
Ebru Uygun
Avusturya Lisesi’nde okurken, bir gün Almanca bilen birine ihtiyaç olduğunu söylediler. Bunun üzerine yaşlı bir kadına tercüme yapmak için Darülaceze’ye gittim. O gün çocuk bölümünden geçerken gördüğüm çocuğun hüznü beni çok etkiledi. Oraya sürekli olarak gitmeye başladım. Ona kitap, kıyafet ve oyuncak götürdüm. Ben de çocuktum, 11 yaşındaydım ama o çocuğa sevgimi, ilgimi veriyordum ve bu beni müthiş mutlu ediyordu. Yıllarımız böyle geçti. Çocuklara olan düşüklüğümü daha o yıllarda anladım. Genç yaşta çok hastalık yaşadım. Bu benim yaşıtlarımdan daha çabuk olgunlaşmamı ve dış dünya ile farklı bir bağlantı kurmamı sağladı. Babam tekstilciydi. Tekstil sektöründe küçücük çocukların okuldan alınıp çalışma yaşamına sürüldüğünü gördüm. Onların eğitimlerini tamamlayamamaları beni rahatsız ediyordu. Haksızlığa tahammülüm yoktu.
Bir Cumhuriyet kadını olan anneannem aynı anda beş gönüllü kuruluşta çalışır, köyleri dolaşırdı. Anneannem benim idolüm oldu. Annem, annesini çok sık göremeyen bir çocuk olarak büyüdüğünden bu işlere çok fazla girişmek istememiş. Hatta Anadolu’nun dört bir köşesinde ufak çocuklarımla sürdürdüğüm çalışmalarım başta ona ters gelmiş, ‘normal’ bir hayat sürdürmem için bana baskı yapmıştı. Babam siyasi sivil toplum kuruluşlarına ağırlık verirdi. Ondan da örgütlenme ruhunu aldığımı söyleyebilirim.
Liseden sonra eğitim almak üzere İsviçre’ye gittim. Ek gelir sağlamak için Güney Afrika’daki çocukların eğitimine destek olan bir vakıfta çalıştım. Tez aşamasında, artık ne yapacağıma karar vermem gereken bir dönemde, o zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın asistanı olma teklifi aldım. Dünyada bir değişim yaratmak istiyor, bunun uzun soluklu ve kalıcı olmasını istiyordum ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Sivil toplum örgütleri, bu hayalimi gerçekleştirmek için belediyeden daha uygun bir alan gibi göründü. Tez danışmanım çalıştığım vakfı incelemem ve bu modelin Türkiye’ye uygulanabilirliğini araştırmam konusunda beni cesaretlendirdi.
22 yaşında Türkiye’ye döndüğümde çocukların eğitime ulaşılabilirliğinin artırılması ile ilgili bir girişim başlatmaya karar verdim. Bunun da en doğru yolunun vakıf kurmak olduğunu düşündüm. O zaman beni destekleyen, arkamda duran ne bir kişi veya kuruluş ne de bu işleri öğrenebileceğim kaynaklar vardı. Her şeyi tırnaklarımla kazıyarak kurmak, deneyimleyerek öğrenmek zorunda kaldım. Babamdan para istedim. Çok genç ve tecrübesiz olduğum için bu fikri desteklemedi. ‘Önce kendi yaşamını kur, sonra bunları düşünürsün’ dedi ama Olağanüstü Hal bölgesinde köyleri dolaşırken benimle gelmeyi de ihmal etmedi.
İyi bir eğitim aldım ve ‘niye başkaları da aynı imkana sahip olmasın’ dedim. Bir nevi toplumdan aldığımı topluma geri verme düşüncesiyle yola çıktım. Gittiğim ülkelerdeki genel yaşam standartları, toplumun gelişmişlik düzeyi beni etkidi ve ‘bunlar benim ülkemde neden olmasın’ diye düşündüm. Eğitim, bir çocuğun kendi kapasitesini gerçekleştirebilmesi için hakkı olduğu kadar toplumların ilerlemesi için de anahtar. Çocuğun dokunduğu her şeyi hak ettiği şekilde yapalım ki kendini birey olarak hissetsin istedim. Bu özen ve motivasyonla 1994 yılında TOÇEV’i kurdum.
Türkiye’de gerçekleştirilen Habitat 2’nin de benim düşüncelerimin olgunlaşması ve vakfın yönünü tayin etmemde çok önemli rolü oldu. Oradan tanıştığım kuruluşlardan büyük feyz aldım ve dünyadaki iyi örneklerin Türkiye’ye nasıl adapte edilebileceğine ve TOÇEV’in nasıl bir işlevi olabileceğine kafa yordum.
İlk zamanlarda pazarda ürün sattık, parasıyla 5 çocuk okuttuk. Ardından şirketlerle çalışmaya, önemli fonlar almaya başladık. Bunların hepsi zaman aldı, çok çalışmak, bu çalışmaları somutlaştırarak insanlara gösterebilmek ve bir güven tahsis edebilmek gerekti. TOÇEV’in tanıtımı için kapı kapı dolaştım ama kişisel çevremi kullanmayı hiçbir zaman istemedim. İnsanlar yaptıklarınızı görüp etkileniyor ve birşeyler yapmak isterlerse zaten kendileri geliyor. TOÇEV dinamik, sürekli fikir üreten, kendini yenileyen, yaptıklarını ortaya koyabilen ve paydaşlarını bilgilendiren bir kuruluş. Siz yalın, şeffaf, üretken ve samimi olduğunuzda arkası geliyor. Türkiye’de daha kurumsal sosyal sorumluluk kavramının doğru düzgün bilinmediği yıllarda şirketlerle birlikte projeler tasarladık. Bugün çok sayıda şirketle ortak projeler yürütüyoruz. Kamu kuruluşlarıyla işbirliklerimiz var. Bu işbirliklerini kurarken asla ilkelerimizden ve çizgimizden ödün vermedik. Partnerler arasındaki dengeyi korumaya çalıştık.
Yıllar sonra ailem de vakfın destekçisi haline geldi. Siyasi kişiliğinden dolayı vakfın yönetim kurulunda yer almayan babam bizden habersiz çocuk okutuyormuş. Babamın vefatından sonra o çocuklar burslarının devamını talep etmek için bize başvurduğunda bunu öğrendik. Benimle birlikte Anadolu’ya geldiğinde bizim kriterlerimizi karşılamayan çocukları okuturmuş. Babamın vefatından sonra aile üyeleri olarak biraraya gelerek onun adına bir fon oluşturduk. Her ay belli bir miktar para yaratıyoruz ve TOÇEV kriterlerinden daha esnek bir şekilde bu fondan burs sağlıyoruz.
