Özel Sektör – Sivil Toplum İşbirliği Ne Yönde İlerliyor?

Röportaj: Burcu Gündüz Maşalacı

Kurumsal bağışçılık alanının önemli aktörlerinden olan şirketler, topluma katkı programları çerçevesinde sivil toplum kuruluşları ile işbirlikleri geliştirerek sosyal fayda yaratmayı hedefliyor.  Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmaları ve özel sektör – sivil toplum işbirliklerinin Türkiye’deki şirketlerin gündemine girmesi çok yeni bir durum değil; ancak birçok şirketin bu alanda yeni yaklaşımlar benimsediklerini ve farklı yöntemler izlediklerini görüyoruz. Peki özel sektör ve sivil toplum işbirliği, dünyada ve Türkiye’de tarihsel olarak nasıl bir süreç izledi? Bu işbirliği günümüzde, özel sektör öncülüğünde uygulanan kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) projelerinin ötesinde ne gibi yöntemlerle hayat buluyor? Özel sektör ve STK’lar arasındaki iletişimi güçlendirerek daha verimli, sürdürülebilir işbirliklerine zemin hazırlamak için neler yapılabilir? ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde KSS ve regülasyon sistemlerinin yeniden yapılanması üzerine yüksek lisans tezini tamamlayan, 2005 yılından beri çeşitli STK’larda görev alan Burcu Gündüz Maşalacı, 2015 yılından bu yana Anne Çocuk Eğitim Vakfı’nın (AÇEV) stratejik planlama, araştırma ve savunuculuk faaliyetlerinden sorumlu Kurumsal Gelişim Birimi’nin yöneticisi olarak çalışıyor. Maşalacı, dünyada ve Türkiye’de özel sektör ve sivil toplum işbirliği hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

Dünyada özel sektör ve sivil toplum işbirliğinde öne çıkan eğilimler neler? Dünyadaki eğilimler Türkiye’de uygulama alanı buluyor mu?

Türkiye’de olduğu gibi dünyada da kurumsal sosyal sorumluluk  kavramı altında toplanan faaliyetler oldukça çeşitli. Kavramın sınırlarını çizmekteki bu güçlük, farklı eğilimlerin oluştuğu tarihsel koşullarda sivil toplum, özel sektör ve devlet arasındaki mücadele ve uzlaşılarla yakından ilgili. Örneğin, kavramın ilk kullanıldığı dönem olan 1930’lar Amerika’sına baktığımızda, devletin özel sektör üzerinde yaptırımlarının oldukça kısıtlı olduğunu ve toplumsal fayda beklentilerinin kurumsal bir yapı olarak şirketlere değil, şirket sahiplerine yöneltildiğini görüyoruz. Bu nedenle, sosyal sorumluluk kavramının ilk kullanılışı şirketlerden çok şirket yöneticilerinin ihtiyari kararlarını işaret eder. Diğer yandan, sosyal devletin yükselişte olduğu savaş sonrası dönemde kurumsal sosyal sorumluluk kavramının kullanımı azalır. Kavramın literatüre de şirketlerin gündemine de hızlı bir dönüş yapması ise 1970’lerin sonunda neoliberalizmin yükselişe geçtiği döneme tekabül eder.

Son 40 yılda sermayenin artan uluslararası hareketliliği, devlet regülasyonlarının azalması ve küresel sivil toplumun güçlenmesiyle kurumsal sosyal sorumluluk, toplum-özel sektör-devlet arasındaki ilişkiyi düzenleyici bir nevi araç olarak konumlanmaya başlar. Bu ilişkilerin gerilimli olduğu dönem ve coğrafyalarda şirketlerin KSS çalışmalarında önceliği sosyal paydaşlarıyla ilişkilerini düzenleyeceği standartları belirleme, yönetme ve raporlama çalışmalarına verdiği görülürken; uzlaşının ağırlıklı olduğu zamanlarda ise hizmet temelli KSS faaliyetlerinin öne çıktığı görülür.

