Eğitim ve sağlık konularına öncelik veririm. Her çocuğun iyi bir eğitimi hak ettiğine inanırım. Temel eğitimin yurdumuzun her köşesinde eşit şartlarda alınması gerektiğini düşünürüm. Çok istediği halde, şartlar gereği eğitimini tamamlayamamış biri olarak içimi sızlatır bu konu. Bu nedenle maddi durumu iyi olmayan, çalışkan öğrencilere burs veriyor olmamız beni hep mutlu etmiştir. Ayrıca, vakfımız kanalıyla yaptırdığımız okul ve yurtlarla da gurur duymaktayım. Yurdun her ilinden çok sayıda gencimize burs veriyoruz. Hiçbir karşılık beklemeden. Arzumuz, istedikleri eğitimi almalarını sağlamak ve ülkemiz için yeni değerler yaratmak.
Sağlık da eğitime benzer özellikte. Herkesin, her vatandaşımızın sağlık alanında her türlü hizmeti kolaylıkla alabilmesi gerektiğini savunurum. Benim gibi öz annesini çocuk yaşta hastalıktan kaybetmiş, rahatsızlığı nedeniyle dilediği gibi hareket edemeyen ikinci annesinin çektiklerini erken yaşlarda fark etmiş biri için çok önemli konu sağlık. Vakfımız kanalıyla yaptırdığımız sağlık ocakları ve hastanelerle memleketimize bir nebze de olsa hizmet ettik. Daha sonra, sağlık alanında verilen hizmetleri dünya standartları seviyesine getirmek üzere Anadolu Sağlık Merkezini kurduk.
Amerika’nın 20 küsur yıldır art arda en iyi hastanesi seçilen Johns Hopkins ile yaptığımız iş birliğiyle kurduğumuz Anadolu Sağlık Merkezi de insanımıza şifa dağıtıyor. Dünyanın dört bir yanından hasta kabul ediyor. Kazandığımızın %10’u ile ödeme güçlüğü çeken vatandaşlarımızı bila bedel tedavi ediyoruz. Şimdilik bunları yapabiliyoruz. Şükürler olsun.
İnsanımızdan kazandıklarımızın bir kısmını yine kendi insanımızla paylaşma duygumuzun bir yansıması olarak görüyorum vakfımızı. Hayır işlerini kurumsal bir yapıda yapabilmek adına kurduk. Hazırlık çalışmalarını yaparken düzenli bir geliri olsun istedik. Şirketlerimizin kazandıkları paranın bir kısmını aktarmalarını vakıf senedinde şart koştuk. Vakıfların sundukları hizmetlerin çeşitliliği ile kalitesinin gelirleriyle doğru orantılı olduğunu en başında biliyorduk. Sistemi, şirketler var oldukça vakıf da var olacak şekilde organize ettik. Böylece, yeni nesillere hayırseverliğin ne olduğunu öğretme şansı da elde ettik.
Almanya’da olduğum bir dönemde katıldığım bir toplantıda Alman Bakan’ın sarf ettiği “Eğitilmiş, nitelikli işçiniz yok. Siz ne ile Ortak Pazar’a girmek istiyorsunuz?” sözleri beni derinden üzmüştü. Sivil havacılık okulu açılmasına önayak olarak içimde ukde kalan soruna bir nebze katkı yaptım. Hala memnuniyetle yad ederim.
Kişisel olarak geleneksel bir hayırsever olarak görürüm kendimi. Yaptığım gezilerde gördüklerimden, yakın çevremin aktardığı bilgilerden beslenerek yapmaya çalışırım yardımlarımı. Ama vakıf farklı bir iş. Ortağım Kamil Bey ile kurduğumuz yapıda işleri yoluna koyduk ve yönetimi artık profesyonel kadrolara devrettik. Günün gelişen ve değişen şartları hayır işlerinin bile belirli bir düzen ve planlama ile yapılmasını gerekli kıldı. Sahip olunan kaynağın doğru şekilde kullanılabilmesi, sorumlulukların harfiyen yerine getirilmesi için profesyonel kadrolarca stratejik planlama yapılmalı.
Yapılan her yardımın, kazandığınız paranın bereketini arttırdığına inananlardanım. Bunun yanı sıra insanlarımızın dertlerine derman olmak ayrı bir mutluluk. Eğer, vatandaşlarınıza ulaşacak çapta hizmet yapabiliyorsanız ne mutlu size diye düşünürüm. Ayrıca, dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’den Üstün Hizmet Madalyası almış olmanın verdiği memnuniyet ve gururu da belirtmeliyim.