Vakıftaki çalışmalarım çocuklarımı da etkiledi. Onlar sivil toplum algısı ile büyüdüler. 10 yaşına kadar benimle birlikte Anadolu’da dolaştılar. Şu anda herkesle sorunsuz iletişim kurabiliyorlar. Okullarında yardım kampanyası düzenliyorlar. Artık ihtiyaçları kendileri fark ediyor, bununla ilgili birşeyler yapmak istiyorlar.
18 yıl boyunca projelerin hayal edilmesinden yazılmasına, uygulanmasından kaynak bulunmasına kadar her aşamasında yer aldım. Fazlasıyla saha tozu yuttum. Vakıf, hayat damarlarımdan biri haline geldi. Vakıftaki konumumu değiştirmemin zamanının geldiğini iki yıl önce Amerika’da katıldığım Eisenhower liderlik okulunda anladım. Geçirdiğim iki ay boyunca 50’ye yakın STK temsilcisiyle görüştüm. Onlarla yaşadığım deneyim alışverişi kendimi ve yapabileceklerimi daha iyi tartmamı sağladı. Uzaktan baktığımda STK’ların Türkiye’de çok iyi bilinmemesinin, bizlerin bile yaptığımız işi çok net ifade edemememizin ve yarattığımız değişimi göremiyor olmamızın önemli bir sorun teşkil ettiğini anladım. Bunun üzerine ilk olarak kendi vakfımda yeni bir sistem kurmak için kolları sıvadım.
Vakfın süreklilik içinde var olabilmesi için lidere bağımlı olmaması gerekiyor. Kuruluşta, kurucu olarak sizin ruhunuz kalmalı ama burası size bağlı olmadan da bir süreklilik içinde varlığını sürdürebilecek hale gelmeli. Ben eskiden vakfın günlük işlerine çok fazla müdahil oluyordum. Bunu değiştirdik. Genel müdür, genel müdür yardımcıları, proje yöneticilerinde oluşan bir yönetim sistemi kurduk ve tamamen kurumsallaştık. Ben sadece genel müdürle görüşüyorum. Kendime ait çalışmalarımı sürdürüyorum. Müdür yardımcıları ile haftada bir toplantım oluyor. Proje ekibiyle zaman zaman bir araya geliyorum. Detaya girmeden gidişatı takip ediyorum. Proje yazıyorum. Gerektiği yerde kampanyaların yüzü oluyorum. Özellikle ekibimize yeni katılanlarla vakit geçirmek istiyorum ki hem yaşanmış deneyimleri öğrenebilsinler hem de TOÇEV ruhunu algılayabilsinler. Periyodik olarak çalışanlara sivil toplum ile ilgili brifing veriyorum.
Herkesin bir misyonu vardır. Benimki de buymuşum. Benim artık sahalarda koşma gücüm yok ama tecrübelerimi gençlere aktarabilirim. 18 yıldır çocuklara dokunmayı başardık. Arkamızda şirketlerin, kamunun ve halkın desteği oldu. Amacımız birçok STK’nın ortaya çıkabilmesi için tecrübelerimizi paylaşmak ve onlara örnek olabilmek. Özellikle son yıllarda yaptığımız başarılı çalışmalar ve aldığımız ödüller, bende, bu deneyimlerin paylaşılması gerektiği fikrini tetikledi. Bu bilgiyi aktarabilirsek sonraki nesillerin işlerini kolaylaştırabiliriz ve sektörü güçlendirebiliriz.
Burası beni besliyor, genç tutuyor. Kitap yazmamı, ebru yapmamı, ticari işimde üretken olmamı sağlıyor. Hayata bakışımı değiştiriyor. Bunu tatmak için insanın hayatında en az bir kez sivil toplumda gönüllü çalışmalarda bulunması gerekir. Böylece mutluluğun kendi içinizde olduğunu görüyorsunuz. Tanımadığınız bir kişinin hayatını bir karşılık beklemeden değiştiriyorsunuz veya ülkede bir değişime öncülük ediyorsunuz. Paylaşmak, bildiğimiz bir şeyi başkalarına aktarmak bizim doğamızda var. Bunu unuttuğumuzda mutlu olamıyoruz. Gönüllü çalışmalar bize bunu tekrar tattırıyor.

Engin Öztürk
Bursa’da 5 kardeş, iki manevi abla ve babaannenin olduğu geniş bir ailenin içinde büyüdüm. Tekke ve Mevlevihane çocuğum. Üniversite için Ankara’ya gelene kadar, bir yandan dini değerle beslenerek diğer yandan modern yaşamın getirdiği nimetlerden faydalanarak rahat bir yaşam sürdüm. Üniversiteden sonra müstakbel eşimle tanıştım. 1974’te Kıbrıs Çıkarması’nın olduğu günlerde eşimle birlikte yaralı askerlerin durumunu görüp gönüllülük yapmaya başlayana kadar hayatım çocuk büyütmek, eşimin mimarlık ve İtalyan Dili olmak üzere iki üniversite tahsili daha yapmasına destek olmak ve diğer aile gerekliliklerini yerine getirerek geçmekteydi.
İlk olarak eşimle başladığım hastane ziyaretlerimi her geçen gün sıklaştırarak devam ettim. Servisleri geziyor, kimisinin mektuplarını yazıyor, kimisinin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordum. Derken herkesin ümidini kestiği, sekiz ameliyat geçirmiş, hayatta kalma mücadelesi gösteren Kıbrıslı Mücahit ile karşılaştım. Yarası çok ağırdı, patlamanın etkisiyle akciğerleri parçalanmış platin tellerle tutturulmuştu. Ağrılarını biraz dindirebilmek için koluna masaj yaparken elinin kıpırdadığını fark ettim, bir şey anlatmak istiyor gibiydi. Destek verdiğimde elini göğsüne doğru götürdüğünü gördüm. Zar zor kurduğumuz iletişimle ceketinin cebinde bulunan kağıtta ailesinin iletişim bilgilerinin bulunduğunu ve onlara ulaşmamızı istediğini anladım. Ailesine telgraf çektik ve onların gelmesini sağladık. Onu kaderine bırakmak istemedim ve diğer hastalarla olduğu gibi onunla da ilgilendim. Hastaneden taburcu olduktan sonra birkaç ay da evde baktık. Hasta iyileşti ve bugün hala hayatta olan Hüseyin Bardak Lefkoşa ’da yaşıyor.