Son dönemde ise artık şirketlerden bu iki tür KSS faaliyetini bir arada götürmesi bekleniyor. Örneğin, çevre konusunda kurumsal standartları olmayan veya sürdürülebilirlik raporları ile bu konudaki etkilerini raporlamayan bir şirketin çevre alanında KSS projeleri yapması artık birçok ülkede kabul edilemez olarak addedilmeye başladı. Birleşmiş Milletler’in Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni (Global Compact) başlatması bu yönde önemli bir standart belirleme aracı oldu. Şimdilerse ise Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri – SDG’ler şirketlerin toplumsal ve çevresel yatırımları konusunda şirket-devlet-toplum ilişkisinde yeni ortak hedefler koyuyor. Bununla beraber, yükselen entegre raporlama trendi de artık şirketlerin ekonomik faaliyetleri ile toplumsal etkilerini yönetmeye yönelik faaliyetlerini birbirinden ayrılmaz hale getiriyor.

Diğer yandan, bu tarihsel süreçlerin tüm şirketler için aynı doğrultuda ilerlemediğini söylemek mümkün.  Dolayısıyla şirketler, faaliyet gösterdikleri toplum ve kamuyla ilişkileri doğrultusunda farklı KSS safhalarında bulunabiliyorlar. Türkiye’de de hayırseverlikten hak eksenli çalışmalara kadar tüm KSS yaklaşımlarını bir arada görmek mümkün.

Türkiye’de özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliği hangi yöntemlerle yürütülüyor ve ne şekilde gelişiyor? Özel sektör- sivil toplum ilişkilerini kurumsal sosyal sorumluluk çalışmaları üzerinden değerlendirmek yeterli mi?

Türkiye’de KSS kavramının ilk gündeme gelişi 2000’li yılların başında özel sektörün öncülüğündeki projelerle oldu. Eğitim ve sağlık gibi sosyal hizmet temelli şirket yatırımları iletişim dünyasında KSS faaliyetleri olarak kodlanmaya başladı. Şirketlerin talepleri ile sivil toplum kuruluşları bu alanlarda projeler geliştirmek üzere harekete geçti. Yani Türkiye’de KSS üzerinden sivil toplum ve özel sektör arasında kurulan ilişkiler büyük oranda “şirketlerin” belirlediği bir gündemle hayata geçti. Günümüzde bu eğilimin hala devam ettiğini söyleyebiliriz. Sivil toplum kuruluşlarının gündemlerinde öncelikli olan konuların sıfırdan özel sektör gündemine girmesi ve bu alanlarda işbirliği yapılması hala sık rastlanan bir durum değil.

Aslında bu dönemde kamuoyu açısından fazla görünür olmayan bir süreç daha işledi. Özellikle tekstil gibi küresel tedarik zincirleri ile yönetilen sektörlerde büyük markalar KSS faaliyetleri kapsamında çalışan hakları, insan hakları, çevre gibi konularda kendi düzenleme/regülasyon sistemlerini oluşturmaya başladı. Şirketlerin bu alanda sahip oldukları standartlar; maliyet, kalite, teslim zamanı gibi bir rekabet birleşeni haline geldi. Türkiye’deki şirketler de bu zincirin bir parçası olarak kalabilmek için söz konusu standartları gönüllü olarak benimsemeye, izlemeye, denetletmeye ve sertifikalandırmaya başladılar. Dolayısıyla bu tür hak temelli KSS faaliyetleri, Batılı ülkelerin aksine Türkiye’de şirketlerin gündemine sivil toplum örgütlerinin baskısıyla değil şirketlerarası tedarik ilişkilerinin bir unsuru olarak geldi. Kamuoyundan konuya dair ilgi oluşmadığı sürece de bu tarz faaliyetler iletişim dünyasının bir parçası olmadı.

Tam da bu nedenle Türkiye’de özel sektör ile sivil toplum arasındaki ilişkiyi yalnızca KSS üzerinden tanımlamak mümkün değil. Şirketlerin hak temelli çalışmaları zamanla sırf tedarik zincirinin parçası olma motivasyonunun dışına çıktı. Giderek daha fazla şirket bu alanı bir sorumluluk alanı olarak benimsemeye ve devlet regülasyonlarının ötesinde gönüllü standartlar geliştirmeye başladı. Son dönemde toplumsal cinsiyet eşitliğine dair şirketlerin artan çalışmaları bu konuya örnek olarak verilebilir. Ancak bu standartların gelişme sürecinde talep oluşturma aşamasında dahi hak temelli sivil toplum kuruluşlarının katılımı hala görece oldukça kısıtlı. Bu alanda çalışan STK’ların ve şirketlerin bu doğrultuda işbirliği kültürü ve zemininin kısıtlı kalmasının nedeni olarak, az önce özetlediğim sürecin yanı sıra, bu alanda Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının hala ilk olarak “devleti” bir talepte bulunma ve düzenleme otoritesi olarak konumlamasını göstermek yanlış olmaz sanırım.

