
Prof. Dr. Ali Doğramacı
1965 yılı Şubat ayının ilk günlerinden biriydi. Sabah ODTÜ’ye gitmek üzereydim. Evden çıkarken telefon çaldı. Babamı arıyorlardı. Arayan kişiye nezaket ve saygı dolu bir dille tekliflerini kabul etmeyeceğini bildiren babama, konuyu sordum. Kendisine Başbakanlık teklif edilmişti. Babam, sağlık ve eğitim alanlarındaki çalışmalarını sürdürmeye devam etmek istediğinden red cevabı vermişti. Kulaklarımla şahit olduğum bu olay, bana babamın önceliklerinin ve tercihlerinin sergilendiği somut örneklerden sadece bir tanesidir.
Babamın daha önceki yıllarda ve 1965 sonrasında devletin en yüksek makamları için yapılan teklifleri kabul etmemiş olması bir gerçektir. Ancak, onun bu yüce makamlara verdiği önem ve bu makamlardaki devlet büyüklerimize olan saygısı da, çok bilinen bir gerçektir. Bunlar bir çelişki mi? Hayır. Ben, Ali Doğramacı, hekim değilim. Mühendisim. Bu benim hekimlere olan saygımı eksiltmez. Sağlığımı hekimlere borçluyum. İnsanların, önlerindeki seçenekler arasından yaptıkları tercihler, onların kişisel önceliklerini sergiler. İhsan Doğramacı’nın kişisel tercihi, genelde üçüncü sektör diye tanımlanan, fakat esasında babamın birinci sektörü olan eğitim, sağlık ve kültür gibi alanlara doğrudan (direkt olarak) hizmet etmekti. Üçüncü sektör onun birinci sektörüydü.Babamın önceliklerini gençlik yıllarında yaptığı tercihlerde de görmek mümkün. 1938 yazında İstanbul Tıp Fakültesi’nden yeni mezun olmuş 23 yaşındaki İhsan Doğramacı, Manisa Valisi Lütfi Kırdar’ın konağında yemek yerken çocuk hekimi Profesör Albert Eckstein ile tanışıyor. Nazilerden kaçan Eckstein ailesi Ankara’ya taşınmış ve Numune Hastanesinde çalışmaya başlamış. Yazın eşi ile beraber kendilerine kucak açan Türkiye’nin köylerindeki çocuk sağlığı koşullarını incelemeye karar vermişler. Türk vatandaşı olamadıklarından, gittikleri her ilde önce validen izin istemeleri gerekiyor. Lütfi Kırdar onlara izin vermekle kalmıyor, Eckstein ve eşini evine yemeğe davet ediyor. Almanca ve İngilizcesi mükemmel olan İhsan Doğramacı yemekte tanıştığı Almanlara gönüllü olarak katılıp, onlara hem hekim, hem de tercüman olarak hizmet verebileceğini söylüyor. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan İhsan Doğramacı’nın rahat yaşam koşullarını bırakıp köyleri dolaşmayı tercih etmesi onun önceliklerinin bir göstergesidir. O yaz, köylerimizdeki sağlık koşulları ile bu şekilde tanışan genç İhsan, her doğan üç bebekten birisinin erken yaşta öldüğünü bu şekilde gözlemlemişti. Bu tecrübenin ardından uzmanlığını çocuk hekimliği alanında yapmaya karar verdi.
1938’den 65 sene sonra 2003 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nden Prof. Dr. Tomris Türmen ve Uluslararası Pediatri Kurumu’ndan Prof. Dr. Jane Schaller babam hakkında bir kitap yayımladılar. İhsan Doğramacı’nın çocuk hekimliğini seçmesinin 65. yıldönümü dolayısıyla yayımlanan bu kitabın 150. sayfasında OECD Genel Sekreteri Donald Johnston’un şu cümlesi yer alıyor. “Until Ihsan Doğramacı draws his last breath, I have no doubt that he will continue to occupy every moment of his rich and varied life carrying tangible benefits and hope to the world around us.” Yaşamının “son nefesine” kadar babamın dünyaya somut hizmetler taşıyacağını bildiren bu cümlenin ne kadar gerçekçi olduğunu altı sene sonra 2009’da gördüm.
2008 yılında babam bir yandan yaşamını tehdit eden hastalıklarla mücadele ediyordu, bir yandan da doğum yeri olan Erbil’de yeni bir okul kurma çalışmaları içindeydi. Bu yeni okulun, Ankara ve Erzurum’daki Bilkent okulları ile eşdeğer seviyede olmasını arzu ediyordu. 2009 Ekim ayına gelindiğinde projeye $10 milyon harcamıştı. Kaba inşaat devam ediyordu ve daha yapılacak çok iş vardı. Binalar ve yerleşke tamamlanacak, ekipman ve donanımlar temin edilecek, öğrencilere büyük burslar organize edilecekti. Daha okulun yöneticileri, öğretmenleri ve müfredatı bile belirlenmemişti.
2009 Kasım’ında babam hastaneye yoğun bakıma kaldırıldı. Ağzındaki solunum cihazı konuşmasını tamamen engelliyordu. Aralık ayına geldiğimizde gözlerini kapatmış, sürekli yatıyor ve hiç kimseyi dinlemiyordu. 16 Aralık sabahı onun ilgisini çekecek bir konuyu denedim. Dedim ki: “Erbil’deki okul projesini devam ettirebilmek için yeni bir yapılandırmaya geçmemiz gerekli.” Babam gözlerini açtı ve dikkatle dinlemeye başladı. Devam ettim: “Bugün öğleden sonra Bilkent Üniversitesinin Senato toplantısı var. Gündeme yeni bir madde eklemek istiyorum. Erbil okulunun akademik, idari ve mali yönetimini Üniversite yüklensin ve orada bir Eğitim Bilimleri Enstitüsü de kurarak öğretmenlere destek versin. Bu sayede bu proje uzun yıllar sağlama alınmış olur. Uygun görüyor musun? Kabul ediyor musun?” Babamın yüzüne canlılık gelmişti. Ağzındaki cihaz nedeni ile konuşması mümkün değildi, ama heyecanla başını “olur” anlamında salladı. Bu onun bize son talimatı oldu. İki ay süreyle koma ortamında kaldıktan sonra ebediyete göçtü.