Bu iyileşme sürecindeki rolümden motive olarak komşularım ve arkadaşlarımla bir ‘Gönüllüler Grubu’ oluşturdum. Rahmetli babaannem Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne sürekli bir şeyler örüp dikerek destek olurdu. Onu görerek farkında olmadan yardım etme duygusunun benim de içime yerleştiğini şimdi geriye bakıp düşündüğümde anlıyorum. Gönüllüler Grubu hızla büyüdü. 100 kişiye ulaştığımızda hastanelerle çalışmaya başladık.
Diğer yandan eşim hem ataerkil kültürün etkisi hem de hem de 5 Yaşında babası ölüp annesinin tekrar evlenmesi nedeniyle ailesinden uzak kalmış olması nedeniyle üstüme titrediği için benim gönüllü çalışmalarıma başta epey tepki gösterdi. İlk on yıl ciddi mücadeleler vermek zorunda kaldım. O baskı kurup katılımımı engellemeye çalıştıkça ben daha çok bilendim.
İlk zamanlarda gönüllü çalışmalarımızı destekleyecek bir fonumuz yoktu. Evin kasasından kendime düşen payı biriktirmeye başladım. Et yemedim, süt içmedim, bunların tutarını bir kenara ayırdım. Dikiş dikmeyi öğrendim. Herkes uyuduktan sonra banyoya kapanır, çocukların kıyafetlerini gizli saklı diker, kıyafet paralarını gönüllü çalışmalar için arttırdım. Herkesten önce kalkar dışarıda işlerimi halleder, kaçamak şekilde çalışmalarımı yürütürdüm.
1984 yılında bir sağlık sorunu yaşadım. Ayaklarımda oluşan yumuşak doku tümörü nedeniyle bir dizi ameliyat geçirdim. Koltuk değnekleriyle yürümem gerekti ama gönüllü çalışmalarımı bırakmadım. Artık eşim bundan vazgeçemeyeceğimi ve iyi bir amaç için çalıştığımı anladı. Sonuçta evimi, ailemi, sorumluluklarımı hiçbir zaman ihmal etmediğimi de gördüğünden çalışmalarımı desteklemeye, hatta sergilerinden sonra bağışlar yapmaya başladı.
O sıralarda eşim sanat atölyesini kurmuş ve çeşitli kuruluşlarla iyi ilişkiler geliştirmişti. Bu yakınlık üzerinden pek çok önemli yerde hastalar yararına kaynak geliştirme etkinlikleri düzenledik ve buradan elde ettiğimiz gelirleri hastanelerin eksiklerini gidermek, cihaz ve ekipman alımı için kullandık. Bu çalışmaların altına katkıda bulunan gönüllülerin isim plaketlerini koyardık.
Bir seferinde topladığımız kaynağın başhekimin odasının yeniden dekore edilmesi için kullanıldığını öğrendik ve bu hayal kırıklığı gönüllü grubumuzun dağılmasına neden oldu. Ayrıca hastanelerde kötü muamele görmeye başlamıştık. Gerçekten tamamen gönüllü olup olmadığımız sorgulandığı gibi sorunlu kadınlar olarak görülüyorduk. Halbuki sorunlu kadınların sorumlu ortamlarda ne işi vardı (!)
Çalışmalarımızı bilen üst düzey devlet görevlileri vakıf olmamızı tavsiye etti. 15 arkadaş bir araya geldik. Evrak işlerini hallettikten sonra iş malvarlığı koymaya geldi. Kimse mali katkıda bulunmaya yanaşmadı. Ben o güne kadar eşimin zorlaması üzerine altı kez reddi miras yapmıştım. Grubumuz tekrar dağılmakla yüz yüzeyken mirası kabul etmeye karar verdim. Tam bir vakıf kurmak için yeterli olacak malvarlığını bu mirasla devralıp 1985 yılında arkadaşlarımla beraber HASVAK Türkiye Devlet Hastaneleri ve Hastalara Yardım Vakfını kurdum. Vakfın kuruluşundan sonra da hastanelerin bize tahsis ettikleri yerlerde zor şartlarda çalışmaya devam ettik. Daha sonra kendi ofisimizi tuttuk. Zamanla vakıf büyüdü, gelişti, şubeler açtık.
Rahmetli babam, hasta yatağındayken, bu çalışmaları ne kadar ciddiye aldığımı bildiğinden, bana bir hastane yaptırmamı vasiyet etti. Vefatından sonra Gölbaşı’nda vakıf arazisi aldım, vakıf yaşasın diye vakfa bağışladım, bina inşaatına başladık, para bittiğinde inşaatı tamamlamak için kaynak geliştirme kampanyası yürüttük. Araziyi müteahhitlere satmam için ölüm tehditleri aldım, arabamın fren kabloları kesildi, gözümün önünden kurşun geçti. Çok zor günler yaşandı ama sonuçta bugünkü T.C. Sağlık Bakanlığı HASVAK Gölbaşı Devlet Hastanesini hizmete açabildik. Hastaların yakınlarından hayır duaları, teşekkür telefonları alıyoruz. Çok kritik bir konumda bulunan hastanemiz özellikle trafik kazalarına hızla müdahale edilmesini ve birçok hayatın kurtarılmasını sağlıyor.
1999 Düzce depreminin ardından bölgede depremzedeler için HASVAK Kabalak Sağlık ocağını ve Sapanca Kreş ve Anaokulunu yaptırıp bağışladık.
Kanser olduğumda işlerden uzaklaşmak ve yönetim kurulu başkanlığını bırakmak zorunda kaldım. Yeni gelen yönetim kurulu üyeleri yolsuzluk yaparak hastanenin gelirlerine el koymuşlar. Sonradan mali hesapları incelediğimde 1,5 trilyon TL borç ile karşılaştım. Hukuksal süreç başlattık. Ancak her şeye neredeyse sil baştan başlamak zorunda kaldık. Neyse ki faaliyet alanımız oldukça genişti, iktisadi işlememiz ve projelerimizle vakfın yeniden büyüyebilmesini ve etkili olmasını sağlayabildik.
Bugün HASVAK, yurt içinde (on şube) ve yurt dışında (Hollanda ve Almanya) şubeleri ve binlerce üyesi bulunan bir vakıf haline gelebildi. Vakfın faaliyetleri arasında hastanelerde yatan hastalara gönüllü hasta hizmeti; devlet hastanelerinde cihaz, malzeme, ambulans bağışları; hastane ve sağlık merkezleri inşaatları, huzurevleri açılması, sağlık konusunda eğitime destek; ihtiyaç sahibi hastalara ayni ve nakdi yardımda bulunulması, tedavi ve ameliyatlarının yaptırılması yer alıyor.