Kurumsal bağışçılığın en önemli aktörlerinden biri olan şirketler tarafından uygulanan kurumsal sosyal sorumluluk projeleri ve sponsorluklarla ile ilgili Türkiye’de mevcut durum nedir? Bu alanda dikkat çeken iyi örneklerin ortak özellikleri nelerdir?

Kurumsal bağışçılık, Türkiye’deki vakıf kültürünün de etkisiyle özel sektörün sıkça benimsediği sosyal fayda üretim alanlarından bir tanesi. Özellikle eğitim, sağlık, kültür ve sanat alanlarında şirketlerin sivil toplum kuruluşlarına kaynak aktardığını sıklıkla görüyoruz. Ancak bu kaynak aktarımı birkaç özgün örnek dışında dönemsel ve dolayısıyla uzun vadede etkisiz kalabiliyor. Kimi zaman da toplumsal ve kurumsal önceliklerden çok ilgili şirket çalışanlarının önceliklerine göre şekillenebiliyor. Bunun nedeni genelde şirketlerin sosyal fayda yatırımlarına dair stratejik bir yaklaşım izlememeleri ve önceliklendirme yapmamaları. Öte yandan, bir önceliklendirme sürecinden geçen, yani kurumun değer üretebileceği alanlar ile toplumsal öncelikleri analiz edip bu doğrultuda uzun vadeli işbirlikleri ve yatırımları geliştirebilen KSS ve sponsorluk faaliyetleri de iyi örnekler olarak ortaya çıkıyor. Çünkü bu uzun süreli işbirlikleri, kurumların yatırım yaptığı alandaki ihtiyaçları daha iyi tanımasına ve zamanla uzmanlık, insan kaynağı, teknolojik transfer gibi finansal kaynağın ötesinde yatırımlar yaparak olumlu etkilerini çoğaltmalarına da neden oluyor.

Özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin güçlendirilmesi için önerileriniz nedir?

Türkiye’de özel sektörün sivil toplum ile ilişkisinin büyük oranda şirketlerin şekillendirdiği KSS zemininde oluşması; bir yandan belirli toplumsal alanlarda faydanın çoğaltılmasına neden olurken, bir yandan da şirketlerin markalarıyla özdeşleştirmeyi uygun görmediği konuların işbirliği olanaklarının dışında bırakılmasına neden oluyor. Bunun sonucu olarak ise; KSS projelerinde içerilemeyen toplumsal sorun alanları, sivil toplum ve şirketler için ortak diyalog ya da çözüm alanlarını oluşturamayabiliyor. Türkiye’de ortak değer yaratılabilecek işbirliği olanaklarının çeşitlenebilmesi için özel sektörün sivil toplumun farklı alanları, konuları ve özneleri ile daha fazla temas halinde olmasına ihtiyaç var. Bu doğrultuda, üç konuyu önemli görüyorum. İlk olarak, şirketlerin yalnızca anaakımlaşmış sorunların çözümüne uygulama desteği vermek yerine, farklı sorunların tanımlanması aşaması için de araştırma ve modelleme desteklerine açık olması. İkincisi, iletişim gücü şirketlere kıyasla çok daha zayıf olan STK’ların kendilerini ve konularını özel sektöre duyurabilecekleri mecraların artması. Bu doğrultuda Sivil Sayfalar ve Açık Açık küçük ölçekli STK’ların kendilerini anlatabildiği farklı türde mecralar için önemli başlangıçlar. Üçüncü olarak ise STK’ların şirketlerde sürdürülebilirlik yönetimi ve raporlaması süreçlerinin geliştirilmesine katılım ve görüş sağlaması. Günümüzde şirketlerin etkileri ve büyüklükleri düşünüldüğünde, gerek faaliyet gösterdikleri coğrafyalar gerekse üretim süreçleri bakımından herhangi bir toplumsal soruna temas etmemeleri çok güç. Aynı sorunlara yönelik kısıtlı kaynaklarla çalışan STK’ların, şirketlerce toplumsal fayda alanı olarak nitelendirilmeden etki üretilen alanlara işaret etmeleri ve iki tarafın da sahip oldukları uzmanlıkla bu alanlarda ortak çözümler üretmeleri ancak bu karşılıklı iletişimin artması ile mümkün olabilir.

Diğer Yayınlar