16 Aralık 2009 öğleden sonra Senato, Erbil okulu ile ilgili kararları oluşturdu. O günden bu yana Erbil okulu için $25 milyon daha harcadık ve sübvansiyon hala devam ediyor. Okul 2010 Eylül ayında uluslararası bir eğitim kadrosu ile açıldı. İhsan Doğramacı Bilkent Erbil Koleji, geçen sene Erbil’deki Eğitim Bakanlığı tarafından “bölgede en iyi özel ilkokul” seçildi. Okulda Bilkent Senfoni Orkestrası konserler veriyor ve çevreye yepyeni renkler taşıyor.
2003’te OECD Genel Sekreteri’nin dile getirdiği “Son nefesine kadar somut hizmetler” sözü gerçekmiş.
Eğer Birinci ve İkinci Sektörlerin başarısı bu tür hizmetler ile ölçülecekse, önü açık bir Üçüncü Sektör, birinci öncelik olmalıdır.
Reklamcılık ve iletişim sektöründe uzun yıllar çalışan Ali Üstündağ, 12 yıllık iş tecrübesiyle, 1987 yılında İltek İletişim ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.’yi kurdu. Yıllar içerisinde Türkiye’deki çeşitli sivil toplum kuruluşlarının iletişimlerini güçlendiren kampanyalara, ilham verici görsel araçlar sağlayarak ProBono destek verdi. Profesyonel yaşantısının yanı sıra, 2010 yılından bu yana Türkiye’de TEDx konferanslarının ilklerinden olan TEDxReset’i düzenliyor.
Ali Üstündağ, hikâye anlatıcılığının gücünü, iletişim alanındaki uzmanlığı ve profesyonel birikimi ile birleştirerek sivil topluma verdiği desteğin etkisini artıracak çalışmalar içerisinde yer alıyor. Sivil toplum kuruluşlarına iletişimlerini daha etkili hale getirecek ve toplumda yarattıkları değişimi herkese anlatmalarını sağlayacak araçlar sunuyor.
Bu öykü, hepimizin uzmanlık ve kaynaklarımızı kullanarak toplumsal değişim konusunda bir fark yaratabileceğimizi gözler önüne seriyor.
Daha İyi Bir Dünya için İletişim
STK’ların önemini bilen bir insanım. Sosyal projelere ve sosyal etkiye inanıyorum. Benim hayatımda en çok önem verdiğim konular sosyal etki ve sürdürülebilirlik. Dünya için ne yapıyorsanız yapın bir sosyal etkisi olmalı ve sürdürülebilir olmalı. Bu dönemde en çok bunu düşünüyorum. Yaptığınız projelerin devamlılığı ve sürdürülebilir olması için bu projeleri devam ettirebilecek insanların yetiştirilmesi gerekiyor. Ben bu konuda yeni nesle çok güveniyorum. Dünya çok güzel bir yer ama insanlarda ego, kıskançlık ve kibir hâkim. Bununla mücadele etmek için diyalog başlatmak, empati kurmak gerekiyor.
Sosyal etkinin önemini kavramam 1960’lı yıllara dayanıyor. Meşhur 1968 yılını Fransa’da dolu dolu yaşadım. Bu dönemin, işim ve içinde yer aldığım sosyal projeler dâhil olmak üzere hayatımın büyük bir kısmını şekillendirdiğini çok sonra anladım. 1960’ların ikinci yarısından itibaren bir yandan Vietnam Savaşı, bir yandan mini etek modası, bir devrim yaşanıyordu ve kimse ne olduğunun farkında değildi. Bütün moda, makyaj, hayat biçimi değişti; hippi hareketi başladı. Bir yandan sosyal ve toplumsal olarak bunlar olurken, bir yandan da Vietnam Savaşı devam ediyordu. Feminist hareketi, LGBTQ hareketi aynı anda başladı ve ben hepsinin göbeğindeydim. Televizyon sayesinde Vietnam Savaşını gecikmeli de olsa yaşıyorduk. Vietnam Savaşı uzakta olan bir şey değildi, salonumuzdaydı. Babamın okuduğu, sosyal problemlere odaklanan ortanın solundaki dergi ve yazılar sayesinde dünyanın gidişatı ile daha çok ilgilenmeye başladım. Nüfus patlaması, bunun ekolojiye etkisi, kadın hakları gibi konulara merak salmaya ve bu tür şeyleri okumaktan keyif almaya başladım. Sosyal olaylara ilgim bu dönemlerde başladı. Ben babamın hayatının izinden gideceğimi ve babamınki gibi bir meslek sahibi olacağımı düşünürken, o dönemde arkadaşlarımla fotoğraf çekmeye başladık. Yavaş yavaş fotoğrafın ve sinemanın hayatımda yapmak istediğim şey olduğunun farkına vardım. İletişimin ne kadar güçlü olduğunu ve iletişimin dünyayı değiştirebileceğini o dönemde anladım. Bir sürü şey üst üste yaşanıyordu ve kendi kendime dedim ki, “insanlar birbirleriyle konuşsa, bir diyalog başlasa problemler çözülür.” Şimdiki mottom olan “Communication for a better world” (Daha iyi bir dünya için iletişim) o dönemde filizlenmeye başladı kafamda. Sosyal konularda bir etki yaratmak için fotoğrafçılık ve iletişimi araç olarak kullanma fikri de o yıllarda doğdu.