Benim hikayem insanın isterse her şeyi yapabileceğinin bir göstergesi. Bağışçılara başladıkları işe devam etmeyeceklerse hiç başlamamalarını tavsiye ediyorum. Bağışçılık bambaşka bir faaliyettir ve ticarete benzemez. Bağışçılar bunu bilinçli olarak seçmeli ve sonuna kadar götürmeliler. Hepimiz bir gün bu dünyadan ayrılacağız ama ardımızda bırakabileceğimiz hoş seda ancak yaptığımız bu çalışmalar olabilir.

Ferhat Şenatalar
Öğrenciyken okulun kooperatifinde çalışırdım. Elde edilen gelirin kütüphane için ansiklopedi seti alınması veya kız voleybol takımının ihtiyaçlarının giderilmesi için kullanılmasına öncülük ederdim. İstanbul Sultanahmet Ticaret Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde işletme okudum. Sonra Fransa, Nancy’de yüksek lisans yaptım. Kanada, Norveç, İsveç, Avusturya ve İtalya’da yaygın eğitim programlarına katıldım. Çeşitli işletmelerde yönetici ve danışman olarak çalıştım. Çalışma yaşamında eğitimin önemi üzerinde durdum. Per-Yön’ün yurt dışı temsilciliğini yürüttüm. Yurtdışındayken çok sayıda okulu gezme imkanı buldum. ‘İyi okulun nasıl olması gerektiğine’ dair fikrim bu şekilde oluştu.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) “Bir Kızım Var, Öğretmen Olacak” projesi kapsamında beş kız öğrenciye burs vererek bağışçılığa başladım. Projenin yıllık değerlendirme toplantısı esnasında Türkan Hanım (Saylan) “Bitirilecek işler var, az miktarda desteklerle çok şey yapılabilir” dedi ve bana desteklemem için üç farklı proje sundu. Ben en dar kapsamlı olan, Siirt’in Eruh kazasındaki yüz elli kişilik bir yurdun yapımını tercih ettim. O günden itibaren hayatım değişti. 2002’de Türkan Hanım’la beraber Siirt’e gittik, yapılacakları belirledik. Olanaklarımı zorladım ve sonunda yurdu baştan aşağı donattık. ‘Bir şey yapıyorsam, iyisini yapayım’ dedim. Bilgisayarlar, yazıcı, fotokopi makinesinden projeksiyon, ses sitemi, piyano, kütüphanesine kadar her türlü ihtiyaçlarını karşıladık. Bunların hepsini birebir kendim seçip uygun fiyatlara temin ettim ve yurda gönderdim.
Bağışımı yaparken beklentilerimi ortaya koydum. Burada anne-babalar gelip kızlarını ziyaret edebilsinler, konaklayabilsinler; orkestra kurulsun; spor ve kültür-sanat etkinlikleri yapılsın istedim. Hepsi de yavaş yavaş gerçekleşti. Son gittiğimde çok sesli koro kurduklarını gördüm ve bu beni inanılmaz duygulandırdı. Öğrencilerle yaptığımız toplantıda iki ilginç soruyla karşılaştım: birincisi ‘bunu bize neden yaptınız?’, ikincisi ‘burcunuz nedir?’ idi. ‘Sizin iyi şartlarda okumaya hakkınız, benimse bunları bir nebze olsun yerine getirmeye imkanım var’ dedim. Benim için bir arabaya bir araba daha katmanın anlamı yok, zaten benim arabam da yok. Ben elimde avucumda ne varsa özellikle Doğu’daki çocukların eğitim şartlarının iyileştirilmesi ve Avrupa ülkelerinde görmüş olduğum çağdaş uygulamaları deneyimleyebilmeleri için kullanıyorum, bunu yaparken çok da mutlu oluyorum. Böylece hayatım daha bir anlam kazanıyor.
Eruh’tan sonra Midyat Kız Meslek Lisesi öğrencilerine yönelik 60 kişilik bir yurt yaptık. Ben de bu projenin gönüllü koordinatörlüğünü yürüttüm. Gerektiği yerde eksiklerini tamamladım. Yurt hizmete açıldığında altı-yedi çevre vilayetten gelen öğrenciler yurttan faydalandı. Bu kızlarımız demokratik bir ortamda yetişti ve bir değişim sürecine girdiler. Herkes okul yaptırıyor, halbuki o çocukların okula erişimi sağlanmadıktan sonra okul neye yarar? “Haydi kızlar okula” diyoruz ama gerekli şartları sağlamıyoruz. Daha yapılması gereken çok şey var. Benim ideal dünyamda bütün kız çocukları okula gidebiliyor, okul dışındaki zamanlarını yaratıcı ve geliştirici faaliyetlerle geçirebiliyor, eğitimlerini sorunsuz olarak tamamlıyor ve kendi seçtikleri mesleği yapabiliyorlar.
Bu çalışmaları takiben Mardin-Midyat’ın Kuyucak mezrasında dört sınıflı bir köy okulu yaptırdım. Çanakkale’nin Akçakoyun beldesindeki yatılı bölge ortaokulunu, okulun müdürü ile birlikte dönüştürdük. Bireysel bağışçıların sağladıkları bir miktar fonları vardı ama bu fonu ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl kullanacaklarına dair vizyonları kısıtlıydı. Yaptığımız çalışmalar ve sağladığımız donanım sayesinde okulun hem akademik başarı sıralaması yükseldi, hem de çevre ilçeler arasındaki kültür-sanat yarışmalarındaki temsili ve başarısı da bir o oranda arttı. Okul, modern koşulları ve çevre ile uyumu sayesinde bir cennet köşesine dönüştü.
Mardin-Midyat’a bağlı Söğütlü’de açılan anaokulu okul müdürüne tam takır teslim edilmişti. Her sınıfı yavaş yavaş donattık, bir dizi sosyal faaliyet başlattık. Şimdi çocuklar 23 Nisan kutlamalarında salsa gösterisi yapıyor. Dostlarım, velilerden eleştiri alacağım yönünde beni uyarmıştı ama beklenilenin tam tersi oldu. Aileler çocuklarının gösterisini izlemekten mutlu oluyor, bizlere teşekkür ediyorlar.
2009’a kadar profesyonel yaşamım devam etti. İşletmemin başındayken de bu işlerin peşinde koşturmaktan geri durmadım. Yaşamımı buna göre organize ettim. Hiçbir zaman parayı verip işi takip etmemezlik yapmadım. Her zaman birebir projelerin içinde oldum. Bugün ‘iyi ki kendim yapmışım’ diyebiliyorum. Zamanımı, bilgimi, paramı doğru yere kullandım. Satın alma prosedürlerini mesleğim gereği iyi bildiğim için malzemelerin seçimini, alımını, gönderimini üstlendim. Ekipman, donanım ve altyapıyı sağlarken maliyeti düşürebilecek çözümler buldum. Onların işlerine yaramayacak, ilgisiz ayni katkılar yapmamaya özen gösterdim. Her bir projenin doğru şekilde tasarlanması için önce bölgede gidip zaman geçirdim, insanlarla konuştum, ihtiyaçları yerinde tespit ettim.
Seçtiğiniz ürünlerle çocukların günlük yaşamlarını zenginleştirme imkanınız oluyor. Örneğin elimin değdiği her yurda ses sistemi ve CD’ler göndermeye çalıştım, çocuklar klasik müzik ile uyansınlar diye. 30’u aşkın okula satranç setleri gönderdim, çocukların zihinsel gelişimi güçlensin diye. Bunlarla da sınırlı kalmadım aileleri kız çocuklarını okutmaları için ikna ettim. Valilerin, kaymakamların desteğini sağlamak için görüşmeler yaptım. Hayali olan ve bunu nasıl gerçekleştirileceğini bilmeyen bağışçılara yol yöntem göstererek, onları ihtiyacın en fazla olduğu yerlere yönlendirerek yardımcı oldum.
Kızların okuması çok şeyi değiştirir. İnsana ne verirseniz onu alırsınız. Her şeyden önce eğitime erişim bir haktır. Kızlarımızın içinde bulundukları koşullardan çıkıp daha iyi bir yaşama ulaşabilmeleri ancak eğitim ile mümkün olabilir. Kızların eğitimi onların etrafındakilerin gelişimi ve yaşadıkları yerin kalkınması için de bir araçtır. Bir kişinin yaşamını değiştirmekte payının olması müthiş bir duygu.
Öğrencilerin Ferhat Amcasıyım, sırdaşıyım. Çalıştığımız yörelere gidip bana “Ferhat Amca” diye seslenmelerini duydukça inanın, dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Sadece çocuklar değil aileleri de o kadar yakın davranıyorlar ki bir kez daha motivasyonum artıyor. Öğrencilerin çoğu düzenli olarak mektup yazıyor, bana hayatlarını anlatıyorlar. Burada şehrin göbeğinde kimsenin arayıp birbirine “Nasılsın?” diye sorduğu yok. Eski dostlarla nadiren de olsa bir araya geldiğimizde hastalıklarımızdan bahsediyoruz, bu insanı umutsuzluğa sürüklüyor. Gençlerle birlikte olmak insanın kafasını değiştiriyor, can katıyor.
Bağış yapmış olmak için bağış yapmadım. Bana göre bağıştaki maksat projelerin gerçekleştirilmesini sağlamak için her türlü kaynağı ortaya koymaktır. Zengin değilim, zaten maddi olarak 80 milyar tutarında bir yardım yaptım, o da parça parça gerçekleşti. Benim zaten amacım bunun yapılabilirliğini göstermekti. Zengin olmanız gerekmez, herkes bir şeyler yapabilir, sadece yardım etmeye karar verin yeter. Sivil toplum kuruluşları o kadar az kaynakla o kadar harika işler başarıyorlar ki, sizler de bu çalışmaları destekleyerek bunun bir parçası olabilirsiniz.

Gülderen İnal
Bağışçılıkla ilgili hikâyem üniversite yıllarımda başladı. Mühendislik ve ardından İşletme Bölümü’nde okudum. Üniversiteyi bitirdikten sonra ilk maaşımı aldığımda, kendi ihtiyaçlarım olmasına rağmen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ndeki burs fonlarına katkı yapmaya başladım. Maaşımın bir kısmını mutlaka oradaki bursiyerlere ayırırdım.
Boyner Holding Ay Marka Mağazacılık ’ta Tedarikten sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olan Gülderen İnal üniversite yıllarından itibaren sivil toplumu desteklemiş olan bir bağışçı. Elektronik mühendisliğinden tedarik zinciri yönetimine uzanan profesyonel birikimini şimdi Kilisli kadınların emeğinin değerlendirilmesi üzerine yoğunlaştırıyor. İki çocuk annesi olan İnal, Aziz Nesin Vakfı’nda yaptığı çalışmalarda edindiği farkındalık ve özveriyi çocuklarına da aşılıyor.
Bağışçılıkla ilgili hikâyem üniversite yıllarımda başladı. Mühendislik ve ardından İşletme Bölümü’nde okudum. Üniversiteyi bitirdikten sonra ilk maaşımı aldığımda, kendi ihtiyaçlarım olmasına rağmen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ndeki burs fonlarına katkı yapmaya başladım. Maaşımın bir kısmını mutlaka oradaki bursiyerlere ayırırdım. Dünya oldukça adaletsiz bir yer. Herkes aynı imkânlara sahip olarak doğmuyor ve bu gerçek beni çok mutsuz ediyor. Sonuçta kimse nerde doğacağına, nasıl olacağına, ne yapacağına karar veremiyor ve hayatı boyunca kendi karar veremediği seçeneklerin hikâyesini yaşıyor. Benim en azından başlangıç noktam sıfırdan büyük. Bir kişinin bile hayatına dokunabilmem ve onun hayatına ufacık bir katkı yapabilmem benim için büyük bir şans. Bunu biraz da görev olarak görüyorum ve bir devir teslimi olması gerektiğini düşünüyorum. Yani siz yapabiliyorsanız bir sonraki kişiye de bu görevi teslim etmelisiniz.
Aziz Nesin ve Ali Nesin’in baba oğul mektuplarını okudum. Bir kısmını ağlayarak okuduğum o mektuplarda anlatılan vakıf kuruluşundaki zorluklar, imkânsızlıklar ve sonuçta sadece ve sadece okumak isteyip de okuyamayan çocuklar için yapılmış bir vakıf kurulması beni çok etkiledi. Vakfın var oluş amacını son derece anlamlı buldum. O dönemde Vakıf’la iletişime geçtim ve desteklemeye başladım. Vakıf’ta kalan çocuklardan bir tanesi üniversitede moda tasarım okurken bir süre işyerimde çalıştı ve ben de onun projelerine sponsor oldum.