Ben aslında bir koleksiyoncuyum. Hayatıma giren, öyküleri olan insanları biriktiriyorum. 7 sene önce başlatıp büyütmeye devam ettiğim TEDxReset etkinliği de, umut veren, değişimi pozitif bir gelişime dönüştürecek öykülerin paylaşılmasına imkân sağlıyor.
Sivil Toplumun bir Parçası Olmak: Cüzzam Hastalarından Bir Dilek Tut Derneği’ne Uzanan Yol
1980’li yılların sonuna doğru A&B İletişim ile çalışırken, A&B’nin sahibi Sibel Asna, çalıştığı bir kurum için desteklenecek projeler arıyordu. Türkan Saylan’ı ve cüzzam hastalarıyla yaptığı çalışmaları keşfetmiş. Bana bu projede çalışıp çalışmayacağımı sordu. Ben de balıklama atladım çünkü bir fotoğrafçı gözüyle, bir hikâyenin peşindeydim. Türkiye’de 3000 civarında cüzzam hastası vardı ve bu hastalığın tedavisi de oldukça basitti: Tek bir ilaç! Türkan Saylan’ın hayali Türkiye’de tedavisi mümkün olan bu hastalığı bitirmekti. Sibel Asna’nın çalıştığı kurumun bağış etkinliğinde gösterilecek bir fotoğraf sunumu için Türkan Saylan’ın tedavilerinde destek bulmaya çalıştığı hastaların fotoğraflarını çektim. Herkes çok etkilendi. Bütün bu çabaların sonunda Türkiye’de cüzzam hastalığını hemen hemen yok ettik ve bunda benim de küçük de olsa bir katkım oldu. Türkan Saylan ile ondan sonra başka bir işbirliğimiz olmadı ama ben bir noktada yollarımızın kesişmesinden çok memnunum. Türkan Saylan gibi duruşuna hep hayran olduğum bir insanla tanışmak benim için çok umut verici bir şeydi.
1990’ların başında Hayrettin Karaca ile gerçekleştirdiğim bir görüşmede Türkiye’deki erozyon sorunundan ve bunun giderek yaygınlaşmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Anlattıklarını dinlerken Türkiye’nin giderek çölleştiğini fark ettim ve “Türkiye çöl oluyor o zaman” dedim. TEMA Vakfı’nın meşhur sloganı “Türkiye Çöl Olmasın” işte o konuşmadan doğdu. TEMA’nın etkinliklerde kullanılması için bir sunum hazırladık. Bir gün TEMA için hazırladığımız sunumu yapmak üzere bir etkinliğine çağrıldık. Bu etkinliğe dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmış ve açık havada yaptığımız sunumu dinlemişti. Bu olaydan birkaç gün sonra Demirel de TEMA’ya desteğini ilan etti. O zamanlar bir tane perdemiz vardı, onu aldık ve 3 yıl boyunca Türkiye’yi dolaştık; Samsun, Diyarbakır gibi birçok yerde sunumumuzu paylaştık.
Bundan birkaç yıl sonra Suna Kıraç beni davet ettiği bir yemekte Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nı (TEGV) hangi amaçla kurduğunu anlattı. TEGV Suna Kıraç’ın müthiş bir projesiydi. Bütün problemlerimizin başının eğitimsizlik olduğunu düşünürsek, hiçbir ayrım yapmadan bütün çocukların eğitime erişimini destekleyen bir vakıf olan TEGV çok kıymetliydi. Tabii bu girişimin arkasında Vehbi Koç’un da desteği vardı. Suna Hanım yemek sırasında TEGV’e destek vermem için beni ikna etti. Bu dönemde TEGV birçok eğitim parkı yarattı. Ben de bu kapsamda TEGV ile birlikte Van’dan Antalya’ya kadar dolaştım ve parkların hikâyelerini oluşturdum. Parkların kurulması ve hazırladığım hikâyelerin yaygınlaştırılması ile inanılmaz bir projeye imza attık. TEGV’e sarıldım, bu projelere destek vermekten mutlu oldum.
Tohum Otizm Vakfı kurucuları 2000’li yıllarda bir gün ofisime gelip hikâyelerini anlattılar ve benim onlara destek olmak için ne yapabileceğimi sordular. Aklımıza film çekme fikri geldi. Otizmli çocukların günlük hayatlarını filme çektik, oldukça zor bir işti ama başardık. Tohum Otizm Vakfı’nın kurucuları bu dönemde Vakıf yararına açık arttırmalar düzenliyordu. Çektiğimiz filmler açık arttırmalarda gösterildi ve olumlu geri dönüşler sayesinde otizmli çocuklar için yüksek miktarda destek toplandı. Otizm toplumsal bir yara. Otizmli çocukların anlaşılması ve topluma entegre edilmesi gerekiyor ve Tohum Otizm Vakfı bu misyonu çok iyi yerine getiriyor. Hem filmler yoluyla Vakıf’a katkıda bulundum hem de halen babası hasta olan otizmli bir çocuk için Vakıf’a bağış yapmaya devam ediyorum.
Gurur duyduğum diğer bir proje ise, Bir Dilek Tut Derneği’ne (Make-a-Wish Foundation) ekibimle yaptığımız bir film. Bir tanıdık yoluyla bize gelip projelerini anlattılar. Biz de destek vermeye karar verdik. İzmit’te yaşayan 9 yaşında lösemili Talha’nın dileği bir günlük polis olmaktı. Talha’nın dileği için, beş kamera ile çekim yaptık. Güzel bir film olmuştu. Derneğin Amerika’daki merkezi filmi beğenince, bir sene boyunca onları uluslararası alanda temsil etmesi için kullanıldı. Çok sevinmiştik. Talha’nın fotoğrafları hem Time, hem Fortune dergilerinle yer alınca, hayli şaşırmıştım. Demek ki, bir etki yaratıyorduk…
İşte bu ve bunun gibi projeler sayesinde, profesyonel yaşamımdaki tecrübemi bir değere dönüştürdüğümü hissediyorum ve bu, hayatımı anlamlandırıyor.
Maddi imkânlarımız hiç bir zaman yeterli olmadı ama bilgimi, uzmanlığımı kullanarak, zamanımı ayırarak ve gönüllülük yaparak da STK’lara bağışta bulunuyorum. Deneyimlerimden yola çıkarak, yıllar içinde Türkiye’deki STK’ların büyük yollar kat ettiğini düşünsem de hala bazı eksiklikleri bulunuyor. Kanımca, Türkiye’deki STK’ların en büyük problemi bağışçı ilişkilerini yönetmedeki eksiklikleri. Çok iyi işler yapıyorlar ama destekçileriyle iletişimde kalmakta, iletişimi sağlamlaştırmakta ve geliştirmekte yeterince etkili olamıyorlar. STK’ların, kendilerini destekleyen insanları kahramanlaştırmasında, onlar için ne kadar önemli olduklarını arada hatırlatmalarında yarar var. İnsanlar bunu görmeyi bekliyor. STK’ların hiçbir destekçiyi garanti olarak görmemesi gerekiyor. STK’ların bağışçılarıyla iletişimde kalmaları hem bağışçılar hem de sivil toplumun gelişimi için çok önemli.
Geriye baktığım zaman çok şey yaptığımı düşünsem bile, dünyanın bugünkü hali, daha yolun başında olduğumu düşündürüyor. Bu da beni, daha fazlasını yapmak için kamçılıyor.

Dr. Alper Öktem
Dr. Alper Öktem 1980’lerden beri, özellikle Türkiye’de insan hakları, barış ve demokrasi mücadelesi konularına destek oluyor. Dr. Öktem’in girişim ve katkılarıyla 2010 yılında hayata geçirilen Hrant Dink Vakfı Tarih Araştırma Teşvik Fonu ile 1915’teki davranışlarıyla insanlığa örnek olan kişilerin bulunması, yaptıklarının günümüz toplumuyla paylaşılması ve tarihin bir başka yüzünün yansıtılmasına yönelik araştırmalar teşvik ediliyor. 2013 yılı itibarıyla kapsamı genişletilmiş, ismi ise “Tarih ve Hafıza Araştırmaları Teşvik Fonu” olarak güncellenmiş olan fon ve gençliğinde ve şimdilerde yaptığı çalışmalar hakkında Dr. Öktem’le bir sohbet gerçekleştirdik.
Toplumsal sorunların çözümü için kim yapsın değil “ben yapayım olsun” diyerek çözüm bulmaya çalışan bir insanım. Yaptıklarımla gençlere sirayet edebiliyorsam ve kültürü yaygınlaştırabiliyorsam bir şekilde mutlu oluyorum. Babam CHP İl Başkanlığı da yapan bir avukattı. Ailemizde siyasi ve hümanist amaçlar için cepten para harcamak doğaldı. Ben de bu alışkanlıkları ve yardımseverlik duygularını ailemden aldım ve bugün de devam ettiriyorum.
Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra 1978’de eşimle tanışıp radyoloji ihtisasım için Almanya’ya gittim. Psikiyatrist olan eşim özellikle işkence sonrası travma konularına oldukça hakim. Şili’de, David Becker isimli bir psikolog o yıllarda işkence mağdurlarının tedavisine başlamıştı ve bu konu tıp dünyasına yeni yeni giriyordu. Biz de eşimle birlikte o yıllardan itibaren Almanya’da, mültecilere ve darbeden kaçanlara, hem psikolojik hem de ayni destekler verdik. Bu etkileşimimiz zamanla siyasi mahkûmlarla dayanışma komiteleri kurmaya kadar vardı.
İlerleyen yıllarda, eşimle birlikte Alman ve Türklerden oluşan küçük bir uzmanlık kuruluşu olan Demokratik Türkiye Forumu’nun (DTF) kuruluş sürecinde yer aldık. DTF, özellikle Türkiye’de işkencenin önlenmesi konusunda faaliyetler yürüten Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’nı destekliyor. Aralarında sınıf arkadaşlarımın da olduğu bazı hekimler tarafından kurulan TİHV’in kuruluşuna maddi destek verdik ve bu vakfın gönüllüleri arasında da yer aldık. 2000’li yıllarda vakıf ile Almanya’daki Alman Tabib Odası, insan hakları kuruluşları ve federal meclis üyeleri ile görüşmelere aracı olduk.
Ardından, 1991 yılında, tüm bu süreçlerin yaşandığı dönemin etkisiyle ben de gerek kendi yazdığım, gerekse 12 Eylül döneminde çıkan şiirlerden uyarladığım parçalarla bir albüm çıkardım. Bu albümün gelirlerini o zamanlar faal olan İstanbul Savaş Karşıtları Platformu’na bağışladım.