Benim Yuvam diye devlete bağlı çocuk esirgeme kurumlarıyla yakın çalışan bir grup var. Onlardan aldığım bilgiler doğrultusunda birkaç yuvayı ziyaret ettim. O yuvalarda çocuklar sarılmak için üstünüze atlar çünkü inanılmaz bir sevgi ihtiyaçları vardır. O yuvaların yiyecek veya malzeme gibi maddi ihtiyaçları yoktur. Nesin Vakfı’nda ise durum bunun tam tersidir. Vakfa gittiğiniz zaman çocuklar sizinle ilgilenmezler; kendilerince koşar oynarlar, çünkü bir aile ortamında büyüyorlar. Orada ihtiyaçlar daha fizikseldir; mesela kömür alınması, gelir getirmesi için bir ceviz bahçesi oluşturulması gibi endişeler hakimdir. Nesin Vakfı’nda yaşayan çocukların ihtiyaçlarının düzenli olarak karşılanabilmesi için maddi kaynaklarda sürdürülebilirlik sağlamak temel sorunu teşkil ediyor. Ben de kendi kaynaklarım ile tedarikçi kaynaklarımı buluşturarak maddi ihtiyaçların bir kısmını gidermek üzere vakfa destek olmaya çalışıyorum.
2013’te Ümit Boyner ve Aysun Sayın’la Diyarbakır’daki kadın girişimcilerle buluşmak üzere bir toplantıya katıldım. Orada Özyeğin Vakfı Kırsal Kalkınma Programı ile ilgilenen Nurcan Baysal’la da tanıştım Bu ziyarette kırsal kalkınma projeleri hakkında oldukça faydalı bilgiler edindik. Kadınlar orada sabun, bal, el işi örme gibi geleneksel ürünler üretiyorlar. “Bu ürünler nasıl değerlendirilebilir, Kilis’teki kadın kooperatifi Boyner Holding ile nasıl çalışabilir” diye kendimize sorduk. O tartışmanın içinde masanın tedarik zinciri tarafında oturan kişi olarak bu üretimi ve kurulacak ilişkiyi daha sürdürülebilir hale getirmek için ne yapabileceğimi düşündüm. Çünkü hayır işi olarak satılan ürünlerin sürekliliği olmuyor. İnsanlar bir kere yardım etmek için alıyor ve sonra bunun arkası gelmiyor. Kadınlara gelir getirmek için piyasaya sürülen bir ürünün de piyasadaki diğer ürünlerle aynı kalitede ve çekicilikte olması gerekir. Kaliteli bir ürünün satışından elde edilen karla aynı zamanda belli bir sosyal grubun destekleniyor olması ürünün tercih sebebi haline gelebilir. Bu temelde bir iş planı geliştirdim. Bu noktada tasarımların hazırlanması ve sonrasında kadınlara anlatılıp üretim, tüm malzeme ve sevkiyat organizasyonunu Meltem Gülmez ‘in inanılmaz özverili çalışması ile başardık. Herhangi bir ticari ürün gibi kadınların ürünü özel tasarımıyla, iş planıyla alıcılara sunuldu. Kilisli kadınlar için bu, bir seferlik iş değil, sürdürülebilir bir kaynak haline gelmeliydi. 35 kadının ürettiği ürünlerin üç sezondur satışta olmasını sağlayarak bu hedefimize ulaşabildik. Kadınlar böylece ürettiklerinin gerçek değerini alıyorlar. Elde edilen kâr üretim yapan kadınların yaşadıkları köylere gönderiliyor. Oluşturulan bu fon Özyeğin Vakfı tarafından çeşme yapımı, okul onarımı gibi köyün çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyor. Hayalim bu işi daha fazla kadınla yapmak, uluslararası bir marka yaratmak ve daha çok mağazada ürünleri satmak.
İşim gereği birçok tedarikçi ile çalışıyorum ama 35 kadınla yaptığım çalışmadan aldığım hazzı başka hiçbir faaliyetimde almıyorum. Buna arkadaşlarım da tanıklık ediyorlar ve “seni hiç bu kadar memnun görmemiştik” diyorlar. Tasarımcımız da kadınlar için gönüllü olarak yaptığı modellemelerden sonra oradaki kadınların heyecanını paylaşmanın verdiği mutluluğun paha biçilmez olduğunu söylüyor. Bir kadının, bir insanın, bir çocuğun hayat kalitesini bir nebze iyileştirebilirsem ne mutlu bana.
Bir şekilde yardım etmek isteyen pek çok insan var ama nereden başlayacaklarını bilemiyorlar. Mesela sokakta Suriyeliler var. Onlara evimdekinin yarısını götürüp vermek istiyorum ama bu bir çözüm değil. Belki Suriyeliler’le çalışan bir vakfa yardım etmek gerekli. Nasıl organize olunacağını veya etkili şekilde destek verileceğini bilmediğini söyleyen insanlar, bana fikrimi sorduklarında onları kendi yaptığım işlere dâhil etmeye çalışıyorum. Örneğin Nesin Vakfı’nı anlatıyorum, tasarım bilen arkadaşlarımdan Kilisli kadınların ürünleri için tasarım yapmalarını istiyorum. Destekle Değiştir gibi farklı projeleri ve sivil toplum kuruluşlarını tanıyabilecekleri ve başkalarıyla birlikte destek olabilecekleri bağış etkinliklerine katılmaya teşvik ediyorum. Benim uzmanlığım iş planı ve tedarik zinciri. Maddi bağışlarımın yanı sıra bu uzmanlığı kullanarak ve profesyonel birikimimi sosyal alana aktararak toplumsal gelişime destek olmaya çalışıyorum
Beni en fazla rahatsız eden konuların başında insanlar arasındaki saygı sorunu geliyor. İnsanların seçemedikleri (nerede, nasıl bir ailenin içine, hangi dil veya hangi dinde doğduğunun üzerinden hiçbir etkisinin olmaması gibi) şeyler var. Bu farklılıklara göre bireylere birinci, ikinci, üçüncü sınıf vatandaş muamelesi yapılıyor. İnsanları, kendi belirleyemedikleri bir şey üzerinden yargılamak ve iyi veya kötü olduklarına karar vermek ne kadar doğru olabilir ki? Bence insanlar vicdanlı ve vicdansız olarak ikiye ayrılıyor. Onun dışında başka bir ayrım olmamalı. Ayrımcılık sorununu çözmeden diğer toplumsal sorunları çözemeyeceğimizi düşünüyorum. Keşke insanlar birbirini olduğu gibi, cinsiyeti, dili, dini, hangi şehirde yaşadığı, okuması yazma durumuna bakmadan kabul edebilse. Farklılıklarımıza rağmen hep beraber ve ayrım gözetmeden yaşayabilmeyi istiyorum… En büyük hayalim kimsenin kimseyi yargılamadığı ve sorgulamadığı bir toplum düzeni oluşması.