Hrant Dink Vakfı Tarih ve Hafıza Araştırma Fonu’nun Doğuşu
90’ların ortalarında Ragıp Zarakolu’nun çıkarttığı bir kitap vasıtasıyla Türkiye’de Ermeni tarihi ile ilgili bilgi sahibi olmaya başladım. Daha sonra Taner Akçam, “Ermeni Kırımı” adlı bir kitap çıkarttı. O zamanlar el yordamı ile öğrenilen ve hassas olan bu konu hayatımı çok etkiledi. Okuduklarımdan ve gördüklerimden sonra aklımda bir fikrin tohumları atılmış oldu: tarihin iyi örnekler üzerinden ele alınması. Daha sonra 2007’de Hrant Dink vuruldu ve hani Orhan Pamuk’un kitabı şöyle başlar ya: “bir kitap okudum hayatım değişti.” İşte bu ölüm de bende böyle bir etki bıraktı.
2009’da, Türkiye Almanya Kültür Forumu ile Hrant Dink Vakfı’nın birlikte yaptıkları bir toplantıya davet edilmiştim. Orada karşılaştığım Taner Akçam’a, 1915 olaylarının vicdanlı davranışları üzerinden anlatılması fikirlerimi anlatma fırsatı buldum. Kendisi bu fikri Hrant Dink Vakfı ile hayata geçirmemi önerdi. Kalp kalbe karşıymış, çünkü aynı zamanda Hrant Dink Vakfı’nın da tarih araştırmaları yapmak gibi bir arzusu varmış. Ben bu oluşuma hemen tamam dedim ve ardından Tarih ve Hafıza Araştırma Teşvik Fonu’nu başlattık. Bu fonun kurulmasına olan desteğim hem vakıf ve dava ile olan ilişkim, hem de tesadüf eseri benim aklımda bu tür bir araştırma için fikir varken Hrant Dink Vakfı’nın da benzer bir çalışmayı düşünüyor olmasına bağlı oldu. Bu dönemden sonra Hrant Dink davasının duruşmalarına oldukça düzenli katılmaya başladım.
Hrant Dink Vakfı bu fonu çok önemsiyor ve üzerinde yoğun çalışmalar yaparak fonun başarısının artmasına katkıda bulunuyor. Biz bu fonun ve araştırmanın büyümesini istiyoruz çünkü ilk etapta hayal ettiğimiz gibi, kamuoyunun bu konuda bilgilendirilmesi ve bir diyalog yaratılmasını önemsiyoruz. Hayal ettiğimiz noktaya henüz ulaşamamış olsak da fonla ilgili olarak çalışmak benim için çok ufuk açıcı oldu. Tarihçi olmasam da Tarih ve Hafıza Araştırma Fonu ile hesaplaşma dönemine ait pozitif örnekler üzerinden bir tartışma yaratmak, benim yapabileceğim bir şey. Bir Türk olarak ben, yüzleşmenin taraflarından biriyim. Bu nedenle de fona destek vermem önemli.
Nükleer’e Karşı Farkındalık
Eşim Angelika Claussen ile Almanya’da yıllardır nükleer karşıtı hareketin içinde yer alırken Almanya’daki anti-nükleer hareket tecrübelerimizi Türkiye’ye aktarma isteği içindeydik. Çevre politikaları üzerine çalışmalar yürüten Dr. Ümit Şahin’le konuşurken nükleersiz.org web sitesini kurma ve bu yolla nükleer enerjiyle ilgili güvenilir ve güncel bilgi kaynağı oluşturma fikri ortaya çıktı. 2012’de bu web sitesinin ve oluşumun gerçekleşmesi için bağışta bulunduk. Eşim Angelika, nükleer enerji konusunda çok bilgili bir aktivist ve bu oluşuma danışman olarak destek vermeye devam ediyor.
Yaptığım bu çalışmalar, destekler bana göre aktif vatandaş olmanın bir yolu. Toplumu harekete geçirmek, pratik, pragmatik ve iş yapmaya yönelik çalışmalar yapmak benim için önemli ve zamanım oldukça bu çalışmaları yapmaya devam edeceğim.
*Hrant Dink Vakfı, Tarih ve Hafıza Araştırmaları Teşvik Fonu çerçevesinde 2014 yılına kadar yer alan çalışmalar “Ermeni Soykırımı’nda Vicdan ve Sorumluluk, Kurtulanlara Dair Yeni Araştırmalar” adıyla yayınlanmıştır. Yayın ile ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Hrant Dink Vakfı Tarih ve Hafıza Araştırmaları Teşvik Fonu tarafından 2010 yılından bu yana desteklenen çalışmalar, 14 Mart 2015 tarihinde Cezayir Restoran’da düzenlenen ”Ermeni Soykırımı’nda Vicdan ve Sorumluluk: Kurtulanlara Dair Yeni Araştırmalar” konferansında sunulmuştur. Konferans ile ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Asım Kocabıyık
Türkiye’nin kalkınması ve çağdaş ülkeler düzeyine gelebilmesi için her zaman eğitimin önemine inandım. 1992’de Asım Kocabıyık Eğitim Vakfı’nı kurmadan önce de öğrencilere kişisel kaynaklarımdan burs vererek onların eğitimine destek olmaya çalışırdım. 1987’de Gemlik’te inşa edilen Borusan İlköğretim Okulu ile 1996’da Afyon’da açılan Asım Kocabıyık Anaokulu hayata geçmesine vesile olduğum ilk kalıcı eserlerdir.