Güler Sabancı
Dedem Hacı Ömer Sabancı, “bu topraklardan kazandıklarımızı bu toprakların insanları ile paylaşma”yı ilke edinmiş, çocuklarını da bu bakış açısıyla yetiştirmişti. Böyle bir ailede yetişmenin etkisiyle, ailemizde herkes kendi hayır işlerini yapıyordu. Bir süre sonra aile içinde, başta amcalarım Sakıp Sabancı ve Hacı Sabancı olmak üzere “küçük küçük bir şeyler yapacağımıza bir araya gelip daha anlamlı, daha kalıcı şeyler yapmalıyız, bunu kurumsallaştırmakta fayda var” diye konuşulmaya başlandı.
Sonuçta Sabancı kardeşler, 1974 yılında Sabancı Vakfını kurmaya karar verip, anneleri Sadıka Sabancı’ya konuyu açıyorlar ve “sen varlığından bir miktar bağışlar mısın?” diye soruyorlar. Sadıka Ana da, “Ne bir miktarı, hepsini vereyim, altı tane oğlumsunuz beni aç açık bırakmazsınız herhalde” diyor ve tüm malvarlığını Vakfa bağışlıyor.
Gerek dedemin paylaşma felsefesi, gerekse babaannemin cömert bağışı, Sabancı Topluluğu ve Sabancı Vakfı olarak bizlere bugün de ışık tutuyor: Bir elimizle çalışarak, üretirken, diğer elimizle hayır işlerimizin doğru kanallarla, doğru yerlere ulaşmasını, ulaştığı yerlerde insanların hayatlarına değip, kalıcı farklar yaratması için çalışıyoruz.
Vakıflar, bugün olduğu gibi geçmişte de ekonomik ve sosyal gelişimin önemli bir aracıydı. Her dönemde toplumun farklı sorunları ve ihtiyaçları oluyor. Vakfımızın kurulduğu dönemlerde okullar, öğrenci yurtları, sağlık tesislerine ihtiyaç vardı. Biz de Sabancı Vakfı olarak kuruluşumuzdan bu yana Türkiye genelinde yüz yirmiden fazla kalıcı eseri toplumun hizmetine sunduk. Bunların arasında, Sabancı Üniversitesi de dahil olmak üzere; okullar, yurtlar, öğretmenevleri, kültür merkezleri gibi eserler var…
Bugüne kadar otuz yedi binin üzerinde üniversite öğrencisine burs verdik, vermeye de devam ediyoruz. Ödül Programlarımız ile eğitim, sanat ve spor alanlarında başarıları teşvik ediyoruz. Çeşitli festivallere ve yarışmalara destek oluyoruz. Diğer taraftan, vakfımızın kurulduğu dönemden bu yana değişen ihtiyaçlar paralelinde faaliyet alanlarımız da gelişti. Biz de vakıf olarak kendimizi geliştirdik, yeni bir vizyon oluşturduk. Gelecek nesiller için daha iyi bir dünya yaratmak üzere; “toplumsal sorunlara kalıcı çözümler üretmeye”, “toplumsal gelişmede sürdürülebilirliği” sağlamaya odaklandık. Yeni olarak “Hibe Programları”nı geliştirdik. Kadınlara, engellilere ve gençlere ilişkin sorunların çözümü için çalışan sivil toplum kuruluşlarına hibe desteği veriyoruz.
Sabancı Vakfı otuz dokuz yılda çok ciddi yatırımlar yaptı. Bunun son altı yılında ise, mevcut faaliyetlerimize devam etmenin yanı sıra, yeni uygulamalara da odaklandık. Kendimize daha işbirlikçi, daha çok ortaklıklarla çalışmaya yönelik yeni stratejiler belirledik. Amacımız; “faydayı arttırmak, çarpan etkiyi çoğaltmak, sadece günlük ihtiyacı giderecek yardımlar yerine, sürdürülebilir iyileşme sağlamak”.
21’inci yüzyıl, toplumların iklim değişikliği, terör, göç, ekonomik krizler gibi birçok yeni sorunla mücadele ettiği bir dönem… Biz de Sabancı Vakfı olarak, birikimlerimizi, bugüne kadar yaptıklarımızdan öğrendiklerimizi, toplumun bizden beklentisini üst üste koyduğumuzda “kadınlar”, “gençler” ve “engelliler” alanlarına odaklanmayı seçtik. Toplumsal Gelişme Hibe Programımızla; Kadınlar, Gençler ve Engellilerin toplumda eşit fırsatlara sahip olmaları amacıyla geliştirilen projelere destek veriyoruz.
İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlendirilmesi Birimi (UN Women), Sabancı Üniversitesi ve Türkiye Belediyeler Birliği olmak üzere Türkiye’nin önde gelen kurumlarının işbirliğiyle, “Birleşmiş Milletler Kadınların İnsan Haklarının Geliştirilmesi Ortak Programı”na destek veriyoruz.
Toplumsal gelişme adına fark yaratan kurum, proje ve isimleri desteklediğimiz “Fark Yaratanlar” programımız devam ediyor. Fark Yaratanlar programıyla da toplumsal gelişme adına yapılan çalışmaları görünür kılarak, iyi örneklerin çoğalmasını teşvik ediyoruz.
Kadın, genç ve engellilerin eşit fırsatlara sahip olmaları ve topluma aktif katılımlarının Türkiye’de toplumsal kalkınmanın temellerini oluşturduğuna olan inançla yürüttüğümüz Hibe Programları ve Fark Yaratanlar Programı ile 71 ilde 360.000 kişinin hayatında fark yarattık. Bu sayı, doğrudan dokunduğumuz insanların yarattığı çarpan etki ve diğer faaliyetlerimiz ile ulaştığımız kişilerle birlikte milyonları aşıyor. Yüzlerce sivil toplum gönüllüsü ile tanıştık. Onları birbirine tanıştırdık. Hem bu ağın içinde olmak hem de toplumda ihtiyaçları ve sorunları neredeyse görünmeyen ama oldukça geniş bir nüfusu kapsayan çifte dezavantajlı kişilerin hayatında fark yaratabilmek, bizi çok mutlu ediyor. Ancak elbette verilen destek rakamların ötesindedir. Destek verdiğimiz tüm projelerin yarattığı toplumsal etkiler bizleri çok heyecanlandırıyor…
2007 yılından bu yana her yıl Filantropi Semineri düzenliyoruz. Seminerde, sivil toplum, özel sektör ve kamu kuruluşu temsilcilerini uluslararası uzmanlarla bir araya getirerek sivil toplum alanındaki yeni yaklaşımlar konusunda bilgi paylaşımına imkan sağlıyoruz.