1940lı yıllarda başladığım iş hayatım boyunca her gün erken kalkıp işimin başına geçtim ve her şeyden önce Resmi Gazeteyi okuyarak ülkenin durumunu ve ihtiyaçlarını takip etmeye çalıştım. İşletmelerimiz istikrar kazandıktan sonra ‘memleketin en fazla neye ihtiyacı var’ ve ‘ben ne yapabilirim’ diye düşünmeye başladım. O zamandan beri en fazla eğitim konusu üzerinde duruyorum. Eğitim bana göre toplumsal kalkınmanın itici gücüdür; demokrasinin temelini oluşturur. Eğitim düzeyi bir milletin gelişmişlik derecesinin göstergesidir. Bu yüzden tüm çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitime ulaşımının kolaylaştırılması ve kaliteli eğitim almalarının sağlanması gerektiğini düşünüyorum.
1924’te Afyon’un Tazılar köyünde doğup, ilkokulu Afyon’da bitirdikten sonra ortaokul ve liseyi İstanbul’da okuyan, İstanbul Erkek Lisesi’nden mezuniyetini müteakip İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesine giren ve 1944 yılında henüz öğrenci iken, İstikbal Ticaret A.Ş.‘de kurucu ortak olarak iş hayatına başlama ve ilerleyen yıllarda Borusan Grubu’nun temellerini atma şansına erişmiş biri olarak beni yetiştiren topraklara karşı kendimi borçlu hissediyorum. Devlet Üstün Hizmet Madalyasına veya İtalyan Hükümeti’nin verdiği Şövalye nişanına ya da Fahri Doktor unvanlarına beni layık bulsalar da ben ortaya koyduğum toplumsal katkıları hayırseverlik değil, ödev olarak yerine getiriyorum. Tüm yaşamımı ülkeye hizmet olarak gördüm. Bu memlekete hizmet borcum var; onu ödemeye çalışıyorum.
Burslar ve okullarla başlayan bu kişisel çabaların kurumsallaşması, ölçeğinin büyümesi için bir vakıf kurmaya ve daha sonra da Borusan Şirketleri’nin maddi büyük desteği sebebiyle ismini Asım Kocabıyık Eğitim vakfından Borusan Kocabıyık Vakfı’na değiştirmeye karar verdik. Vakfımızın yönetim kurulu şu anda 5 aile üyesinden ve 4 aile dışı üyeden oluşuyor; kararlar birlikte alınıyor. Vakıf eğitim, kültür, sanat, müzik ve müzecilik alanlarında faaliyet gösteriyor. Bu alanları belirlerken en fazla bizi heyecanlandıran ve toplumsal gelişim için en hayati gördüğümüz konulara odaklanıyoruz. Çocuklarım Ahmet ve Zeynep Kocabıyık kültür, sanat, müzik ve müzecilik konularıyla ilgilenirken benim varlığım, asıl tutkum olan eğitim konusundaki faaliyetlerde kendini hissettiriyor.
Vakfımız öğrencilere burs sağlıyor, okullar yaptırıyor, eğitim projeleri geliştiriyor. Borusan Otomotiv Zehra Nurhan Kocabıyık İlköğretim Okulu ve Borusan Asım Kocabıyık Anadolu Meslek Lisesi hayata geçen önemli eğitim projelerimizin ilkleri. Sanayi toplumları için kaçınılmaz olan “teknik eğitim”, gelişmekte olan ülkemiz için önemli bir yere sahip. Ortaöğretimde bu konuda en büyük sorumluluk, teknik eğitim-öğretim hizmeti veren teknik liselerdedir. Borusan Asım Kocabıyık Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, bu sorumluluğun bilincinde kuruldu.
Bu okulları kurup devlete bağışlamaktaki amacım daha fazla çocuk ve gencin faydalanmasını sağlamaktı. Özel okul yapmayı tercih etseydim büyük bir ihtimalle bir iki okul yaptırmak ve bunların yönetimini üstlenmekle kalacaktım. Yaptırdığımız okulların hepsini gözetmeye, ihtiyaçlarını karşılamaya devam etsek de bunların kamuda kalması bana daha doğru geliyor. 1999 Körfez Depremi’nden etkilenen Kocaeli Üniversitesi’ne destek girişimi çerçevesinde yapımı tamamlanan bir meslek yüksekokulu binası ile iki öğrenci yurdu, UÜ Gemlik Yerleşkesi’ndeki meslek yüksekokulu, Hukuk Fakültesi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi de bu kapsamda yer alıyor.
Lise çağlarımdan beri kitaplara meraklıyımdır, okumayı çok severim. Bu tutkumun oğlum Ahmet Kocabıyık tarafından, Ertuğ & Kocabıyık ve Borusan Kültür ve Sanat Yayınları grubunda yaşatılıyor ve gelecek kuşaklara aktarılıyor olması benim için büyük bir mutluluk kaynağı. 1993’te kurduğu Borusan Oda Orkestrası’nın ardından 1999’da Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın kurulması ve 1997’de açılan Borusan Kültür ve Sanat Merkezi de ayrıca bizi gururlandırıyor.
Sadece Kocabıyık Ailesi ve Borusan Grubu olarak değil başkalarıyla da bir araya gelerek ortak ideallerimizi gerçeğe dönüştürmek için işbirlikleri içinde oldum. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul Sanayi Odası, TÜSİAD, İktisadi Kalkınma Vakfı, İstanbul Rotary Kulübü yönetim kurullarına katılmanın yanı sıra, TEMA, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk Musikisi Vakfı ve Afyon Eğitim Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldım. Bağışçıların benzer hedefler güden kişi ve kuruluşlarla dayanışma içinde olması yapılan işlerin etkisini arttırır, bu hedeflere daha kolay ulaşmamızı sağlar. Bağışçılara bireysel girişimlerini başlatmak ve onları güçlendirmeye çalışmanın yanı sıra ülke için önemli olabilecek diğer girişimlerin ortaya çıkabilmesi için yetişebildikleri oranda başka kuruluşlara ve gruplara desteklerini esirgememelerini tavsiye ediyorum.