Filantropi alanındaki çalışmalarımız dünyanın önde gelen kuruluşları tarafından ödüllendirildi. 2011 yılında eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton’ın kurduğu Clinton Global Initiative tarafından, Clinton Küresel Vatandaşlık Ödülü’nü (Clinton Global Citizen Award) aldım. Kadınlara ve kız çocuklarına yaptığımız katkılar ile Türkiye’nin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişimi için yaptığımız çalışmalar nedeniyle “Leadership in Corporate Sector” (Kurumsal Liderlik) kategorisinde ödüllendirildim.
Ayrıca 2012 yılında ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın kurduğu Clinton Küresel Girişimi’nin (Clinton Global Initiative-CGI) yıllık toplantısında ABD Başkanı Barack Obama’nın kadın ve kız çocuklarının desteklenmesine yönelik mesajlar verdiği açılış konuşmasının ardından gerçekleştirilen oturumda, Sabancı Vakfı’na “Çocuk Gelinler” alanında desteklediği çalışmalardan dolayı Clinton Küresel Girişimi tarafından teşekkür edildi. Eski Başkan Clinton da bir teşekkür sertifikası takdim etti. Clinton bu desteklerimizden dolayı aralarında Obama’nın da bulunduğu katılımcılara Sabancı Vakfı’nın “Çocuk Gelinler” çalışmalarından övgüyle bahsetti.
Türk hayırseverliğine Avrupa standartlarını getirmek konusundaki öncü uygulamalarımız nedeniyle Mercator Fonu tarafından Avrupa Birliği Konseyi Genel Sekreteri Javier Solana’nın Başkanı olduğu Jüri tarafından “Raymond Georis Yenilikçi Filantropist” Ödülü’ne layık görüldük. Bu ödül ile Sabancı Vakfı Avrupa’nın en önemli filantropi ödülü listesine Türkiye’den giren ilk vakıf oldu.
Hayırseverlik zamanla gelişen bir duygu… Küçüklükten itibaren böyle bir ortamda büyüyünce bu duygu, insanın yaşamının, değer yargılarının bir parçası oluyor. Sabancı Kardeşlerin kurduğu ve bugünlere gelen Sabancı Vakfı, kuvvetli bir paylaşma arzusunun kurumsal hale gelmesinin, sürdürülebilir katkı yapmasının sonucudur. Bizler de şimdi bu kurumsal yapıyı devam ettiriyoruz. Aynı zamanda, küresel anlamda gelişmeleri, değişimleri yakından izliyoruz.
En büyük ilhamı Vakfımızın kuruluşuna önderlik eden babaannem Sadıka Sabancı’dan aldım. Babaannem, çok duyarlı bir kadındı. Bugünlerde sıkça konuşulan “empati” duygusu çok yüksekti. Bu ikisi bir hayırsever olabilmek için önemli şeyler. Bunun yanı sıra, vakfımızın tüm faaliyetlerinde dedem Hacı Ömer Sabancı’nın “Bu topraklardan kazandıklarımızı bu toprakların insanlarıyla paylaşmak” felsefesini her zaman hatırlıyorum. Bu felsefeden yola çıkarak faaliyetlerimizi hayata geçiriyoruz. Ayrıca, amcam Sakıp Sabancı da, sadece ekonomik faaliyetlerimize değil, hayırseverlikle ilgili faaliyetlerimize de liderlik ederek bize örnek oldu. Onu da her zaman minnetle hatırlıyorum.
Kendimizi “stratejik hayırseverlik” yapan bir kurum olarak tanımlıyoruz. “Stratejik hayırseverlikte”, konu uzmanı kuruluşlar tarafından toplumsal ihtiyaçlar belirlenir ve bu ihtiyaçların giderilmesi için hangi yöntemlerin en etkili olacağı tespit edilir. Verilen desteğin ardından bu çalışmalar yakından takip edilir ve sonuçlandığında etki değerlendirmesi yapılır. Biz de Sabancı Vakfı olarak çalışmalarımızı bu doğrultuda gerçekleştiriyoruz. “Stratejik hayırseverlik”, geçmişteki hayırseverlik anlayışını değiştirdi. Geçmişte hayırseverlik çalışmaları bağış yapılması ya da okul, çeşme, hastane yaptırılması ile sınırlıydı. Geleneksel hayırseverlik anlayışı tabi ki sürecektir, ancak değişen toplumsal ihtiyaçlar ve küresel koşullar bizi sürdürülebilir ve stratejik çalışmalar yapmaya itiyor. Toplumumuzun sorunlarını tespit ederek, çözüm önerileri getirmemiz gerekiyor. Tüm toplumsal sorunlarda aynı kararlılık, sabır, azim ve cesarete sahip olmalıyız. Çünkü toprağa bir tohum atıyoruz, yeşermesi uzun yıllar, meyve vermesi ise bir ömür sürüyor.
Babaannem Sadıka Sabancı, “bizim kadar şanslı olmayanlara yardım etmek lazım” derdi. Bence bağışçılık, böyle bir anlayışın üzerine inşa edilen bir yaşam şekli… İnsanları mutlu etmekten mutlu oluyorsanız, bunun en iyi yolu bağış yapmaktır. Günümüzde gerek kendi toplumumuzun, gerekse dünyanın baş etmek zorunda olduğu çok çeşitli ve hayati toplumsal sorunlar var. Bu konuda sivil toplum, iş dünyası ve kamu kurumları olmak üzere hepimize çok büyük sorumluluk düşüyor. Hep birlikte ülkemizin sosyal ve toplumsal sorunlarına eğilmeli, bu sorunları çözmek için yaklaşımlar ve öneriler geliştirmeliyiz. İşbirliği, paylaşım ve dayanışma ile toplumsal gelişmenin mümkün olduğunu gösterebilmeliyiz.