Gemlik’te 1000 dönümlük arazi üzerinde kurulu üretim tesislerimiz var. Bölgede istihdam sağlamak önemli bir katkı olsa da faaliyetlerimizin olduğu alanlarda sosyal sorumluluğu ihmal etmemek gerekiyor. Bu düşünceyle Gemlik’te sosyal sorumluluk çalışmalarına ağırlık verdik.
Doğduğum yer olan Tazlar köyünde 12 yıldır kırsal kalkınma projelerini destekliyorum. Kişisel bağımdan dolayı sağladığım bu desteğe şirketleri katmak istemedim. Kendi kaynaklarımla desteklemeye çalıştım. Gelinen noktada bu uzun vadeli taahhüttün ürünlerini almış olmak yapılan çalışmalarının hiçbirinin boşuna gitmediğini ve bir değer kazandırdığını gösteriyor. Bu proje sayesinde çiftçiler tarım arazisini nasıl daha verimli kullanabileceklerini öğrendiler, öğrendiklerini TEMA Vakfı’nın eğitmenleri ile birlikte tatbik etme şansı buldular. Şu anda hem tarımsal verimliliğin arttığına, ürün kalitesinin iyileştiğine hem de köylünün gelir elde ettiğine şahit oluyoruz. Tazlar köyündeki başarı ve çevre köylerden gelen yoğun talep üzerine beş köyde daha kırsal kalkınma projeleri başlattık. Buralarda Tazlar’da edindiğimiz deneyimleri uygulamaya devam edeceğiz.
Her iş adamını veya varlıklı kişileri, doğduğu, köklerinin bulunduğu yere kalkınma yardımı yapmaya çağırıyorum. Farklı alanlarda, farklı coğrafyalarda çalışabilirler ve lüzum gördükçe başka konuları destekleyebilirler ancak kendi memleketlerine yapacakları sosyal yatırımın uygulaması, takibi ve yönetimi kolay olduğu kadar faydalıdır da.

Bülent Eczacıbaşı
Dr. Nejat Ezcacıbaşı’nın sosyal amaçlı girişimleri iş yaşamının en başına kadar gider ve hatta bu konudaki fikirleri ve idealleri daha da önce şekillenmiştir. Bizlerin onu örnek aldığımız gibi kuşkusuz o da babası Süleyman Ferit Bey’in İzmir’de yaşayan Türk ve Müslümanların yaşam şartlarını geliştirmek için gösterdiği çabalardan esinlenmiştir. Süleyman Ferit Bey o zaman kendi çevresi içinde bir toplum lideriymiş, çok iyi eğitim görmüş, Türkiye’nin ilk eczacısı olmuş, Eczacıbaşı onursal unvanını almış, pek çok cemiyetin oluşumuna öncülük etmiş, topluma hizmet bilincinde olan bir kişiymiş. O zamanki olanaklarıyla hastaneler ve okullar yaptırarak bu bilinci pratiğe dökmüş.
Babam, Nejat Ezcacıbaşı, böyle bir aile kültürünün içerisinde yetişmiş. 1970li yıllarda Ekonomist Friedman’ın ortaya attığı ‘iş dünyasının tek ve ön önemli işinin kar üretmek’ olduğu görüşüne hiçbir zaman itibar etmemiştir. Olanağı olan kişilerin toplumun gelişmesi konusunda sorumluluk taşıdıklarına inanırdı. Olanak derken de sadece maddi imkanlar değil yönetim becerileri de dahil olmak üzere sahip olunan tüm bireysel kaynakların toplum yararına kullanılması gerektiğini söylerdi.
Gerek iş gerekse toplumsal çalışmalarda kendini bir girişimci olarak görürdü. Yeni fikirleri hayata geçirmek, hem en sevdiği hobisi hem de toplumsal gelişmeye katkı konusunda en fazla değer verdiği uğraşıydı. Babamın kuruluşuna öncülük ettiği ya da yönetiminde görev aldığı birçok vakıf ve dernek vardı. Böyle girişimlere başlama kararı alırken, topluma sağlayacakları fayda kadar, sürdürülebilirliklerinin güvence altına alınıp alınamayacağını da hesaba katardı. Onun bağışçılık ya da sosyal sorumluluk anlayışı bir seferlik katkılar yapmak üzerine değil sürdürülebilir ve profesyonelce yönetilen kuruluşlar yaratmak üzerine kuruluydu.
Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı işte bu yaklaşımın ışığında, 1978 yılında, toplumsal gelişme, kültür ve sanat alanındaki çalışmaların birbiriyle uyumlu bir şekilde yürütülebilmelerini ve sürekliliklerini sağlamak amacıyla kuruldu. Vakfın ana fonu, kuruluşlarımıza ait menkul kıymetlerin tahsisi ile oluşturuldu. Bugün Vakıf, yıllık giderlerini kendi gelirleri ile karşılayabileceği bir finansal yapıya sahip bulunuyor.
Nejat Bey’in, kültür ve sanatın propaganda aracı haline gelmemesi, bağımsızlığını ve yaratıcılığını koruması bakımından özel kesimin desteğinin önemine olan inancı, sosyal sorumluluk çalışmalarını besleyen motivasyonların başında gelirdi. Nejat Bey döneminin çağdaş ve kozmopolit kültürü ile yetişmiş, müzik alanında ciddi bir gayretle çalışmış, bu çerçevede birçok uluslararası dostluklar kurmuş bir kişiydi. Sanatın insanları birleştirici, toplumları birbirine yaklaştırıcı ve ortak hedeflere yönlendirici etkisine yürekten bağlıydı. Diğer taraftan, özellikle onun maddi olanaklara kavuştuğu 1960lı yıllarda, Türkiye’de kültür ve sanat alanında yeni bir uyanış yaşanıyordu, ancak devletin kaynakları sınırlıydı. Tüm bu nedenlerle, Nejat Eczacıbaşı’nın toplumun gelişmesine katkıyı hedefleyen çalışmalarında kültür ve sanata ağırlık vermesi doğaldı.
Nejat Bey, hem ülkenin nabzını tutup ihtiyacın olduğu yerleri isabetli bir şekilde tespit eder hem de dönemi için yenilikçi sayılabilecek modellerin öncülüğünü ederek proaktif bir tutum sergilerdi. Farklı kesimler arasındaki ilişkilerin sorunlu hale geldiği bir dönemde, toplumsal diyalogu sağlamaya yönelik olarak Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti’nin, demografik sorunların arttığı dönemde aile planlamasına yönelik olarak Türkiye Aile Planlaması Derneği’nin, şirketlerin uluslararası düzeyde güçlenmelerinin gerektiği dönemde kurumsal yönetimi hedefleyen Türk Sevk ve İdare Derneği’nin, ülkenin ekonomik gelişmesine önderlik edeceğine inandığı özel kesimin yanlış anlaşıldığını düşündüğü dönemde TÜSİAD’ın ve bunlar gibi da birçok sivil toplum kuruluşunun aktif girişimcisi oldu ya da onlar arasında yer aldı. Nejat Eczacıbaşı’nın öncülük ettiği sivil toplum kuruluşları amaçlarına uygun çalışmalarını bugün de sürdürmektedir. Günün şartlarına göre bu kuruluşlar kendilerini yenilemiş olsalar da vizyonlarına bağlı şekilde ayakta kalmaları o kurumları yaratanların ileri görüşlülüğü ve oluşturdukları temellerin sağlamlığına da işaret etmektedir.
Nejat Bey’in sivil toplumun güçlendirilmesi alanındaki çeşitli girişimleri, farklı farklı biçimlerde karşılandı. Örneğin, profesyonel yönetim ve modern işletmecilik alanındaki ilk girişimi olan Sevk ve İdare Derneği’nin kuruluşu aşamasında, birçok kuruluşun sahibi, profesyonellerin kendilerinden daha iyi yönetici olamayacağı düşüncesiyle, başlangıçta buna karşı çıktı. İKSV, kuruluşundan itibaren az sayıda da olsa vizyoner girişimciler tarafından, içtenlikle desteklendi. Eczacıbaşı Spor Kulübü ise, özel kesimin ilk “müessese kulübü” olarak birçok başka kuruluşa örnek oluşturdu.
En genel anlamıyla özendiği, özlediği, ülkesine ve toplumuna layık gördüğü toplum düzeninin gerçekleşmesi için çalıştı. Zaten, ticaret alanında da bu hedefe uygun girişimlere yönelmişti. Türkiye’nin gelişmesi ile girişimci olarak kendi hedeflerini aynı noktada görürdü. Girişimlerinin başarıya ulaşmasında rol oynayan nitelikleri inanç, disiplin, akla dayanan ikna kabiliyetiydi.
Nejat Bey’in günümüzde de bir örnek oluşturduğunu düşünüyorum. Bugün, kendisinin aramızdan ayrılışından yaklaşık 20 yıl sonra da hem iş hem de kültür ve sanat alanında hatırlanan bir girişimci olması, herhalde birçok başka girişimciye ilham vermiştir ve vermektedir.
Doğrudan öncülük ettiği ya da amaçlarına inandığı için içinde yer aldığı birçok vakıf ve kuruluşu desteklerdi. Biz de aynı geleneği izliyoruz. Kültür-sanat ve toplumsal gelişimi hedef alan girişimleri, kuruluşumuzdan beri olduğu gibi, desteklemeyi sürdürdük. Yaklaşık son 20 yılda ise, Türkiye’de bilişim kesiminin gelişmesini, önündeki engellerin kaldırılmasını amaçlayan Türkiye Bilişim Vakfı’nın, İstanbul Modern sanat müzesinin ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın kuruluş ve gelişmelerini destekledik.
Babamızın aramızdan ayrılmasından sonra da artık ailemizin ve kuruluşlarımızın kültüründe yer alan konularda, toplumsal gelişimi destekleyen girişimlerimizi devam ettiriyoruz. Ancak bu etkinliklerimizi kurumsal bir çerçevede ele alarak daha sürdürülebilir hale getirmeye çalışıyoruz. Günümüzde, kurumsallaşma ve dolayısıyla profesyonelleşme nedeniyle, kurumsal düzeyde fonlanan ve örgütlenen etkinliklerin daha sürdürülebilir hale geldiklerini düşünüyoruz ve bunu sağlamaya uğraşıyoruz. Geleneksel alanlarımızda, TÜSEV’in tanımıyla daha “hayırsever” gibi davranırken, pazarlama açısından geri dönüş beklenen konularda daha çok “stratejik bağışcı” gibi davranıyoruz.
Nejat Bey, ‘Mutluluk bir şeyler yaratmak ve yaratırken de sevilip sayılmaktır’ derdi. Bunu söylerken sadece zengin olmak, fabrikalar kurmaktan bahsetmiyor, topluma bir şeyler katmanın ve bunun takdir görmesinin verdiği hazzın başka hiçbir şeye benzemediğini anlatamaya çalışıyordu.



